28 Aralık 2014 Pazar

Evde Yemek Serisi: Gınnış

Gınnış veyahut gılnış. Bir Çerkes yemeği. Sivaslı eşim bu yörede bolca tüketilen gınnışı elinden geldiğince yapmaya çalıştı. Dikdörtgen şeklinde doğranan mantı hamuru elle bükülerek, daha önceden haşlanılan tavuğun suyunda kısa süre pişirilir. Başka bir kapta ise tavuğun suyuna ezilmiş sarımsak eklenir. Pişen hamurlar ve serçe parmağı büyüklüğünde ditilmiş tavuk parçaları, sarımsaklı sosa batırılarak yenir.  Buyrunuz efendim.









24 Aralık 2014 Çarşamba

Granada'nın en iyi tapas barları - 2. Bölüm

Granada'nın en güzel tapas barları turumuza kaldığımız yerden devam edelim. 


Bar Los Diamantes I

Los Diamantes I ve II: 

Metin: Diamantes I şehrin en turistik sokaklarından olan Calle  Navas 26 numarada yer alır. Belediye binasının bulunduğu   Plaza del Carmen'den girdiğinizde hemen sol tarafınızda kalır. Granada’nın yerlisinin gittiği, bununla birlikte konumu itibariyle bir çok turistin de uğradığı Diamantes I, işler iyi gidince daha modern versiyonunu yaklaşık 100 metre ileride Calle Virgen del Rosario‘da açmıştır. Deniz ürünleri ağırlıklıdır. Çeşit çeşit balıklar ve cins cins kabuklu deniz ürünleri Granada’nın sahil kasabası Motril’den günlük gelir. Tapası lezzetli olmasına rağmen, porsiyonlar diğer klas tapasçılara kıyasla daha ufaktır. Burada da yine tapas seçme adeti ya da derdi yoktur. Porsiyon söylemenizi de tavsiye ederim.

Navajas
Los Diamantes II
gambas


Bodegas La Mancha:

Metin: Burası da yine Granada'nın yerlilerinin mekan tuttuğu barlardan biridir. 1958'den beri, şehrin merkezindeki Calle Elvira ve Gran Via caddesinin arasında yer alan Calle Joaquin Costa 10 numarada yer alır. Tavana asılı jamonları ve şarap varilleriyle klasik ya da geleneksel tarzda bir tapas bardır.

seç beğen al şarap

Sandviçleri ve şaraplarıyla ünlüdür. Denemenizi tavsiye ederim. Ayrıca beğendiğiniz şarap ya da vermuttan litre ya da litrelerce alıp götürmeniz mümkündür fiyatı da oldukça makuldur. Yalnız bir noktayı açıklığa kavuşturayım. İlginç bir şekilde, bütün koşullar uygun olmasına rağmen maalesef burada beleş tapas sunmazlar.

Rokforlu
biberli tavuklu sandviç


Okan: Granada’nın  en güzel özelliklerinden biri de, doğal ortamlara yürüyerek ulaşılabilinmesidir. On beş dakikada kendinizi cıvıl cıvıl kuş sesini işitebileceğiniz dere kenarında bulabilirsiniz. Ağaç ve dere demek tabii ki piknik demek. Eğer pikniğe hazır sandviç götürecekseniz ilk uğramanız gereken yer  Bodegas La Mancha olmalı. Sandviçleri kesinlikle denemeye değer. Rokforlu biftek ve közlenmiş biberli tavuğu spesiyalleri. 

Piknik hazırlıkları: Doldur be meyhaneci

Kendi yaptıkları şaraplar hem ucuz, hem de lezzetli. Biz, piknik için birer pet şişe kırmızı ve beyaz şarap söylüyoruz. Diğer malzemeler için kent pazarının yolunu tutuyoruz. 

