5 Eylül 2014 Cuma

Amsterdam Lezzet Turu 2


Bu aralar bazı gezi bloglarında, insanların dillerinde “şehri yerlisi gibi  yaşamak” lafı dolanıp duruyor. Turist duygusundan sıyrılıp oranın halkı gibi hissetmeye, yemeye, eğlenmeye ant içmiş bir ekolden bahsediyorum. Bu saçma fikiri İstanbul’a uyarlarsak. Sabahın 7 sinde kalkıp metrobüsle Beylikdüzü’nden  Mecidiyeköy’e sıkış tepiş ve ayakta yol alıp, akabinde viyadük ve kornaların arasında simit fırınında simidini jet hızla yutup işyerine varmanız gerekiyor. İşyerinde müdürden aldığınız izin ile Ziraat Bankası'na gidip para yatırmanız, veya İGDAŞ’a gidip doğalgazınızı açtırmanız gerekiyor.

Bir yere üç dört günlüğüne tatile gidip, lokal tarzda yaşamaya çalışmak düpedüz hastalıktır. Aşağılık kompleksidir. Mesela Amsterdam’da geçirdiğimiz yarım  günü appeltaart, herring,  surinam yemeği,  arada bir ton likör ve bira tüketerek geçirdik (bir önceki yazımızda görebilirsiniz). Şehrin yerlisi, belki bu ürünlerden sadece birini tüketse bile, yarım günde aynı şeyleri yapması pek mümkün değildir. Örneği İstanbul’a uyarlarsak; aynı gün içinde balık ekmek, çiğ köfte ve kebap yiyen akabinde pek turistik boğaz turuna katılan, gece de Beyoğlu’na akan bir turisti kınayamayız.
İnsanların  turist-lokal takıntısını çok iyi bilen, kaldığım evin sahibi, turist gibi gözükmemek için beni logosuz bisikletler kiralayan dükkana yönlendirdi.
Ben ise üzerinde kocaman “yellow bike” yazan, turist olduğumu beşyüz metre öteden belli eden sapsarı bir bisiklet kiraladım. Logosuz bisiklete binsem de kara tenim, 1,73 lük boyum (istastistiğe göre hollandalılar dünyanın en uzun boylu insanlarıymış) yabancı olduğumu zaten dünya aleme duyuracaktı.


Not: Yukarıda şehrin yerlisi gibi yaşamaya çalışan mutsuz insanları eleştirirken İstanbul’a tatile gelip Sultanahmet, göbek dansı, Kumkapı’da rakı üçgeninden çıkamayan turistler gibi de olun demiyorum. Ama “hamam çok turisitik bir konsept yeaaaa” deyip de hamama gitmemek İstanbul’u İstanbul yapan en önemli unsuru ıskalamak demektir.




Amsterdam. İkinci gün

Tıpkı bir önceki yazımda bahsettiğim elmalı tartta olduğu gibi  Hollandalılar pancake meselesine de Amerikalılardan farklı bir yaklaşım sergilemişler. Hollandalı pancake(pannenkoek)  ana malzeme olarak Amerikan kuzenine benzese de, diğer yönlerden bir hayli farklı. Amerikan versiyonunda krepler daha küçük ve kat kat olurken burada daha büyük ve tek kat. Ayrıca Hollanda versiyonu sadece maple şurubu ve pudra şekeri ile değil, bacon, elma veya envaiçeşit peynir ile birlikte sunulabiliyor. Bu sayede sadece kahvaltı yemeği olmaktan uzaklaşmış. Hatta bazı pancake dükkanları öğlen 12 den sonra açılıp kahvaltı meselesini tamamen pas geçmişler.



Sabah kahvaltısında Pancakes! adlı mekana uğruyorum. Önünde uzun bir kuyruk var. Yarım saat sonra sıra geliyor. Eşim elma, limon, camembert peynirli; ben ise bacon, biber ve mantarlı pancake söylüyorum. Krep kısmı, unundan olsa gerek sade bile rahatça yenilebilecek kadar lezzetli. Sonradan garsondan tüm unların Hoofddorp yakınlarındaki klasik Hollanda yeldeğirmenlerinde öğütüldüğünü ve katkı maddesi bulunmadığını öğreniyorum. Eşim peyniri çok aromalı bulduğundan çok fazla beğenmiyor (aslında sadece elmalı söyleyip tarçın ve pudra ile lezzetlendirmek daha mantıklı). Benimki ise kahvaltı için ideal. Baconın kıtırlığı ile krebin yumuşaklığı şahane kontrast yaratmış. Menüde dünyadan krep seçkileri de mevcut. Hatta Türk pancake olarak tanıtılan mücver de var.

