21 Şubat 2014 Cuma

Porto'da Gece Hayatı ve Ginsane

Geçen hafta İf İstanbul'un telaşesine rağmen Wolf Of Wall Street'e (WOWS) vakit ayırmayı başarabildim. Öncelikle şunu söylemek lazım, WOWS, çoğu eleştirmenin dediği gibi "Good Fellas'tan bu yana en iyi Scorsese filmi" değil. Bu, Casino'ya fena halde haksızlık olur. Hatırlıyorum da, Casino'yu Cine 5'te ilk izlediğimde üç gün etkisinden kurtulamamış, okulda ölü gibi gezinmiştim. Filmin son sahnesinde De Niro'nun, kocaman gözlükleriyle  bizlere bakıp thats's that deyişini, Raging Bull'un buruk finali kadar etkileyici bulurum. Hep öyle değil midir Scorsese sonları? Buruk finaller... Başladığı yere dönmeler....

WOWS, daha açılış sahnesi ile bizlere, hem tipik bir Scorsese filmi izleyeceğimizin, hem de bunun bambaşka bir deneyim olacağının ipuçlarını veriyor. Şöyle ki...






Daha ilk saniyelerdeki itiraf sekansı, Good Fellas'ın donan ekran üzerine dökülen, "as far back as i can remember i always wanted to be a gangster" repliğine benzer bir şekilde "the year i turned 26, i made 49 million dolars, which really pissed me off because it was three shy of a million a week" sözleriyle açılıyor. 




Ama bu benzer açılışlar daha en başta farklı yollardan ilerliyor. Mesela Goodfellas'taki rahatsız edici bıçaklama sahnesinin aksine, WOWS, bizlere seksi karısının boydan boya dikizleme imkanı veren, erotizm dolu anlar yaşatıyor. İlkinde araba, vahşetin gerçekleştiği ortamken, aynı araba ikincisinde  pervasız bir seks mekanı olabiliyor.Yani özetlemek gerekirse, Scorsese, Casino ve Goodfellas'ın kaba şiddetini, erotizm ve mizah (hedef tahtasına cüce fırlatma sahnesinden çabucak anlaşılabileceği gibi) ile ikame ederek, alameti farikası dış sesli anlatım üslubunu çok da geliştirmeden WOWS'ı kotarmış. Genç yönetmenler bile çok karakterli suç filmi çekerken hala bu üslubu kullanıp, üzerine tek bir taş koyamamışken (Taptaze örnek için  bakınız American Hustle) 70'lik Scorsese'yi hala Goodfellas'taki taktiği uyguluyor diyerek suçlayamayız. Neyse bugün tekrar İberya'ya dönüyoruz. Konumuz, yarımadada dolaşan bir heyula ile ilgili...


Sabah 6'da uyanmam ve gece 12 olmadan uyuyakalmam sebebiyle berbat bir gece hayatı kültürüne sahibim. Beyoğlu'nda yaşamama rağmen arkadaşlarımı eli yüzü düzgün bir bara bile götüremem. Daha önceki yazılarımda da farketmişsinizdir ki gezdiğim yerlerin gece alemlerinden hiç bahsetmem. Lizbon'da bile Barrio Alto'nun  çılgın caipirinha partilerinden bahsetmemişken Porto ve gece hayatı da nereden çıktı diye sorabilirsiniz. Fakat İberya'da dolaşan Ginsane (tabi yarımadakiler ginsane demiyor. İngiliz bir gazetenin koyduğu lakap bu) hayaletinden bahsetmemek  için düpedüz kör olmak gerekir.



