22 Temmuz 2014 Salı

Madrid:Kırmızı Şehir


Güne erken başlıyorum. Kahvaltının yanında göz gezdirmek için Marca gazetesi alıyorum. Hemen bahislere bakıyorum.  Artık bir şampiyonluk beklediğimiz Almanya'nın şampiyonluğuna bire altı veriyor. Kuzenime mesaj atıyorum. "Bana 20 tl bas'" diyorum. "Ben çoktan bastım" diyor. Gazete bugün şahane bir dünya kupası kitapçığı veriyor. Artık Türkiye'de böyle ekler verilmiyor diye hayıflanıyorum. Yan tarafta Panini'nin dünya kupası albümü gözüme ilişiyor. Euro 96'da 6 rus topçu ile Andeas Möller sticker'ını takas etmiştim.

Panini Euro 96

Möller'in İngiltere maçındaki sevinci

Möller ise Wembley'de, yarı finalin son penaltısında İngiltere ağlarını havalandırıp futbol tarihinin en provoke edici gol sevincini yaparak borcunu fazlasıyla ödüyordu. Kim demiş Almanların espri anlayışı yok diye. Sol meydanında dolanıyorum, çarşı pazar kızıla boyanmış. Duvarlarda milli takım faşizmi. Abartılı reklamlar. İlk gün kent bize ne kadar beyaz gözükmüşse bugün de bir o kadar kızıl. (Birinci Bölüm Madrid:Beyaz Şehir yazımıza buradan ulaşabilirsiniz)





Milli takım şaklabanlıklarından hızla sıyrılarak Sol meydanının hemen yanı başındaki Casa Labra'ya dalıyoruz. Buranın kroketleri ve tajada de bacalao dedikleri morina köftesi meşhur. Yanına el yapımı vermut, beyaz şarap veya  sherry söyleyebilirsiniz. Tezgaha her 15 dakikada bir sıcacık kroketlerden geliyor.


Tajada de bacalao dedikleri köfte 1.25, kroket ise 0.80 euro. 1860 yılından beri faaliyette olan mekanın tarihinde birçok önemli olay mevcut. İspanya sosyalist partisi (PSOE) 1879'da burada kurulmuş, ayrıca şair Lorca burayı pek severmiş. Köfteler Portekiz'de yediklerimizin yanına yaklaşamasa da fiyat/lezzet oranının düşüklüğü için bile gidilebilir.



Maça saatler kala Gran Via’nın hemen arkasındaki sıra sıra cintonik barlarının olduğu sokağa geliyoruz. Bu barlar Kapalıçarşı'da olsa yolun adı Cintonikçiler sokağı olurdu. Biraz vakitsiz gelmiş olacağız ki Almadovar’ın Broken Emrances filminde Tamar Navas karakterinin  DJlik yaptığı   Cock Bar'ı kapalı buluyoruz. Herkesin şiddetle tavsiye ettiği Del Diego ise boş ve pek karanlık. Gündüz vakti loş ortamda takılmaktan tiksindiğimden bir yanındaki Gin Club’a dalıyoruz



Bara oturuyorum. Masada envaiçeşit cin ve tonik kombinasyonunun olduğu içki menüsü. Her cinin menşei ve aromasına dair ayrıntılar. Barmen şık ve işini pek ciddi yapıyor. Yanımıza geliyor. Diğer alkolllü içkileri yok sayarak “Cintoniğiniz nasıl olsun? "diye soruyor. Balıkesir'de masanıza otomatikman ayran koyan lahmacuncu gibi size fazla seçim şansı bırakmayan mekanlara bayılıyorum.   


Burada Gin&tonik yerine gintonik deniliyor. Yeentonik şeklinde ağızda geveleyerek telaffuz ediyorlar. İspanyollar tıpkı yemekleri ve hayat tarzlarında olduğu gibi Gin&toniğin ismini  de sadeleştirmişler. Fakat yapılışı Kuzey Ege’nin izbe diskolarında içtiğimizden çok daha farklı. Bir kere ince uzun collins tipi bardak yerine balon bardaklar tercih edilmiş. Cine şarap muamalesi yapılmış. Balon bardak içinde onlarca aroma barındıran bu içkinin kokusunu daha rahat alınabilmesini sağlıyor. Türkiye’de aklınıza hiç bir kokteyl ismi gelmediğinde cintonik söylenir, 80’lere ait demode bir içkidir, genellikle emekli subayların içkisidir. İngilizler (veya Hollandalılar) cinin mucidi olabilir fakat İspanyollar bu içkiyi sanat mertebesine yükseltmiş.  


