5 Ekim 2014 Pazar

Kurmaca Hikaye: Amsterdam Lezzet Turu 3


Kardeş bloğumuz Newspaperloversclub'a havalı bir gazeteli foto çekmek için sabah ilk iş bayiden De Telegraaf alıyorum. Akabinde kahvehane sanarak içeri girdiğim dükkanda, raflarda tek dal sigara satıldığını görünce duygulanıyorum. Balıkesir'deki çocukluğuma gidiyorum bir an. Dalının 3 yuroya satıldığını görünce ise "memleketimin gözünü seveyim" diyorum. "Fakat allah var, bizdekilerin iki üç katı büyüklükte bu hormonlu sigaralar" diye kendimi teselli ediyorum. Madem tabelada kahve yazıyor, hazır gazete de almışken kahve keyfi yapayım  diyorum. Gözlerim spor sayfasını arıyor. Bol j'li Felemenkçeden bir bok anlamayınca, kahve içerken bari kahvaltımı geçiştireyim düşüncesiyle garsona  "Yiyecek ne var? diye sesleniyorum. "kek var poğaça var" diyor garson hazretleri. "Lan poğaça bu coğrafyaya nasıl gelmiş?" sorusu ancak dönüş yolunda uçaktayken aklıma geliveriyor. "Kek" lütfen diyorum kibar bir edayla. Karnım acıkmış. Tadı bir garip olsa da otuz saniyede keki yutup, kahveyi hüpletiyorum. Yemekten sonra ise zevk sigarasını yakıyorum. Tütünü çok sert bu zıkkımın. Adıyaman tütününü donunda sallar. Güç bela bir sigarayı  zorla bitiriyorum. Elim tekrar gazeteye gidiyor. Sıkıcı Hollanda ligi dedikodularından sonra gazete manşetine bakayım diyorum (evet ben de gazeteyi arka sayfadan okuyan yavşak insan grubundanım). Manşette  "tijger ontsnapt uit de dierentuin"*  gibilerinden birşey yazıyor. Altta ise kocaman bir kaplan resmi. "İşte Felemenkçe bu!" diye diye gülümsüyorum. "Tiger kelimesine j'yi ekleyiver!"(formüle edersek (Almanca+İngilizce/2)+j harfi). Kaplanlara hayran olmama rağmen "yine bir hayvanat bahçesinde doğan bebe kaplan hikayesidir" diye önemsemiyorum. "Ah şu yavşak avrupalılar. Yeni doğan kaplan haberini bile manşete taşıyabiliyorlar"