Usta, ödüllü peynirini gösteriyor

Pazarın adı Mercado San Agustin. Metin, pazarcılarla kanka olmuş. Bol muhabbet eşliğinde jambolar, kanlı sosisler, peynirler, zeytinler havada uçuşuyor. Peynirci usta ödüllü peynirlerini tanıtırken, biz diğer taraftan beleş vermut tadımı yapıyoruz. Süt kuzuları, el yapımı gazpacholar, şaraplar, bilimum çeşit meyveler. Hele o üstü lekeli, çirkin görünümlü armutları yok mu. Sulu sulu pek bir leziz.





Piknik yeri bulmak pek kolay. Şahane bir El Hamra manzarasına bakan tepenin yamacında, sarayın bahçesinde ya da dere kenarında. Bir natürmort tablosu şıklığıyla masayı kuracak sabrımız yok. Bu yüzden gazetenin üstüne çarçabuk nevaleyi hazırlıyoruz. Mevzubahis yemekse, gerisi teferruattır.


Sol altta çirkin armuttan küçük bir detay

Al Sur de Granada:

Metin:Merak etmeyin, tapas turumuzda yeni orta sınıfa mensup, 'çok keyifli' lafını ağzından düşürmeyen, gezmeyi ve farklı kültürleri tanımayı seven, kahve meraklısı, genç, iyi maaşlı, yüksek eğitimli kesimi de unutmadım. Bu vakte kadar tasarım bakımından sınıfta kalacak, ama lezzet ve rahat hissetme bakımından beş yıldızlık yerleri tanıtmıştım. E birazcık da şekilli yer tanıtayım. Evet, mekanımızın adı Al Sur de Granada. İsmini 1919 yılında Granada'nın dağlık bölgesi Alpujarra'nın köylerinden birine yerleşen İngiliz Gerald Brennan'ın yazdığı kitaptan alan Al Sur de Granada, tapasıyla olmasa da şekli ve şemaliyle turistlerin gözde mekanlarından birisidir.





Burası bar, kafe, manav, şarküteri karışımı bir konsepte sahiptir.Şimdi ben böyle inceden alaya aldım diye gitmemezlik yapmayın. Çünkü hakikaten çok çeşitli ve iyi kalite şarap bulabilirsiniz ve tabiki her şeyin organiği de yine bu dükkandan edinilebilir. Fiyatlar ise ne var ki Türkiye'deki benzerlerine kıyasla oldukça ucuzdur. Öyle köklemeci filan değildir.



Tapas turumuza belki bir de Granada'da yer alan dünya mutfağı tapasçılarını katabiliriz. Kesin söz vermeyeyim, belki bir bölüm de onun hakkında yazarım. Tekrar afiyet olsun.


Okan:Burasını,  Metin’in evinin  hemen karşısında olduğundan ve “organikse kazıktır” önyargısı yüzünden gidilecek tapasçılar listesinde en sona bırakmıştık. Ama peynir ve şaraba meraklıysanız ilk günden gidin derim. Karışık peynir tabağında en çok azul de cabrayı beğendim. Mekan, ayrıca şarküteri hizmeti de verdiğinden beğendiğiniz ürünü satın da alabiliyorsunuz. Peynir ve jambonun yanında getirdikleri  şarap ise tıpkı diğer ürünlerde olduğu gibi Granada ve yöresinden  geliyor. Alt kattaki şarap mahzenine envaiçeşit şişenin arasında kaybolmamak elde değil.  
Son bir not. Burada şehrin yegane butik birası markası Mammoth’u da bulabilirsiniz.

19 Aralık 2014 Cuma

Emir Kipleri

Ye:Kopanisti.Nam-ı diğer türk(veyahut yunan) rokforu. Buket Ulukut tarafından işletilen Fethiye'deki Tangala Çiftliği, yüzde yüz keçi sütünden doğal peynirler
üretiyor. Daha önce Artun Ünsal'ın  Süt Uyuyunca kitabında ismini duyduğum,  kopanisti peynirinin ürün yelpazelerinde olduğunu görünce hemen siparişi verdim. Artun Ünsal kitabında kopanisti peynirinden şöyle bahsediyor:

Kopanisti , Yunanca "ezilmiş, dövülmüş" anlamına gelir. Ege'de, İzmir-Çeşme ve Karaburun yöresine has bir peynirdir. Karşıdaki Yunan adalarında da üretilir. Eskiden çok yapılan ve Yunanistan'a ihraç edilen bu lezzetli peynirin üretimi şimdilerde çok azalmıştır. Genellikle aile içinde tüketilmekte, pek azı yerli pazarlara verilmektedir. Meze olarak da yaygındır.

