1 Nisan 2014 Salı

İstanbul Film Festivali 2014

Büyük seçim bozgunu akabinde İstanbul Film Festivali'nin başlayacak olmasının, bünyelere vitamin tesiri yapacağı aşikar. Biz de sizler için geleneksel festival listemizi hazırladık. Buyurunuz efendim.

Jamon Jamon: Festivalin son yıllarda giderek zayıflayan klasik filmler kontenjanından. Hem Bardem'in, hem de Cruz'un ilk filmi. Kim güzel bir nisan sabahında (gösterim saat 11'de) bu eğlenceli film ile güne başlamak istemez ki?


Zero Theorem: 12 Maymun ve Brazil gibi şahane bilim kurguların yönetmeni Terry Gilliam, yıllar sonra tekrar distopik bir geleceği anlattığı bilim kurguyla sinemalara geri dönüyor. Bu sefer  dazlak kontejanından Christoph Waltz var.


Grand Budapest Hotel: 60'larda geçen What's New Pussycat tarzı "otelde kaos" komedilerine bayılırım. TRT yıllarında karşımıza çokça çıkan bu bir hayli şakalı, cinsel esprili, bol sulu ve daha da bol köpüklü filmler, en az robot-kovboyu oynayan* Westworld'daki Yul Brynner kadar çocukluk anılarıma yerleşmiştir. Pulp Fiction fırtınası sonrası gösterime giren ve büyük hayal kırıklığı yaratan Four Rooms** filminin ülke topraklarındaki yegane fanı olmam, bu tarz "otelde kargaşa" filmlerine duyduğum özlemden kaynaklanır. İşte yıllar sonra kalabalık kadrolu bir otel komedisi***, Wes Anderson garantisi ile karşımıza çıkıyor. Bu sefer otelde kargaşa olmasa da en azından sinir bozucu karışıklıkların çıkacağı garanti. Kaçırmayalım.
Not: Eve dönünce What's New Pussycat ile cila yapalım.

*  (Ben eskiden uzaylı kovboy sanırdım)
** (The man from Hollywood adlı  bölümü Tarantino çekmiştir)
***(Trajedi de olabilir)



Big Bad Wolves: Bu film için Tarantino "yılın en iyisi" demiş. Tarantino'ya çok da güvenmemek lazım. Kendisi yıllar önce Hostel için "son on yılın en iyi korku filmi" demişti. Gece yarısı Seansı asla boş geçmez diyerek bu bol kanlı İsrail gerilimini havada kapıyoruz.



Salvo: Şu sıralar İtalyan sinemasının üzerindeki ölü toprak kalktı. Pek iyi oldu. Çünkü Ferzan ve şürekası "burjuvazinin içsel sorunları ve karmaşık ilişkiler" temalı* filmlerle son yirmi yılı domine etmişti. Antonioni'nin yükselttiği çıtayı, bu safsata kuşağın daha da ileriye taşımasını beklemek düpedüz hayalcilik olurdu.Yeni filmimiz, yakın dönemde büyük sansasyon yaratan öncülü Gomorrah gibi İtalyan suç filmlerine yeni bir soluk getirdiğinden bahsediliyor.

*(Aynı konuya değinen Woody Allen'ın aksine hikayeyi sıfır mizahla anlatarak)



Beyaz Gölge: Bu filme bilet almam yıllar önce bir gazetede okuduğum içler acısı bir yazıdan kaynaklanıyor. Gazete haberine göre Afrika'da, bilhassa Kenya, Kongo ve Tanzanya'da, albinoların  bedenlerinden koparılan parçaların şans ve sağlık getirdiğine inanıldığından, büyücüler onların bedenlerine ait parçalara binlerce dolar para ödemeyi göze alıyorlar. Bu sebeple Afrika'nın bu bölgesinde doğan albinolar daha ergenliği göremeden ya öldürülüyor ya da sakat bırakılıyorlar...Başka bir söze gerek var mı bilemiyorum.