Sokaklarda boş boş dolanıyorum. Kahvaltı yapalı yarım saat olmasına rağmen  kurt gibi acıkıyorum. Uykum geliyor. Voldelpark'ta giriyorum. Yürü yürü bitmiyor. Şehrin içinde devasa bir orman. Ortalıkta benden başka kimse yok. Yarım saat şekerleme yapıyorum. Gözlerimi açtığımda çalılıkların arasında bir hışırtı duyuyorum. Hışırtı hırıltıya dönüşüyor.  Ev kedisinin gıdısını okşadığınızda çıkan sesi yüzle çarpın. Fakat işitsel olarak  yapılan yüzle çarpma işlemi, görsel olarak da tekrar ediyor. Karşımda devasa bir ev kedisi duruyor. Hayır hayır bu besili bir ev kedisi olamaz. Düpedüz vaşak bu. Fakat kedigil bana doğru yavaşça yaklaştıkça korkunç gerçekle yüzleşiyorum. Yırtıcıların en azmanı, en uğursuzu ve en güzeli bu. Panthera tigris! Düpedüz kaplan! Rüyada mıyım diye kendime tokat atmıyorum. Gözlerimi ovuşturup, dudaklarımı ısırmıyorum. Çünkü rüyada olduğumdan eminim. Avrupa'nın göbeğinde bana doğru yaklaşan bir kaplan. Çok güzel bir rüyanın ortasında uyandığınızda tekrar gözlerinizi kapayıp, götünüzden rüyanın devamını kafanızda doldurmaya çalışırsınız. Ben de aynı yolu deniyorum. Karnım aç olsa da kafamın içinde beş kilo beton var. Çabucak uykuya dalacağımdan eminim. Bana yaklaşan kaplanı düşlüyorum. Voldelpark yerine  Hindistan cangıllarındayım. O esnada suratımda bir ıslaklık hissediyorum. Şahane rüyamdam tekrar uyanıyorum. Gözümü açtığımda, Amerikan filmlerindeki gibi gözlerimi ovuşturmak zorunda kalıyorum. Karşımda tüm haşmetiyle kusursuz bir Bengal Kaplanı. Bu ne güzellik! Kavuniçi tüylerini dikine kesen siyah çizgileri, yanaklarından süzülen beyaz tüyleri. Ya o bal rengi kocaman gözlerine ne demeli. Normalde pek korkak olsam da, üzerimde gereksiz bir rahatlık var. Adıyaman tütününün etkisinden olsa gerek diye düşünüyorum. Bu gereksiz rahatlık, uykulu ruh halinin de verdiği aptallıkla cesarete dönüşüyor. Kaplanı evdeki kedim Ebru'yu sevdiğim gibi seviyorum. Boynunun altını kaşıyorum. Kulağına masaj yapıyorum. Ensesini hamur gibi yoğuruyorum. Bu aksiyonlardan sonra Ebru nasıl mayışıyorsa, kaplan kardeşimiz de öyle gevşiyor. Yana doğru yatıyor. Bembeyaz karnını okşuyorum, kaşıyorum. Yumuşacık tüylerini görünce kafamı karnına dayayıp tekrar dalıveriyorum.. Bu sefer beynimin içi bomboş. Rüya görmeden saatlerce uyuyorum. Derinlerde polis sireni ilişiyor kulağıma, akabinde kafam yere pat diye çarpıyor. Kaplanın yumuşacık gövdesinden çimenlerin ıslak ve sert zeminine geçince uyanıveriyorum. Sirenlerin sesi giderek artıyor. Gözlerimi açıyorum. Ortalıkta ne bir kaplan, ne bir tekir var. Gölde yüzen ördeklerin dışındaki tek canlı, gürültülü sirenin içinden çıkan yavşak Hollanda polisi. Üstelik benim olduğum tarafa doğru koşuyorlar. Amsterdam'da işlediğim kabahatler  film gibi gözlerimin önünden geçiyor. Metroya beleş bindim! Red Light'ı gereğinden uzun dolaştım (ki bu kabahat bile sayılmaz), kağıt çöp kutusuna şişe, şişe çöp kutusuna kağıt attım. Fakat bunların hiçbiri bu yaygaraya değecek cinsten değil. En azından Türkiye'de. O anda Kanada'da bahçesindeki karları süpürmediğinden hapis cezası alan adam aklıma geliyor. Hapı yuttum diyorum içimden. Esmerim. Müslümanım. Geceyarısı Ekspresi'nin Hollanda versiyonunu mu yaşayacaktım. Üzerime koşarak gelen bu kahpe polis de neyin nesiydi. Tüm uykum, gevşekliğim bir anda duman olup uçuyor. Yavşak polis yanımdan teğet geçerek ormana dalıveriyor. Derin bir oh çekiyorum. Lisede parmağını bana doğru uzatıp, arkamdaki arkadaşımı kasteden edebiyat hocası aklıma geliyor. "Artık dünyanın en zor sorusunu sorsa da umrumda  değil" diye düşünürdüm. Gelsin mecazı mürseller, fecri atılar. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın. Bundan sonra ormanın içinde patlayan silah sesleri ve  bağrışmalar beni zerre kadar ilgilendirmiyor. Kaplan gibi açım diyorum kendi kendime. Kaplan! diyorum tekrar. Bugünün şerefine Hint veyahut Güneydoğu Asya yemeği yemeliyim. Demirel'in dediği gibi "Sibirya mutfağı vardı da biz mi yemedik".