Peynirin tadı çok yoğun olduğundan sade yemek pek mümkün değil. Yoğurtla karıştırılınca şahane bir rakı mezesi oluyor. Ama bence tadı en çok lor peyniri ile karıştırıp börek için olarak kullanılınca  çıkıyor. Midilli'de yaşayan Gurbet kuşu'na bir kilo bundan sipariş vermek gerek. Hoş, Midilli'de bulunur mu ondan da emin değilim.


İç:Gara Guzu. Bu ürünümüz de Muğla'dan gelme. Şu an için iki çeşit ürün sunmakta. Blonde Ale, taze çiçek ve narenciye kokusuyla öne çıkıyor. Alkol oranı yüzde 5. Amber ale ise biraz daha hafif. Alkol oranı yüzde 4. Baskın kokuları portakal ve baharat. Ürün, şu an için sadece aşağıdaki mekanlarda satılıyor. Bir uyarı. Asmalımescit Parantez Bistro adamına göre fiyatlama yapıyor. Eve götürmek için almak istediğimde benden şişe başına 15 tl istediler. Çukurcuma sakinleri için Firuzağa'daki Koç Marketi önerebilirim. Burada şişesi 6 tl ye satılıyor. Makul.



Ye:Fahri Usta. Mazoşist halkımız azarlayan esnafı pek sever. "Sana daha rakı yok!", "Beğenmiyorsan siktir git", "Yumurtasız piyaz yiyeceksen git kurufasulyeciye!" cevabını veren esnaf hemencecik prim yapar.En iyiler listesinde anında giriverir. Fahri Usta da  bu zılgıtcı esnaf ekolünden. Efsaneye göre Vedat Milör'ü çok soru sordu diye dükkandan kovmuş. Biz de Gurbet Kuşu ile birlikte "hoca bizi sınıftan atınca zevkten kikirdeyenler" ekolünden olduğumuzdan koşarak Fahri'nin yolunu tuttuk. Mekan, gevurların  çokça kullandığı "duvardaki delik(a hole in the wall)" tabirine bizzat uyuyor. İçeride dört, dışarıda iki masa. Oval bir tavan. Yamuk bir kömür ızgarası.

Yürek ızgara
Ciğer yahni

Fahri usta, ızgarada şahane yürekleri pişiriyor. Bir porsiyon istiyoruz. Kıvamı biraz lastik gibi ama yürek bu, ciğer gibi tek lokmada yutulmaz ki. Akabinde kuru fasulye söylüyoruz. Fahri'nin yüzü düşüyor. Neye sinirlendiğini anlamıyoruz. Saygı da kusur mu ettik? Ceketimizi mi iliklemedik? Kurufasulyeye pul biberi fazla mı dökdük? Metin aygırı ekmeğe fazla mı yüklendi? Düşünüp duruken kurufasulyenin içine düşüyoruz. Mis gibi tereyağı kokuyor. Rengi sapsarı.


Akabinde beyin salatası söylüyoruz. Fahri içindeki nefreti döküyor "ulan taksit taksit söylemesenize!", hemen akabinde yandaki kodaman esnafa çemkiriyor "çok yedin vermiyorum daha". Beyin salatası geliyor. Azarımızı işittik, moraller yerinde. Şu zamanda esnaf lokantasında beyin salatası bulmak kolay mı? Mis gibi. Hıyar doğrayacağına üzerine azıcık maydanoz serpseymiş, daha da güzel olurmuş. Gidip bunu Fahri Usta'ya söylüyorum "Fahri Usta hıyar doğrayacağına, azıcık maydanoz serpseymişsin daha da güzel olurmuş". Şaka lan şaka o kadar da sapık değilim. Kıçımızı kamçılatmıyoruz merak etmeyin.

