22 Ocak 2014 Çarşamba

Kıbın'ın Peşinde: Trakai

1997 yılında Balıkesir'de milliyetçi-muhafazakar zırvalıkların bininin bir para olduğu, öğrencilerinin başarılarını ÖSS'deki dereceleri ile değerlendiren, baskıcı bir okulda öğrenciydik. O dönem Sovyetler'in yıkılmasının ardından bir Türklük-Türkçülük-Neo-Turancılık almış başını gidiyordu (Demirel'e Orta Asya'da binbir çeşit kıyafet giydirildiği dönemler). Fen bilgisi kitabımızın arkadasında dahi bir Türk dünyası haritası olurdu. Adriyatik'ten Çin Denizi'ne kadar çeşitli Türk toplulukların yer aldığı bu haritada (Okan ile İtalya'yı kalemle boyayıp, Mustafa'ya Venedik'te bayağı Türk varmış diye yutturmamız yanımıza kar kaldı), Litvanya'nın ortasındaki ufacık bir nokta benim dışımda kimsenin (Atlantik'ten Pasifik'e uzanan bir imparatorluk kurmak isteyen arkadaşımız Ilgar hariç) dikkatini çekmemiş gibiydi. Ne tesadüftür ki aynı dönemde, o zamanlar bulunmaz bir nimet olarak gördüğümüz kablolu TV ve belgesel kanalı Discovery Channel ile Litvanya'daki Türklerin, milli eğitimin bize ettiği sayısız oyundan biri olmadığını anladık.


14. Yüzyılda Litvanya'ya Kırım'dan göç etmiş "Karaylar" ya da "Karaim Türkleri" olarak bilinen topluluğun asıl alamet-i farikası, Musevi dinine mensup olmalarıydı. Ergen aklımla (Ki hiç değişmemişim) Karayların yurdu Trakai'ye gitmeyi kafama koydum. Gezide bana eşlik eden, anarşist olmasına rağmen garip eğilimler taşıyan (Neo-turancılık, Hitit milliyetçiliği, panislavizm vs.) kadim dostum Alp'e Avrupalı Musevilerin Türk olmadığını, yalnızca bu küçük topluluğun Türkçe konuştuğunu anlatana kadar akla karayı seçtim. (Karayların yönetici zümresi Museviliği kabul etmiş Hazarların soyundan geldiği iddiası da mevcuttur).


Trakai, gördüğüm en güzel ülkelerden biri olan Litvanya'nın galiba en güzel yeri. Tertemiz sulara sahip bir gölün ortasındaki adaya kurulan, masallarda anlatılan şatolara bu kadar daha benzeyen bir yapı daha görmedim. Sıcak temmuz ayında gölde serinledikten ve elde biramızla plastik deniz bisikleti ile adanın etrafını turladıktan sonra, haliyle karnımız acıkıyor. Elbette, buraya Discovery Channel'in kısa filminde gördüğümüz etli börek "kıbın" yemeye geldik. Kıbınlar adlı göle nazır restorana oturduğumuzda, İngilizce ve Rusça menüleri bir kenara atarak, Karay diliyle yazılmış yemek listesinin tadını çıkarıyoruz. Zira menüdeki neredeyse her şeyi anlamanın keyfine vararak, restorandaki Karaylar ile derin ve güzel bir sohbete dalıyoruz demek isterdim. Ama Karay'ı ara ki bulasın; zira garsonundan müdürüne, ziyaretçisinden satıcısına, herkes ekzeriyetle Rus.









Vilnius'taki Karay Sinagogu'nun kapalı olması zaten sinirimizi bozmuşken, bir de Trakai'daki Karay Müzesi'nde dahi tek bir Karay bulamamak iyice canımızı sıkıyor. 1997 tarihli videoda Karay dilini konuşanların yalnızca 50 kişi kalmış olmasından iyice işkilleniyorum. Adada bir gün geçirmemize rağmen tek bir Karay'a rastlayamıyoruz ve bu enfes toprakları hayal kırıklığı içinde terk ediyoruz.


Not: Trakai'ya gitmek için en ideal yöntem Vilnius'tan makul bir fiyata araba kiralamak; zira ada ülkenin başkentine yalnızca 40 km uzaklıkta. Bunun dışında, pek çok konuda takdir ettiğimiz Litvanyalılar'da otostop kültürü de hayli gelişmiş; sağolsunlar arabamızı hiç boş bırakmadılar. Siz de şansınızı deneyebilirsiniz.

Not 2: Bir de Karaköy'ün adının 19. yüzyılda buraya yerleşmiş Karaylardan geldiği söyleniyor. Yoksa boşuna mı teptik onca yolu?

3 yorum :

  1. Kırım göçmeniyim. O kıbın denilen börekten bizde yapıyoruz ama biz kavurma börek diyoruz. Eskişehir'e yolunuz düşerse börekçilerde bulabilirsiniz.

    YanıtlaSil