Yön kavramım altüst olmuş durumda. Tamamen içgüdülerimle yürüyorum. Kokluyorum, kulak veriyorum, gözlüyorum.. Nedendir bilinmez güdülerim beni Red Light'ın göbeğine götürüyor. Zeedijk caddesindeyim. Amsterdam'ın Little China'sı, Little Saigon'undayız. Sağlı sollu Çin, Vietnam, Hint, Japon, Malezya lokantaları. Sanki Blade Runner film setindeyiz. Ortalık duman, ızgara cızırtsı, egzotik kokulardan geçilmiyor. Rick Deckard kahverengi pardesüsüyle yanımdan geçse kendimi çimdiklemeyeceğim. Ne de olsa Avrupa'nın orta yerinde kaplanla öpüşmüş adamım.


Sağ tarafta Bird adlı Tayland restoranına giriyorum. İçeri daldığım anda ızgaradan gelen duman yüzüme vuruveriyor. Tom yam pla adında mantarlı balıklı çorba söylüyorum. Bol kişnişli. Çimlerde uzandığım için üşüyen kemiklerime pek iyi geliyor. Akabinde sebzeli spring rolls söylüyorum. Bir gün önce Malezya restoranında yediğimin yanına yaklaşamasa da yine afiyetle yutuyorum. En azından çok daha ucuz.



Günün yıldızı ise tavuk ve tofulu kızartma noodle. Porsiyonu bol, üstelik Türkiye'deki vasat Thai restoranının yarı fiyatına. Yanına gelen Tayland birası Chang ise tadıyla olmasa da  fil temalı logosuyla keyfimizi getiriyor. Kafamı kaldırıyorum. Tepeye asılı tüplü televizyonda tipik bir Amsterdam köprüsünde pusu kuran kaplan videosu dönerek oynuyor. İki saniyelik görüntü yavaşlatılarak sündürdükçe sündürülüyor. Yemekte kalan aklım tekrar başıma geliyor. 



Bugün parkta hayal meyal gördüğüm kaplan değil mi bu? Barda televizyon izlerken kendini televizyonda gören Amerikan suçlusu misali kafamı öne eğip hesabı ödüyorum. Tanınmamak için paltomun yakasını Erik Cantona misali dikleştiriyorum. Koşar adım  lokantadan çıkarken tam karşıda ışıltılı bir tabelada Little Saigon yazısını görüyorum.


Hemen içeri dalıyorum. Nedendir bilinmez acelem var. Menüdeki envaiçeşit yemeğe iç geçirerek "en hızlı neyi yapabilirsin?"diye soruyorum garsona Amerikalı dedektif edasıyla. Vietnamlı garson kocaman ekmek arasına doluşturulmuş yeşillik fotosunu göstererek "Bahn Mi!" diye cevap veriyor. Beklerken tezgahta hazırlanan taze spring rollara gözüm ilişiyor. Pirinç kağıdına sarılı noodle, karides ve bilimum yeşillik. Bir porsiyon istiyorum. Vakit rahat geçsin diye. Yanına gelen sosa batırıp midye dolma misali otuz saniyede tüketiyorum hepsini. Arka taraftaki aşçı benim bahn mi'yi hazırlıyor. Bourdain'in Vietnam'da yediği sandviçlerden değil mi bu? Fransız kolonyalizminin simgesi baget ekmeğinin arasına koskoca Vietnam mutfağının sıkıştırılmış hali. Zencefil sosta pişmiş biftek, kişniş, limonotu, (bu zıkkıma o kadar bayılıyorum ki ertesi gün Puccini adlı çikolatacıda limonotlu çikolata yiyorum.Ve çikolata limonotu kombinasyonunu şaşırtıcı derecede başarılı buluyorum) turp ve havuç turşusu. Sonuç enfes olacak belli. Paket olsun diyorum garsona. Acelem var.