Ben, Barselona’nın güneyindeki  küçük bir balıkçı kasabasında üretilen Gin Mare’li kokteyli söylüyorum. Gin Mare içinde  ikonik Akdeniz aromaları barındırıyor. Kekik, biberiye, arbequina zeytini. Barmen, bardağı ağzına kadar buzla doldurulduktan sonra Cini jiggerla ölçmeden elle dolduruyor. Kalan kısım ise tonikle tamamlanıyor. Tonik köpürmesin diye  kaşığın üstünden bardağa dökülüyor. İçindeki aromayı daha da fazla ortaya çıkarsın diye biberiye ve limon kabuğuyla süsleniyor.


Eşim ise barmenin tavsiyesi ile Fransız üretimi G Vine ile hazırlanan kokteylden söylüyor. G Vine tipik cinlerin aksine tahıldan değil Cognac yöresinin üzümlerinden yapılıyor. Meyvemsi ve tadı sek içmeye de uygun. Hazırlanışı aynı olsa da süs olarak  siyah üzüm ve elma dilimleri kullanıyor. Tonik ile karışıtırılınca sonuç dehşete düşürürcesine mükemmel.



Tüm bu cinlerden etkilenip alışverişinizi free shopa bırakmayınız. Çünkü Madrid’deki free shop Avrupa'daki tüm şehirlerden daha fazla cin çeşidi barındırsa da  şehir merkezlerinde bulunan El Corte İngles’ın süpermarket reyonunun yanına bile yaklaşamıyor. El Corte İngles’deki onlarca cin çeşitinde aklınızı kaybetmemek için en başta cin barlarda farklı tadımlar yapıp kararınızı netleştirin



Akşam oluyor. Daha önce bahsetmiştim. Bugün büyük gün. Son şampiyonun kupadaki ilk maçı. Rakip Hollanda. İspanyollar gazlı. Tek dertleri forvette kim oynayacak.  Kendime maç izlemek için yer arayışına girdim. Marca’daki bir haber keyfimi getirdi. Bernabeu stadının yanına dev ekran kurulacakmış! Hemen metroya yöneliyorum. Merdivenlerden inerken fikir değiştiriyorum. İspanya gol yiyince en azından sevinebileceğim bir mekan olmalı. Tek tek barları dolaşıyorum. Hepsi basık ve içerisi gıcık İspanyollarla dolu. Maç başlıyor ve ben hala sokaklardayım


Tam umudum kesilirken Mayör meydanının hemen altında  World Needs Nata adlı mekanı görüyorum. Burası Portekiz’in meşhur natasını dünyaya duyurmaya çalışan bir zincir. Natanın dışında, bacalao köftesi gibi tipik Portekiz lezzetlerini ve porto, vinho verde gibi şarapları bulabilmek mümkün. 


Duvarda televizyon asılı. Maç yayını var. İşte bu harika. Önce bacalao köftesi ile soğuk bir vinho verde söylüyorum. Keyfim gıcır. Xabi Alonso’nun penaltı ile İspanya’yı öne geçirmesi bile canımı sıkmıyor.



İkinci  yarı bitmeden Hollanda eşitliği sağlıyor. Portekizli garsonla beraber  gizliden seviniyoruz. Masanın altından hareket çekiyorum. İkinci yarı fark iyice açılıyor bu yüzden menümü nata tatlısı ve porto şarabı olarak değiştiriyorum. Maç bitiminde İspanya tarihi farkla 5-1 yenilirken ben de Hollanda'nın her golünde yediğim natalar yüzünden karın ağrısıyla masadan kalkıyorum.


Sokağa çıkıyorum. Gururlu İspanyollar çoktan maçı unutmuş. Sanki Sol meydanına her Fener mağlubiyetinden sonra “ben futbolla ilgilenmiyorum ki” moduna giren cimbomlulardan düzinelerce serpiştirilmiş. Ertesi gün ilk iş olarak yeniden Marca gazetesi alıyorum. Fotospor'un  absürt başlıklarıyla büyüyen ben,  Köpekler!, Milyarlık eşşekler! gibi skandal başlık beklerken sağduyulu (Türkiye'ye göre) manşetlerle hayal kırıklığına uğruyorum.





Hiç yorum yok :

Yorum Gönder