Uzun kuyruklar

Menüde ayrıca poffertjes dedikleri küçük pancakeler bulunuyor. Burada yemedim. Ama geçen yazımda bahsettiğim Albert Cuyp markette veya şehir merkezindeki bit pazarında (ben burada denedim) bunu yapa birilerine denk gelebilirsiniz. Standart krepten farklı olarak  pofferjes  yapılırken mayalı hamur kullanılıyor.  Bu yüzden de güzelce kabarıyor ve  daha  pofuduk bir görünüme sahip oluyor. Üzerine bolca pudra şekeri (veya nutella) ve bir parça katı tereyağı ekleniyor. Öğün olarak yenmese bile akşam atıştırmalığı için ideal. Türkiye’de denense çok tutacağından eminim.




Akşam yemeği vakti.  İlk gün Surinam yemeklerine dadanmıştık. Sırada başka bir sömürge mutfağı var. Amsterdam çoğunlukla, Endonezya'nın dışında en iyi Endonezya yemeğinin yapıldığı yer olarak anılır. Niyetimiz bizdeki çilingir sofrasının muadili olan rijsttafel (rice table)'dan denemek. Daha önce emir kiplerinde bahsettiğim, Micheal Krondl'un Lezzet Fetihleri kitabında rijstafel'in hikayesini şöyle aktarmış:

Resim yazısı ekle
1880'lerde rijsttafel(Kaynak:Wikipedia)
Hollandalılar füzyon mutfağıyla birçoklarının daha erken, yeni bağımsız olan Endonezya'dan kovuldukları 1950'li yıllarda tanıştılar. Sömürge döneminde Baharat Adaları'nda öğrendikleri lezzetlerle geri dönenler daima olmuştur, ancak bu 1950'lerde yaşanan akınla kıyaslanacak derecede değildi. O dönem yaklaşık üç yüz bin mültelc beraberinde çok az eşyayla Hollanda'ya gelmişti. Bavullarına, küskünlük ve vatan özlemiyle beraber rijsttaffel adını evrdikleri gösterişli bir yemek mönüsünü de tıkıştırmışlardı.  

Batı Java'da çilingir sofrası kuran Hollandalı bir aile(1936)

Rijsttaffel, Bali, Cava, Sumatra ve diğer Endonezya adalarının yemeklerinin muazzam  bir büfede bir araya getirildiği, sömürge mutfak kültürünün tuhaf bir icadıdır. Fikir az çok Endonezya  düğünlerindeki mükellef sofralara dayanmaktadır, gerçi sonradan varlıklı kolonyal hanelerde bu  her gün hazırlanır hale gelmişti. Aşçılar ağırlıklı olarak  Çinliydi  ki bu da sadece lezzeti değil kullanılan malzemeleri de etkiliyordu. Bilhassa ilk ortaya çıkışında Müslüman ziyafeti olan mönüye bol miktarda domuz eti eklemişlerdi. İster satay gibi şişte olsun, ister babi ricah gibi baharatlı yahni şeklinde, her çeşit et bu ziyafetin odağı olmuştu.


Ortada sate lilit (Bali usulü ızgara balık)



Singel kanalının yanıbaşında kurulan bloemenmarkt-çiçek pazarı’nın içinden kıvrılarak ilerliyoruz. Lale soğanları, bahçe malzemeleri ve  envaiçeşit çiçek satılıyor bu pazarda. Yolun üzerinde Sampurna adındaki bir Endonezya restoranına dalıyorum. (Aslında ilk tercihim herkesin tavsiye ettiği  şehrin kuzeyindeki Blauw adlı restorandı.)

