19 Ocak 2014 Pazar

Prof. Dr. Ünal Nalbantoğlu'nun Anısına

Kimimizin kardeşi, kimimizin abisi Hrant Dink‘in bir 19 Ocak günü öldürülmesi yetmezmiş gibi, bundan üç yıl evvel, yine bir 19 Ocak günü çok sevgili ve saygıdeğer hocam Hasan Ünal Nalbantoğlu vefat etmişti. Kabaca, kafa yapımda, hal ve hareketlerimde, yani aslında hayatımda önemli bir etki bırakmış bu değerli insan hakkında, bir kısmı zamanında heyecan şimdi ise hüzün verici, bir kısmı hayat dersi çıkarıcı, bazısı ise itlik dolu bir kaç anımı burada paylaşmak isterim.


2004 senesinin bahar dönemiydi. Okulu o dönem bitirecektim. Kafamda master yapma planları da olduğundan yavaş yavaş ilgimi çekecek konular üzerine odaklanayım istiyordum. “Cultures of Modernity” dersi ismi itibariyle çok cazip gelmişti açıkçası. Kesin iyidir, ama nasıl iyidir, hocası kimdir hiç bir fikrim yok. Derse sadece dinleyici olarak katılacaktım. Sınıfa gittim, dersi alan diğer öğrenciler gibi oturdum, baktım herkes yeterince entel görünümlü, o gerginlik içerisinde, doğru sınıfta olduğumu böylece bir kez daha teyit ettim, hocayı beklemeye başladım. İçeri uzun boylu, yapılı bir adam girdi. Şöyle bir tepeden tırnağa bakıverdim. Dost başa, düşman ayağa bakarmış derler, ama bunun onla bir alakası yok, ayakkabıları daha çok ilgimi çekmişti. Oradan başlayım anlatmaya. 

Ayağında lacivert yarım boğazlı puma ayakkabılar vardı. Üzerine deriden siyah bir pantolon çekmiş, bıyıklı, üstüne üstlük küpeli, ha bir de arkadaş arasında, nedenini burada açıklayamayacağım, lıp lıp sakalı dediğimiz, dudak altında ufak bir sakalı vardı. Sırtında kamuflaj ceket ve şapkası. Tekrar baştan aşağıya tipine bir baktım. Kim bu dedim, "Çılgının teki mi, zibidi mi, nedir yani? Olayı nedir?". Ben bunları düşünürken Ünal hoca konuşmaya başlamıştı bile. Düzenli ve disiplinli olmamız gerektiğini, her şeyi zamanında yapmamız gerektiğini, ve hakikaten emek harcamamız gerektiğini anlatıyordu bize. Kısacası götten ter akacak diyordu Ünal Hoca. Ben de önyargıyla dinlemeye devam ediyordum. Dinledikçe beni içine doğru, bize açtığı dünyalara doğru çekti. Ünal Hoca'yı dinlemeye başlayış o başlayış. Hiç mübalağaya kaçmadan söyleyeyim, dersinden çıktığım zamanlarda kafada bin tane fikir nereden nereye gittiğimin dahi farkında olmazdım. Beni daha hiçbir sey böyle allak bullak etmedi. Ardından mastera başladım derken hocanın bütün derslerini aldım. Her birine ikinci kez, imkanım olduklarına ise üçüncü kez dinleyici olarak katıldım.


Karşılıklı rakı içerken
Ünal Hoca bana üniversite okumanın ne demek olduğunu hissetmemi sağlayan yegane hocadır. Bir çok değerli hoca vardır, iyi öğretir, iyi anlatır, iyi insandır, ama ben Ünal Hoca'yı tarif edecek olsam, saydıklarımın hepsi bir yana, iyi merak ettirir derdim. Tabi ki Ünal Hoca çok şey bilirdi, hatta onunla aşık atabilecek kaç entelektüel çıkar Türkiye’de bilinmez ama durum böyle olmasına rağmen Ünal Hoca,öğrencilerinden çok şey öğrendiğini söylemekten çekinmezdi. Bunu içtenlikle söylediğine inanıyorum çünkü gereksiz ve yersiz tevazudan hiç haz etmezdi. Ama onu esas farklı kılan, insanın yüreğine dokunabildiğinden, herhangi bir konuda karşısındaki insanda merak uyandırabilme yetkinliğiydi. Ünal Hoca'nın makalelerine aşina olanlar bilirler, bazen dipnotlar, yazının kendisinden daha fazla yer tutardı. Bir Ünal Nalbantoğlu makalesi okumak benim icin dipnotlarına dalmak, dipnotların verildiği kaynaklara ulaşmak, o kaynaklardan diğerlerine doğru yol almak demekti. Sonra bakmışsin ki saatler geçmiş ve ben hala kütüphanedeyim, nereden yola çıktığımı bile unutmuşum.

Bir bahar dönemi üç arkadaş bir olduk, Ünal Hoca'ya okuma grubu kuralım önerisinde bulunduk, seve seve kabul etti. Martin Heidegger’in "Identität und Differenz"ini okuyacağız. Önümüzde Almanca orijinal metin, İngilizce ve Türkçe çevirileri de yanında. Haftanın bir günü öğleden sonra havanın durumuna göre, Mimarlık kantininde, idarinin bahçesinde bir yerlere oturuyoruz, önümüzdeki üç dilde yazılmış metni, cümle cümle, kelime kelime didik didik ediyoruz. Tartışmalar soya sopa uzanıyor ama küfür değil etimoloji çerçevesinde. Okuma yapacağımız günler, önce hocanın odasında buluşur sonra da uygun bir yere kapak atardık. Öyle bir gün, hocanın odasına doğru giderken, tam Beşeri ve Mimarlık'ın arasında haylaz arkadaşlarıma denk geldim. Kaş göz ve el kol hareketleriyle Mimarlık'ın arkasına gideceklerini ve gelmem gerektiğini çok net biçimde anlattılar. Ben de iç geçirerek okuma grubumuzun olduğunu söyleyerek bu cömert daveti geri çevirmek zorunda kaldım. 