Adres:Kapalıçarşı Mahmutpaşa kapısına varmadan sağdaki hana giriniz.

1 Aralık 2014 Pazartesi

Koşu Temalı Kitaplar: Son Bölüm

Yazımızın ilk bölümünü buradan okuyabilirsiniz.

Pazar akşamüstü. Murakami’nin Koşmasaydım Yazamazdım kitabını okuyorum. Orijinal ismi muhtemelen bu değildir*. Murakami, koşmaya 33 yaşında başladığından ve her yıl bir maratonda yarıştığından bahsediyor kitabında. Mezarına "yazar ve koşucu" yazılmasını vasiyet ediyor. Gaza geldim. Ben de 33 yaşındayım. Seneye maraton değilse bile yarı maratonu çıkarabilir miyim? Sadece haftasonu koşsam yeter mi acaba? Yetmez. Herifçioğlu haftanın altı günü, günde 10 km koşarak hazırlanıyormuş maratona. Hemen başlıyorum koşu planımı yapmaya. Ama düzgün spor ayakkabım yok. İstiklal'e çıkıyorum. Adidas ve Nike’a bakıyorum. Yeni sezon koşu ayakkabıları coşmuş. En az 300 tl istiyorlar. Kıyamıyorum paraya. Kuyruğumu kıstırıp eve dönüyorum. Kitapta Murakami, Mizuno marka ayakkabıdan bahsediyordu. Ebay’den araştırıyorum. İşte bu! 50 dolara bile şahane modeller var Amerika'da. Hemen sipariş veriyorum. Amerika’nın gözünü seveyim. 

 "Koşmaktan Söz Ettiğimde Sözünü Ettiklerim" şeklinde çevrilebilirmiş.


Mizuno

Peki şimdi nasıl koşacağım? Yıllar önce Dekatlon’dan aldığım markasız ayakkabım aklıma geliyor. Giyiniyorum. En kıymetli markalı ayakkabıdan bile daha cool oldu diye kendimi kandırıyorum. Eşimin akıllı telefonuna Runkeeper adlı programı yüklüyorum. Böylece tam tamına ne kadar koştuğumu öğrenebileceğim. Çukurcuma yokuşunda start veriyorum. Şu an için pek keyifliyim. Keşke hep yokuş aşağı koşsam. 


Markasız ayakkabılarım

Murakami'den sonra yıllar önce sahaftan aldığım Vahşi Koşu kitabını okuyayım bari. Filmini izlemiştim bunun. Orijinal adı Marathon Man. Hani Laurence Olivier'in Dustin Hoffman'a ayar verdiği film. Efsaneye göre Hoffman'ın bir sahnede aşırı bitkin görünmesi gerekiyormuş. Bu yüzden sırf yorgun görünmek için kilometrelerce koşmuş*. Hoffman'ın perişanlığını gören Olivier İngiliz küstahlığıyla “Neden rol yapmayı denemiyorsun? Bu çok daha kolay!” lafını yapıştırmiş. İngilizler bu  sallama hikayeyi "metod oyunculuğuna verilen ayar"  diye böbürlenerek anlatırlar. Onlara göre De Niro, Raging Bull'da 25 kilo alacağına, karnına yastık koysa çok daha mantıklı olurdu. 




Çukurcuma yokuşu bitiyor. Firuzağa Hamamı'ndan sola kıvrılıyorum. Boğazkesen caddesinin ortasında yavru bir kedi görüyorum. Pek çelimsiz. Unutmayayım da dönünce sosis vereyim buna.Tophane esnafı bakmıyor mu bu kedilere? Şimdiden Tophane yokuşunun sonuna geldim. 