Ortada daging blado, sağda sate kambing (keçi şiş)


Şehrin en tursitik ve en kalabalık yerlerinden Çiçek pazarında yemek yemek Mısır Çarşısında döner yemek gibi kulağa turistik gelebilir fakat Sampurna ile ilgili birçok olumlu eleştiri duyduğumdan önyargılı yaklaşmıyorum. Dışarıda yemeye meraklıysanız, Çiçek pazarı çok kalabalık olduğunda öğlenleyin buraya uğramanızı tavsiye etmem. Yoldan geçenler şatafatlı sofranıza bakacaktır. Utanırsınız. Garson sipariş alırken yemekler baharatlı mı olsun diye soruyor. Biz de tabiki  evet karşılığını veriyoruz. Rijsttafel söylüyoruz. Sırayla dadanıyoruz.


Sate lilit: Bali usulü ızgara balık. Kıyma haline getirilmiş balık limonotuna sarılıp ızgarada pişiriliyor. Limonotu herşeye yakıştığı gibi buna da pek uymuş.

sate lilit
Daging blado: Binbir baharat ile çeşnilenmiş kızarmış biftek parçaları. Bayıldım.
Sate kambing: Bol soslu keçi şiş. Bira ile leblebi gibi gidiyor
İkan Bali: Bol soslu Bali usulü balık. Gecenin yıldızlarından. Yumuşacık ve yoğun aromalı

Lumpia ikan
Lumpia ikan: İşte sofranın gerçek kahramanı. Yağda kızartılmış balıklı börek. Yanında iste fıstıklı ve acılı sos. Eşim kadar etkileniyor ki ki ertesi gün tekrar buraya, sadece lumpia ikandan yemek için tekrar geliyor.  İçecek olarak yoğun baharatı bir nebze olsun hafifletmek için Endonezya’nın popüler birası Bintang söylüyoruz.


15 çeşit yemek hepsi bizdeki mezede olduğu gibi küçük tabaklarda geliyor. Et yemekleri ise küçük bir ısıtıcının üzerine koyularak servis ediliyor. Benim seçtiğim en büyük boy (adı celebes Rijsttafel) tadım menüsünün fiyatı 34,50 avroydu. Vejeteryan menü ise 27,50 avro.


Ayaküstü tatlı demişken Albert Cuyp market’te satılan stroopwafel dedikleri şahane lezzeti anlatmamak da olmaz. Stroopwafel migroslarda sıkça rasladığımız içi karamelli yuvarlak gofret benzeri tatlı (tam olarak derdimi anlatamadım. O yüzden aşağıdaki fotosuna bakınız. Hemen anlayacaksınız). Ben karameli çok sevmediğim için migrosgillerdeki versiyonlarını ağzıma pek sürmem. Bu yüzden de ilk gördüğümde pek prim vermedim. Fakat kaldığımız evin sahibi masanın üzerinde bir poşet küçük boy stroopwafel bıraktığında sırf beleş olduğu için hemen dişledim. Yediğim şeyin Türkiye’deki bayat gofretle alakası yoktu. Evimiz Albert Kuyp markete yakın olduğundan sabah koşar adımla bunu yapan herifi buldum.  



Usta, waffle makinesinde taze olarak hazırladığı iki dilim ince waffle’ın arasına bal kıvamında şurubu spatula yardımıyla güzelce yayıyor. Sonra tekrar makinada presliyor. Dilerseniz bir tarafını nutella ile sosluyor. Sonuç mükemmel. Sıcacık. Dışı gevrek, içi yapışkan.  Üstelik hazır versiyonları gibi midene oturmuyor. Aç karnına yememe rağmen zerre rahatsızlık duymadım. Tanesi 1,5 euro. Dilerseniz süpermarketlerde satılan küçük versiyonlarından paket halinde de satın alabilirsiniz.


3 yorum :

  1. giriş bölümündeki muhteşem manifestodan milyonlarca bastırıp tüm şehre yaysak ne güzel olur. turist olmak ne zaman ayıp ve saklanması gereken bir durum oldu? iki günlüğüne gidilen gezide hiçbir önemli yeri görmeden, yöresel lezzetleri tatmadan sadece şehrin sokaklarında kaybolup zar zor bulunan küçük bir yerde kahve içerek bütün günü geçirmek saçmalığının sonu hiç gelmeyecek mi?

    YanıtlaSil