Yukarıda asılı tüplü televizyonda(yine mi?), flaş haber olarak verilen "Amsterdam kanallarında yüzen kaplan" haberini görüyorum. Akabinde sanki suç işlemiş gibi panikle hesabı ödüyorum. Alüminyum folyoya sarılı sandviçi alıp üstü kalsın diyerek dükkanı terkediyorum. Sağlı sollu neon ışıkları ve uzakdoğu yemeklerinin dumanları arasında Red Light boyunca koşturuyorum. Sarhoş İngilizlere çarparak hızla ilerliyorum. Kendimi  Deckard'dan kaçan android gibi hissediyorum. Tekrar bir parka varıyorum. Bu sefer hava karanlık. Sandviçimi açıyorum. Mis gibi limonotu ve biftek kokusu burnuma geliyor. Büyük bir ısırık alıyorum. Kendimden geçiyorum. Gözlerimi yumuyorum. Kafamdaki beton hissi hala devam ediyor. Cırcır böcekleri seslerini bir anda kestiğinde tekrar gözümü açıyorum. Zifiri karanlıkta iki tane parlak göz bana doğru bakıyor. Derinden bir hırıltı geliyor. Sabah Voldelpark'ta duyduğum hırıltının aynısı bu. Bahn mi'nin içindeki biftekleri seçerek avucumda biriktiriyorum. Karanlıktaki gözlere doğu yöneliyorum. Avucumu hırıltıya doğru uzatıyorum. Küçükken atlara küp şeker verirkenki kaşıntının aynısını hissediyorum. Karşımdaki yaratık zımpara gibi diliyle  nemli Vietnam bifteğinin sosunu yalıyor öncelikle. Sonra hızlıca yutuyor tümünü. Başını okşuyorum. Kulaklarını kaşıyorum. Hırıltısı daha artıyor. Traktör sesini andırıyor. On dakika böyle devam ediyor. Bu arada parkta in cin top oynuyor. Ortam zifiri karanlık.Yavşak polislerin sirenlerinden eser yok. Mahlukat usulca uzaklaşıyor ve gözden kayboluyor. Uzun bir günün yorgunluğuyla çimlere uzanıyorum. Cırcır böcekleri tekrar ötmeye başlıyor. Bu sesin yarattığı ninni etkisiyle saatlerce deliksiz  uyuyorum.


Not: Ertesi gün, Newspaperloverclub için aldığım gazeteyle ne yaptığımı hatırlamadığımdan, gazete almak için yolda gördüğüm bir kitapçıya dalıverdim. Kitapçının baş köşesinde ise Bahn Mi Handbook adlı bir kitaba denk geldim. Dünkü şahane sandviçten sonra düşünmeden aldım.Vietnam sokaklarında sadece biftekli değil, domuz pastırmalı, ciğer ezmeli, tavuklu veya vejetaryen olarak envaiçeşidi satılıyor. İşte bu kitapta tüm bahn mi çeşitliliğini yapılışlarıyla beraber görebilirsiniz.tavsiye ederim.


*Kaplan hayvanat bahçesinden kaçtı.

5 yorum :

  1. Çok eğlenceli olmuş. Bayıldım.

    YanıtlaSil
  2. Singha bira Chang'a göre çok daha lezzetlidir, keşke Singha içseymişsiniz (eğer vardıysa). Ayrıca Singha bardağına Chang doldurmak kavga sebebidir :)

    YanıtlaSil
  3. 😊😊 singha yoktu ama bardak meselesini ben yeni farkediyorum.

    YanıtlaSil
  4. caddede iki tane Bird var. Biri restorant, diğeri ayaküstü yeme mekanı. İkisi de gerçekten çok güzeldir. Hatta Tayland'da yediğim yemeklerden bile daha güzeldir. Fiyatı uygundur.

    YanıtlaSil
  5. Neymiş "Adıyaman tütününe dikkat etmek lazımmış" adamı yedirir de yedirir

    YanıtlaSil