Düşüncelere dalınca vakit hızlı geçiyor. Koşarken benim kadar düşünen var mıdır acaba? Halbuki Murakami, koşarken zihninin boşaldığını anlatıyordu kitabında "Koşarken gelen düşünceler, hafif esintiler gibidir. Zihni yalayıverir, geçer gider".Tramvay durağındayım. Sola mı sapsam sağa mı? Sol taraf Kabataş. Pek sıkıcı. Eminönü’ne doğru koşayım. Hem Pazar akşamı kalabalık da olmaz. 

Galata köprüsündeyim. Yanılmışım. Mahşer yeri burası. Zigzaglar çizerek koşuyorum. Balık tutanlar, turistler ve turist kızları kesen bitirim oğlanlar. Fotoğraf çektirenler. Beş saniye içerisinde beş fotoğraf çekme girişimini berbat ediyorum. Bu bir dünya rekoru! Yaya trafiği ilerlemeyince araba yoluna çıkıyorum. Orası daha berbat. Kahretsin! Kabataş’a doğru gitmeliydim. Güç bela Eminönü’ne varıyorum. Bundan sonrası biraz daha kolay diyecekken Perşembe Pazarı’nın ortalarına doğru tıkanıyorum. Murakami'nin 100 km lik ultra maratonu koştuğumu aklıma getiriyorum. Ultra maratondan sonra uzun süre koşmaktan soğumuş. Dile kolay maratonun iki buçuk katı. Koşmasaydım Yazamazdım, beni gaza getirse de çok akıcı bir kitap değildi. Bu okuduğum ikinci eseri ama henüz ısınamadım herifçioğluna. Üstelik olur olmaz yerlerde dinlediği şarkılardan bahsetmesi sinirime feci dokunuyor. Espirileri de fena halde yavan. 



"Eski Mephisto çalışanı" kitap kurdu dostum Fatih geçtiğimiz sene bana Japon edebiyatı seçkisi yapmıştı. Mişima'nın Denizi Yitiren Denizcisi, Tanizaki'nin Çılgın Bir İhtiyarın Güncesi aklımda kalanlar. Sonuncusu pek komik kitaptır. Siz de benim gibi Murakami'nin mizahını yavan bulursanız bu kitapla devam edin. Bana göre en ciddi sanat eserinde bile hafif mizah sosu olmalı. Mizahtan yoksun Coen filmi düşünün. Fargo'nın, FlaşTV başyapıtı Gerçek Kesit'ten ne farkı kalır? İşte yine düşüncelere dalıp ilave iki yüz metre daha koştum. Ama tam anlamıyla bittim. Ne de olsa 8-9 kilometre koşmuşumdur. Cebime koyduğum akıllı telefondan süreme bakıyorum. 3.88 kilometre. Üstelik koşu süresi 25 dakika. Skandal! Berbat bir derece!



Not: Vahşi Koşu (Marathon Man) kitabı Aziz Üstel'in yer yer argoya kayan** leziz, ama bir o kadar da yavşak çevirisiyle pek tatlı gelse de, içinde koşuyla ilgili çok az tema barındırıyor. Bu yüzden illa koşma temalı bir kitap arıyorsanız size şiddetle Jean Echenoz'un Koşmak adlı romanını tavsiye ediyorum. Yok efendim ben sadece koşu için gaza getirici bir şeyler arıyorum diyorsanız Murakami'nin Koşmasaydım Yazamazdım'ı sizin için biçilmiş kaftan.


*Kimileri bu hikayeyi kilometrelerce koşma yerine, üç gün hiç uyumamış diye aktarır.