Lawrence of Arabia: İstanbul Film festivalini, gösterim programına eskiye nazaran çok az klasik film koymakla eleştirmiştik. Fakat Arabistanlı Lawrence'i festival programında görünce tüm eleştirilerimizi geri aldık. Bazı filmlerin tadı sadece sinemada çıkar. Yıllar önce festivalde izlediğim Werner Herzog başyapıtı Aguirre veya Apocalype Now'da olduğu gibi.



Kaos: 80'lerdeyiz. Pazar günü ve öğle vakti. Eğer televizyonun başındaysanız iki saat boyunca Pazar Konserlerinin tecavüzüne uğruyorsunuz demektir. Saat 9'da başlayan Voltran'lı çizgi film kuşağı bitmiş, mizahtan bir hayli uzak, batı hayranı, Mozart, Chopin gibi isimleri sıklıkla telaffuz eden, meymenetsiz Hikmet Şimşek'in sunduğu Pazar Konseri başlamıştır. Millet hala niye AKP'ye oy veriyor sorusunun cevabını içinde saklayan, halkın Pazar Kanseri dediği bu program, merdaneli çamaşır makinesinin gürültüsü, ertesi gün okulun başlayacak olmasının stresi, daha ergenliğe varmadan dünyadan soğumama sebep olmuştur. Hele hele akabinde Kara Şimşek gibi heyecan ve eğlence vaat eden bir dizinin olması, iki saatlik sürenin beşe katlanmasına, klasik müzik sevgimizin daha tohum aşamasında kurumasına sebebiyet vermiştir. Zorla güzellik olmayacağının en büyük kanıtıdır. Kimileri, batıyla olan iki yüz yıllık kültür farkını bir çırpıda kapamaya çalışan çirkin ve dayatmacı zihniyet yüzünden, 90'larda ucuz pop patlaması yaşandığını bile söyler.


Ama Özal'dan sonra şahlanan o şahane doksanlar vesilesiyle özel kanallar yurdun dört bir yanına yayılmış, pazar konserlerine birbirinden farklı alternatifler türemişti. Bunlardan biri de Star'da(ve serbest piyasa rekabetinden sonra TRT'de) her pazar öğleden sonrası gösterilen Yavru ile Katip'ti.*  Babamla, bu adamların filmlerine gözlerimizden yaş gelene kadar gülüyorduk.

bay mimik

Yıllar sona lisede, sıra altından gizli gizli Dorsay'ın 100 Yılın 100 Yönetmeni kitabını okurken, Taviani Kardeşler bölümünde Kaos filminden övgüyle bahsedildiğini görmüştüm. Burada  oynayan Yavru ile Katip'in "ciddi rollerin de altından kalkarız" mesajı** verdiğine değinilmişti. Bana pek inandırıcı gelmese de*** o dönem takıntı derecesinde bu filmi izlemek istemiştim. Fakat henüz çakma DVD'ler piyasa çıkmamıştı. Kadıköy The End'in binası ise pasta börek salonu olarak hizmet vermekteydi. Atilla Dorsay ise Alin Taşçıyan'la sunduğu sinema büyüsünde, Kızgın Boğa'dan All About The Eve filmine, birçok klasik gösterse de, Kaos'a hiç bir zaman yer vermedi....Valla Kaos filmine nasıl bağladım ben de anlamadım ama işin özeti bu filme gidin. Lafı daha da gevelersem muhakkak politikaya saracağım, o yüzden burada kesiyorum...

* (Akşamları ise bizlere Batman'i vaadeden Pazar gecesi gelmişti).
**(King Of the Comedy'deki Jerry Lewis veya Truman Show'daki Jim Carrey gibi)
***(Katip'i geçtim fakat Yavru kaşını gözünü oynatmadan nasıl ciddi bir rol oynayabilirdi)


Hiç yorum yok :

Yorum Gönder