25 Haziran 2014 Çarşamba

Madrid:Beyaz Şehir

Bloğumuz yayın hayatına 2010 dünya kupasından bir ay sonra başladığından, bu ilk dünya kupamız. Evvelinde gelen 15 günlük tatilin de yardımıyla yazıları bu ara biraz boşladım. Farkındayım. Allahtan bu süreçte Gurbetkuşu disiplinli bir çalışma ile Granada’nın detaylı serisini yaptı da  Mayıs, Haziran’ı çok boş geçmedik. Geçen sene de aynı döneme tatil ve üstüne de Gezi olayları denk gelmişti. 

Sabahın köründe kalkıyorum. Program yoğun. Madrid’de sıkış tepiş iki gün geçireceğim. Bu yüzden çok sevdiğim Ali Sami Yen’e benzerliği nedeniyle pek merak ettiğim Vicente Calderon stadı turunu yapılacaklar listesinden eliyorum. 

Hık demiş burnundan düşmüş! Arda'nın bu stada çabuk alışmasına şaşmamalı.
Gezilecek müzeler listesinde çağdaş sanatı klasik sanata yeğlediğimden Reina Sofia’yı Prado’nun önüne alıyorum. Beleş saatlere denk getirebilirsem Jules ve Jim filmindeki hızlandırılmış Louvre turu gibi koşarak iki müzeyi de gezebilirim. Bir “yurtdışı seyahatleri klasiği” hayvanat bahçesi ziyaretini ise hem zamansızlıktan hem de Danimarka hayvanat bahçesinde katledilen zürafadan dolayı rafa kaldırıyorum. Boğa güreşi gibi bir derdim yok. Akabinde gideceğimiz Sevilla’da ise flamenkoyu teğet geçeceğim.

İlk gördüğüm gazete bayisinden bir  Marca alıyorum. İspanya’nın Fotomaçı. Real Madrid yanlısı yazılarıyla meşhur. Cumartesi Barnebeu’da veteranların maçı oynanacakmış. Real Madrid-İnter. Kadroda yok yok. Zidane, Zamorano, Roberto Carlos, Guti ve Figo....Diğer bir sayfada dünya kupasında oynayan Real Madridlilerin dökümü. Burnuma Türk aşağılık kompleksi kokusu geliyor. Başka bir sayfada büyük puntolarla “Maracana stadının çimcisi bir ispanyol!” başlığını görüyorum. Tamamdır bunların kompleksi bizimkilerle sidik yarıştırır. Hatta bir sonraki hafta İspanya Hollanda’dan 5 yeyince Marca gazetesi “dünya basını kırmızılar için ne dedi?” köşesi yapmıştı. Belli ki  Akdeniz’in en doğusundan  en batısına spor basını pek bir gelişme gösterememiş.  Dünya kupasına bir hafta kala İspanyollar şampiyon olacaklarından eminler. Alman milli takımının İtalya ile beraber en büyük belalısının başına ne gibi felaketler gelecek diye bütün sayfalarda sakatlık haberleri didikliyorum. Ama nafile. Yenilmez armada tam kadro. Bloğun suskun kalemşörlerinden Ülke’ye feysten yazıyorum. “İçimde bir sıkıntı var. Almanyla’da sakatlık olacakmış gibime geliyor!” Tezden cevap geliyor  “Allah belanı versin! Reus sakatlanmış!Ne uğursuz herifsin!Ağzını açma!” Süvari alayının gecikmesi gibi Ülke’nin kötü sportif  haberleri de büyük bir gelenek. Azizi hapise atmışlar!. Fener şampiyonlar ligine iki sene gidemiyor! Drogba cimbomda! Buna birkaç örnek.



 Madrid’e gelmek hiç aklımda yoktu. Asıl hedef Endülüs. Fakat çok sevdiğim Almodovar’ın kenti burası. Woody Allen için New York neyse Almodovar için Madrid o. Elimde Film Locations Madrid kitabı var. Hangi film nerede çekilmiş, sokak ismine kadar yazıyor.Gran Via’da yürürken Broken  Embraces filminde Judit’in, kör yönetmene geçmiş ile ilgili büyük bir itirafta bulunduğu Museo Chicote’yi görüyorum. 




Camdan içeri bakıyorum pek lüks duruyor. Yine Almodovar'ın Flower of my Secrets filmindeki Fnac apartmanı hemen ilerideki yüksek bina değil mi? Caddenin bittiği yerde ise Casillas’ın her kaldırdığı kupada boynuna İspanya (ya da Real Madrid) atkısı astığı Cibeles meydanındaki o meşhur heykel. Hediyelik dükkanına giriyorum. Madrid kartları bölüme bakıyorum. Mesut Özil'in kartını seri sonu ürünler bölümünde görünce duygulanıyorum. Khedira'yı alıp çıkıyorum.




Chicote'nin arkasında ise öğrenci işi bir tapasçı varmış. İsmi El Tigre. Defterime not düşmüşüm. İçeri dalıyorum. İnsan kaynıyor. Yerler peçete dolu. 




Dökülen içkilerden bar yapış yapış. 5 euroya dev  karışık tapasımı ve beyaz şarabımı söylüyorum. Pek lezzetsiz. Bir kilo ekmek, yarım kilo patates. Yarısını bile yiyemiyorum. Hele hele  Sevilla'dan  sonra buraya gelirseniz hiç beğenmezsiniz. 