**Misal, yukarıda iki kez kullandığım herifçioğlu kelimesi onun çevirilerinde çok geçer.


20 Kasım 2014 Perşembe

Koşu Temalı Kitaplar: İlk Bölüm



Muhtemelen 15-16 yaşlarımdayım. Dinamit gibiyim. Her an birilerini ağır şakalarımla mahvedebilirim. Ya da “ahh biri bana şaka yapsa da elli mislinde intikamını alsam” diye düşünüyorum. Elimde simit ve Hisar ayranıyla okul bahçesinde pusudayım. Uzaktan sınıf arkadaşım bana gülümsüyor. Durduk yere gülümsemez bu herif diye düşünerek cevap vermiyorum. Kafamı basket oynayan çocuklara çeviriyorum.Sevmiyorum şu basketçi züppeleri. Ellerindeki futbol topuyla normalinden çok daha kısa potalara smaç vurarak gaza geliyorlar. Karşı sahadaki yeni yetmeler ise basket topuyla futbol oynuyor. Futbol topuyla basket, basket topuyla futbol. Ne boktan bir okul bu!  Birkaç saniye sonra suratıma pattt diye bir cisim çarpıyor. Soğuk havada yüzünüze çarpan topun acısı üç kat daha fazladır. Elimdeki ayranın çoğu ceketime dökülmüş. Kafamı kaldırıyorum. Arkadaşım koşarak kaçmaya başlıyor. İntikam alacağımdan o kadar emin ki. Şişenin dibinde kalan son ayranı fondip yapıyorum.. Ağzım tamamen ayran dolu koşmaya başlıyorum. Kısa zamanda aradaki mesafeyi azaltıyorum. Fakat arkadaşım topu kaptırmamaya çalışan yeteneksiz sağ bek tripleriyle sağa sola zigzaglar çizerek beni yanıltmaya çalışıyor. Okulun ön bahçesindeki kamelyaların olduğu bölgeye geliyoruz. Tüm ahali ceylanla çitanın kovalamacasını tv de izler gibi bizi izliyor. Ağzım ayranla dolu olduğundan sadece burundan nefes alabiliyorum. Yoruldukça işim daha da güçleşiyor. Fakat hızlı koştuğum gibi dayanıklıyım da. Eninde sonunda pes edecek diyorum. Arkadaş güruhunun arasından geçiyoruz. Kimi hadi Okan yakala şunu derken, kimi çelme takmaya çalışıyor. Zıplayarak çelmelerden kurtuluyorum. Artık nefes almakta o kadar zorlanıyorum ki burnum fazla mesai yapmaktan piston gibi sesler çıkarıyor. Bir saniye önce delikleri kocamanken ardından birbirine yapışıyor. Ağzımı açmak istiyorum. Şöyle derin bir nefes. Ama az kaldı. Rakibimin kalın ensesi  değme mesafesinde. Elimi uzatıyorum. Ceketinden çekiştirip ağzımdaki ayranı tüm kıyafetine boşaltıyorum. “İntikam” diyorum içimden. Dünyadaki zevklerin en güzeli.

16 yaşındayken fırtına gibi koşmama rağmen bundan üç sene öncesinde nasıl koşulacağına dair en ufak bir fikrim dahi yoktu. Hatta kendimi yavaş koşan biri olarak tanımlardım. Mahallemizin spor elçisi Tonguç abi ve arkadaşları, biz ilkokuldayken gaza gelip olimpiyat düzenlemişti.  Küçükler kategorisinde site etrafında üç turdan oluşan mini maratonda birinci gelmiştim.* Ama yarışa katılan kişi sayısı üç olduğundan o yaşta bile bunu başarı saymamıştım. Olimpiyatın diğer branşlarında dev taşları fırlattığımız gülle atmada ve inşaatın önündeki kum tepelerinde yaptığımız uzun atlamada pek başarısız olmuştum.

*(Büyükler maratonunda ise öndeki yarışçının tökezleyerek yolun kenarında duran karpuzların üzerine düşmesiyle zincirleme bir kaza yaşanmıştı. Olay benim de katkımla abartılarak yıllar yılı anlatıldı.)