Bu fırtınadan bihaber bloğumuzun daimi kalemşörlerinden Gurbet kuşu'nu (Artık geçersiz bir lakap bu! Çünkü Berlin'den Granada'ya göç ettiğinden beri lakabını "Bir Endülüs Köpeği" olarak güncellledik)  suçlamamak lazım. İspanya'nın Kürdistan'ı Endülüs'e bu furya uğramamış olabilir. Ama küstah İberya şehirleri Madrid, Barselona, Lizbon ve Porto gin+ tonik akımıyla sarsılmış durumda. Bu akım İspanyol gençlerini o kadar etkilemiş ki yakın zamanda İspanya dünya cin tüketiminde birinciliğe yerleşmiş. Tabii bu tüketim artışı akabinde  kendine has barların türemesine yardımcı olmuş. Bu özel mekanlar sadece İngiltere'nin veyahut  Hollanda'nın ana akım cinleriyle değil, yükselişte olan Fransa, Finlandiya veya Kanada'nın butik cinlerini de barlarında bulunduruyor.  Ayrıca son dönemlerde artan birbirinden farklı aromalı tonikleri en vasat marketlerde bile bulabiliyorsunuz.


Salatalık aromalı muazzam cin Hendricks' ten daha önce bahsetmiştik (buradan okuyabilirsiniz), bununla beraber Alman mucizesi olarak anılan Monkey 47 yoğun aromasıyla sade olarak içilmeye uygun. Fransız Magellan ise elma aroması ve turkuaz şişesiyle yazların değişilmezi.



Fransız kolonyalizmini tek bir şişeye barındıran Saffron ise kişniş, rezene, portakal kabuğu ve kakule aromalarıyla insanı İndoçin'in en debdebeli günlerine götürüyor. İlhamını Afrika tatlarından alan Whitley Neill ise Fransız sömürgeciliğine verilmiş tokat gibi bir cevap niteliğinde.

Cevap tabii ki sömürgecilik yarışında geri kaldığı için  dünya savaşını başlatan Almanya'dan değil, tahmin edeceğiniz gibi İngiltere'den geliyor. Whitley Neill, Baobab ağacı ve altın çilek gibi egzotik bitkilerle hiç bir şeye benzemeyen aromasıyla denenmesi farz bir içecek.




Konuyu Porto'ya bağlayalım. Candido Dos Reis Caddesi'ne gidiyoruz. Şahane manzaralı Douro nehri kıyısını, kıpkırmızı, buruşuk ve bir o kadar da yaşlı Avrupalılar işgal edince, Portolular yerli gece hayatını iç kısımlara kaydırmışlar. Burası, Lizbon'un Barrio Alto'su kadar uçuk olmasa da, Porto'nun en hareketli muhiti. Hele haftasonu denk gelirseniz, yoğun kalabalığı ve şık barlarıyla içindeki Asmalımescit ruhunu hissedebilirsiniz. Yine Asmalı gibi elindeki birasını sokaktan mı, yoksa bardan mı aldığı belli olmayan, çünkü sokağa ve bara her daim eşit  uzaklıkta konumlanmasını çok iyi beceren hipsterların cirit attığı yer burası. Ortamın gelir düzeyi bir seviye düşünce, insanların  "madem biraya 10 tl veriyoruz paşa paşa oturalım!" moduna çabucak giriverdiğini hepimiz biliyoruz. (bu tip fukaralar grubunun değişmez üyelerindenim)


Cin çılgınlığını ilk tattığımız mekan Gin Club. Burası 150'den fazla cin çeşidi ve onlarca tonik sayesinde binlerce cin tonik varyasyonu imkanı sunması için bile denenebilir. Bunca çeşitlilik sayesinde mekanda aynı kokteyli içmeden yıllar geçirebilirsiniz. Barmenler dev balon bardaklara soğuk gaz üfletip kafa yorucu cin kombinasyonları yaparken hipnotize olmanız an meselesi. Fiyatlar Portekiz ayarına göre bir hayli yüksek olsa da cine karşı zaafınız varsa denemeden gecenizi sonlandırmayın derim.


İkinci mekanımız  Portotonico da isimden anlaşılacağı gibi yine aynı formatta bir bar. Fakat burada fiyatlar biraz daha uysal. Üstelik cin dışı kokteyl çeşidi de doyurucu. Tek problem akşam on birden sonra boş masa bulmanın neredeyse imkansız olması.

1 yorum :

  1. Başkan bu fotoğrafları hangi makine + lens kombinasyon/lar/ıyla çektiğini söyleyebilir misin rica etsem?

    YanıtlaSil