Mimarlık arkası
O halde Ünal Hoca'nın odasına gittim. Ünal Hoca da o gün havanın güzel olduğunu, dışarıda bir yerde yapabileceğimizi söyleyip, "Çocuklar Mimarlık'ın arkasında bir masa vardı, duruyor mu acaba." diye sormasın mı? Bir an orada haylaz arkadaşlarımla karşılaşma ihtimalini göz önüne getirince, "Yok hocam durmuyor o masa, en son yıkık haldeydi" diye cevap verdim de, Hoca ikna oldu, ama hakikaten de o masa yıkık haldeydi. Bu kış ise bir nostalji yapalım diye Mimarlık arkasına gittiğimizde oradaki masanın yerli yerinde olduğunu gördüm. Neyse, biz okuma grubu yapalım derken az kalsın arkadaşlarımı "Okuyom ben!" durumunda bırakacak şekilde basıverecektik.

Ünal Hoca, kendisine kanser teşhisi konulduğunda tezime danışmanlık yapıyordu. Bir de tezle alakalı Tübitak projemiz vardı. Evde kalıp dinlenmesi gerekti, kapısında Kenny çıkartması olan üniversitedeki odasını da bana tahsis etti. 


Böylece hem ben projeyle ilgili çalışacak bir oda sahibi olacak, hem de Ünal Hoca kendi odasından bir kitaba, makaleye ihtiyacı olduğunda telefonla bana istediği şeyin hangi rafta, hangi dosyanın içerisinde olduğunu tarif edebilecek, ben de o istediklerini kendisine getirebilecektim. Odada çalıştığım zamanlar, ben de Ünal Hoca'nın kitaplarını, makalelerini incelerdim. Ufacık odası kitaplarla doluydu. Bir de çok sevdiği baykuş heykelcikleri ve pipoları. 


O odada çalışma fırsatına sahip olmaktan hep gurur duydum. Kızı Esin Nalbantoğlu’nun affına sığınarak yazıyorum. Bir gün Ünal Hoca telefonda, çekmecesinden bir zarfı bulmamı istedi. Zarfını buldum, ama zarfın yanında aile albümünü de gördüm. Merakla Ünal Hoca'nın aile fotoğraflarına, sırım gibi delikanlı olduğu zamanlardan kalma stüdyoda çekilmiş fotoğraflarına baktım. Kendisi 60 yaşındayken tanıdığım bu adamın gençlik haliyle ilk kez karşılaşıyordum. Bende bir anı kalmasını istedim. Albümdeki fotoğraflardan bir kaçının fotoğrafını çektim. Arada sırada bakar, kendisini saygı ve sevgiyle anarım.


Artık Ünal Hoca, evde kalıyor, haftanın bir günü dersini veriyor ve arada sırada doktor kontrollerine gidiyordu. Sonraları hastanede kaldığı da oldu. Ben tezimi bitirip, Ankara’dan ayrıldıktan sonra, ne zaman tekrar Ankara’ya gelsem Ünal Hoca’yı ziyaret ederdim. Ürgüp'ün meşhur sütte kavrulmuş kabak çekirdeğini severdi, ondan getirirdim. Her zaman tüm inceliğiyle bana en kalitesinden filtre kahve yapar, oturur hal hatır sorar, muhabbet ederdik. Her defasında, ağrısından sıkıntısından daha çok, başında bir sürü iş olduğunu, bitirmesi ya da tekrar düzenlemesi gereken yazıların olduğundan bahsederdi. 2010 yazında tekrar Kavaklıdere Şili Meydanı'ndaki evine ziyarete gittim. Bu sefer boğazları şişmiş, ve zayıflamıştı. Sesi hırıltılı çıkıyordu. O tüm heybetiyle bildiğim tanıdığım Ünal Hoca'nın sesi gitmiş, sanki başka birisi olmuştu. İçimde bunun Ünal Hoca'yı maalesef son kez göreceğime dair kötü bir his vardı. Ara sıra düşündüğüm, ama hiç dile getiremediğim bazı şeyleri söylemeye karar verdim. Kendisine ufkumu genişlettiği, kafamı açtığı için teşekkür ettim. Maalesef, adı sanı büyük başka okullara gitsem de artık bende hiçbir şeyin kendisinin derslerinde olduğu kadar merak uyandırmadığını da ekledim.

Sonrasında ise bir 19 Ocak günü öldüğü haberini aldım. Memleketinde bir köy mezarlığına gömülmüş. Bu dünyadan jilet gibi bir delikanlı geçti. Toprağın bol olsun hocam. 


2 yorum :

  1. Eline sağlık, gözlerim yaşlı okudum, toprağı bol olsun güzel hocamızın,

    YanıtlaSil
  2. Yüreğine sağlık Metin. Ne mutlu sana ve Ünal Hoca'ya.

    YanıtlaSil