Bir gece balkonda karpuz yerken aşağıda hız alıştırması yapan Tonguç abiyi gördüm. Kısa mesafede yavaşça koşuya başlayıp sonlara doğru hızlanıyordu. Belki bir saat sadece bu şekilde devam etti. Ertesi gün antremana başlarken yanına indim. Yaptığı hareketleri taklit ettim. Videoya çektiği 91 ve 93 dünya şampiyonası 100 metre final maçlarını defalarca izledim. Tıpkı  Linford Christie gibi dizlerimi kaldırarak koşmaya çalıştım, ellerimi onun tuttuğu açıyla kaldırdım. Ve sonra yavaş yavaş değil, bir anda hızlı koşmaya başladım. Üstüne ergenlik sayesinde kolumun bacağımın bir anda uzaması gelince, hızım bir yıl içerisinde katlanarak arttı. Bu sportif “evreka” anına ilk defa şahit olmuyordum.

İlkokula gidiyorum. Önder adında bir sınıf arkadaşım var. Biz beden eğitiminde top oynarken o kızlarla dolaşıyor. Bir zaman sonra televizyonda Flash isimli dizi gösterime giriyor. Flash’ın en büyük özelliği aşırı hızlı olması. Öyle ki saniyeler içinde şehrin bir ucundan diğer ucuna gidiyor. Önder bu diziden o kadar etkileniyor ki birden koşma arzusuyla doluyor. Çok hızlı koşmak istiyor. Koşuyor da. Tıpkı Forrest Gump gibi birden şahlanıveriyor. Eve koşarak gidiyor. Bakkaldan elinde poşetle koşarak dönüyor. Yakalamaç oyununun bokunu çıkarıyor. Sürekli ya kaçıyor ya kovalıyor. Koş Önder Koş!  Futbola başlıyor. Hatta başarılı olup Balıkesirspor’a kadar yükseliyor.



Fakat şans eseri içindeki koşucuyu keşfedenlerin bir listesi olsa, tepede kesinlikle büyük Çekoslovak atlet Emil Zatopek yer alır. Jean Echenoz, Koşmak adlı kitabında 48 ve 52 Olimpiyatlarının beş ve on bin metre şampiyonu Çek lokomotifinin hüzünlü hayat hikayesini kaleme almıştır. Yazar, Emil'in ayakkabı fabrikasından şans eseri Olimpiyat şampiyonu oluşunu, akabinde Komünist Parti'nin gözünden düşüp, uranyum madenlerinde çalıştırılışını, çöpçü yapılışını hüzünlü fakat bir o kadar da enfes bir dille anlatır. Mesela Emil'in emir üzerine istemeye istemeye katıldığı ilk yarışını şöyle aktarmış:


İşte böylece, Emil'in katıldığı ilk yarış, dokuz kilometrelik bir koşu oluyor. Brno'daki Wehrmacht(Hitler dönemi Alman ordusuna verilen isim) tarafından düzenlenmiş bu yarışta atletik, diri, küstah, kusursuz biçimde donanımlı, hepsi de übermensch tarzında birbirinin aynı Alman koşucu takımıyla, açlıktan kadidi, hırpani bir Çek güruhu karşılaşıyor; bunlar paçalı don giymiş şaşkın bakışlı köylü delikanlılar ya da kirli sakallı amatör futbolcu bozuntuları. Emil bu yarışmaya güle oynaya katılmıyor, ama ciddi bir çocuk o, kendini yarışa veriyor, elinden geleni yapıyor. Farkında olmadan ve Arileri fazlasıyla kızdırarak ikinci gelince yerel kulübün  bir antrenörü onunla ilgileniyor. Tuhaf koşuyorsun, ama fena koşmuyorsun diyor ona. Gerçekten tuhaf koşuyorsun yahu, diye ısrarla vurguluyor inanmamış bir ifadeyle, ama yani, fena koşmuyorsun. Bu iki cümleden Emil sadece ikincisini duyup  işitiyor dalgın dalgın. Arkadaşları, tuhaf  da olsa  fena koşmadığını tespit edince, yine gelmesini ve onlarla birlikte koşmasını istiyorlar, o ise reddediyor Koşmayı seviyor, tıpkı zaman zaman bizim gibi, ama o kadar işte.

Zatopek koşarken çirkin bir yüz ifadesine bürünmekle ünlüydü. 

Devamı gelecek....