Arka yollardan Malasena'ya doğru ilerliyorum. Calle Fuencarral'deki meşhur balık restoranına akşam için yer ayıracağım. Riveiro do Mino. Rezervasyon yok! Önce gelen oturur! gibilerinden birşey mırıldanıyor garson. Hemen yolun karşısındaki araya dalıyorum. Önümde küçücük bir meydan. Plaza de San Ildefonso. Sokakta sandalyeler. Jim Jarmusch'un sondan bir önceki işi Limits of Control'un ilk yarısı burada geçiyordu.  Beyaz şehir Madrid kamuflajı yaparcasına, uzun beyaz saçları ve beyaz pardesüsü ve beyaz kovboy şapkası ile Tilda Swinton, süzülerek  suskun kahramanımızın masasına oturur ve derki:




Bir ihtimal filmlerle ilgileniyor olabilir misin? Ben epey eski filmleri severim. Dünyanın otuz, kırk, yüz yıl önce nasıl göründüğünü görebiliyorsunuz. Kıyafetler, telefonlar, trenler, insanların sigara içiş şekilleri, hayata dair küçük detaylar.

Meydan beş yıl önceki  halinden bile farklı. Aslında tam da  bu yüzden bir yere gitmeden önce orada geçen filmleri izlemek çok zevkli. Şehre vardığınızda Tilda Swinton'un dediği gibi "otuz, kırk, yüz yıl önce nasıl göründüğünü görebiliyorsunuz". Şimdiki zamanla kıyaslıyorsunuz. Filmdeki sessiz kahramanımız da tıpkı benim yapacağım gibi Madrid'den sonra  trenle Sevilla'ya gidiyordu.





Tekrar Gran Via'ya çıkıyorum. Önümde Manhattan benzeri taştan gökdelenler. Amenabar'ın Open Your Eyes filmi geliyor aklıma. Noriega, Gran Via'nın bomboş caddelerde koştururken, yeniden çeviriminde (Tom Cruise'lu Vanilla Sky)  mekan olarak neden Los Angeles değilde New York'un seçildiğini anladım. Neyse efendim Gurbet Kuşu Metin'in yeni adıyla Hamon Metin'in "Plaza Mayör de ne mayörmüş " espirisiyle yaşlı İspanyol nineleri güldürdüğü Mayör meydanındayım. Her tarafta İspanya milli takımı reklamı...




Önümde çirkin İspanyol forması ile yaşlı bir dede. Halbuki sırtındaki numarasını Picasso'nun kübik üslubuyla çiziverseler. Şortun önüne İmerhan'ın da koluna dövmesini yaptırdığı Picasso'nun  boğa çiziktirmesini ekleyiverseler. 






Hollanda formasında Van Gogh'un tedirgin dokunuşu gelse.Bu sefer portakal değil de ayçiçeği sarısıyla çıksalar sahaya. İngiltere formasının tam göğüs kısmına ise makus dünya kupası talihinden ilham alarak Turner tablosundan fırlamış fırtınalara direnen bir yelkenli sahnesi eklense. Meksika Frida ile, İtalya  Da Vinci ile bu oluşuma katkıda bulunsa. Olmaz mı? Pek şahane olur.





Limits of Contol'deki suskun karakterimiz gibi Reina Sofia'dayım (Buradan bakabilirsiniz). Tıpkı onun gibi müze planına uzunca bakıyorum. Fakat onun tersine ilk durağı kübist ressam Juan Gris'in Violin'i değil Picasso'nun Guernica'sı. Beleş saatte girdim içeri ve sadece bir saatim var. Aynı duvarda Picasso ve Dali'yi görmek Madridlileri şaşırtmamıştır. Ne de olsa onlar Figo, Zidane ve Ronaldoyu aynı sahada izlediler. Duvarların Galaktikosu da bu olsa gerek. Benim gibi modern resimin kabesi bu müzeyi jet hızıyla gezerseniz Reina Sofia nasıldı diye soran bir arkadaşa ancak " Guernica da pek büyükmüş!" gibi bir cevap verebilirsiniz.

Müzeden çıkıyorum. Bembeyaz binalar. Real Madrid mi bembeyaz formasını bu binalardan almış, bu binalar mı beyaz duvarlarını Real Madrid'den. Tekrar Cibeles meydanından  geçiyorum. 2008 finali geliyor aklıma. Almanyayı yendiklerinde ne sevinmişlerdir bu çeşmenin başında. Daha geçen hafta Casillas Lizbon'dan getirmişti kupayı buraya.





 Sol meydanındaki ağaca saldıran ayı heykeli ne küçükmüş! bakışı attıktan sonra meşhur  churrosçuya  dalıyoruz. Chocolateria San Gines. Kerhane tatlısının bir gömlek altı  asrın hayalkırıklığı. Hemen arkamda gördüğüm "Maradona ve Christopher Lee bizim çurrosçuda!" fotosuyla hayalkırıklığım katlanıyor. 










Barselona'dayken Madrid deplasmanına geldiğinde çektirmiştir. Laf atan olmuş mudur acaba Maradona'ya! diye düşünüyorum. Churros tamam da çikolataya banarak yemek insanı bitiriyor. Yavanı lokmaya benziyor. Hamon Metin arasına peynir sıkıştırıp yiyormuş. Bence en verimli yeme şekli bu olsa gerek. Buradan çıkıyorum. Karşıdan karşıya geçiyorum. Büyük bir kapıdan içeri dalıyorum. Yine ispanyol formalı yaşlı bir dede. O ne! Plaza Mayör! Daire mi çizmişiz? Başladığımız yerdeyiz.




Hiç yorum yok :

Yorum Gönder