20 Kasım 2014 Perşembe

Koşu Temalı Kitaplar: İlk Bölüm



Muhtemelen 15-16 yaşlarımdayım. Dinamit gibiyim. Her an birilerini ağır şakalarımla mahvedebilirim. Ya da “ahh biri bana şaka yapsa da elli mislinde intikamını alsam” diye düşünüyorum. Elimde simit ve Hisar ayranıyla okul bahçesinde pusudayım. Uzaktan sınıf arkadaşım bana gülümsüyor. Durduk yere gülümsemez bu herif diye düşünerek cevap vermiyorum. Kafamı basket oynayan çocuklara çeviriyorum.Sevmiyorum şu basketçi züppeleri. Ellerindeki futbol topuyla normalinden çok daha kısa potalara smaç vurarak gaza geliyorlar. Karşı sahadaki yeni yetmeler ise basket topuyla futbol oynuyor. Futbol topuyla basket, basket topuyla futbol. Ne boktan bir okul bu!  Birkaç saniye sonra suratıma pattt diye bir cisim çarpıyor. Soğuk havada yüzünüze çarpan topun acısı üç kat daha fazladır. Elimdeki ayranın çoğu ceketime dökülmüş. Kafamı kaldırıyorum. Arkadaşım koşarak kaçmaya başlıyor. İntikam alacağımdan o kadar emin ki. Şişenin dibinde kalan son ayranı fondip yapıyorum.. Ağzım tamamen ayran dolu koşmaya başlıyorum. Kısa zamanda aradaki mesafeyi azaltıyorum. Fakat arkadaşım topu kaptırmamaya çalışan yeteneksiz sağ bek tripleriyle sağa sola zigzaglar çizerek beni yanıltmaya çalışıyor. Okulun ön bahçesindeki kamelyaların olduğu bölgeye geliyoruz. Tüm ahali ceylanla çitanın kovalamacasını tv de izler gibi bizi izliyor. Ağzım ayranla dolu olduğundan sadece burundan nefes alabiliyorum. Yoruldukça işim daha da güçleşiyor. Fakat hızlı koştuğum gibi dayanıklıyım da. Eninde sonunda pes edecek diyorum. Arkadaş güruhunun arasından geçiyoruz. Kimi hadi Okan yakala şunu derken, kimi çelme takmaya çalışıyor. Zıplayarak çelmelerden kurtuluyorum. Artık nefes almakta o kadar zorlanıyorum ki burnum fazla mesai yapmaktan piston gibi sesler çıkarıyor. Bir saniye önce delikleri kocamanken ardından birbirine yapışıyor. Ağzımı açmak istiyorum. Şöyle derin bir nefes. Ama az kaldı. Rakibimin kalın ensesi  değme mesafesinde. Elimi uzatıyorum. Ceketinden çekiştirip ağzımdaki ayranı tüm kıyafetine boşaltıyorum. “İntikam” diyorum içimden. Dünyadaki zevklerin en güzeli.

16 yaşındayken fırtına gibi koşmama rağmen bundan üç sene öncesinde nasıl koşulacağına dair en ufak bir fikrim dahi yoktu. Hatta kendimi yavaş koşan biri olarak tanımlardım. Mahallemizin spor elçisi Tonguç abi ve arkadaşları, biz ilkokuldayken gaza gelip olimpiyat düzenlemişti.  Küçükler kategorisinde site etrafında üç turdan oluşan mini maratonda birinci gelmiştim.* Ama yarışa katılan kişi sayısı üç olduğundan o yaşta bile bunu başarı saymamıştım. Olimpiyatın diğer branşlarında dev taşları fırlattığımız gülle atmada ve inşaatın önündeki kum tepelerinde yaptığımız uzun atlamada pek başarısız olmuştum.

*(Büyükler maratonunda ise öndeki yarışçının tökezleyerek yolun kenarında duran karpuzların üzerine düşmesiyle zincirleme bir kaza yaşanmıştı. Olay benim de katkımla abartılarak yıllar yılı anlatıldı.)


Bir gece balkonda karpuz yerken aşağıda hız alıştırması yapan Tonguç abiyi gördüm. Kısa mesafede yavaşça koşuya başlayıp sonlara doğru hızlanıyordu. Belki bir saat sadece bu şekilde devam etti. Ertesi gün antremana başlarken yanına indim. Yaptığı hareketleri taklit ettim. Videoya çektiği 91 ve 93 dünya şampiyonası 100 metre final maçlarını defalarca izledim. Tıpkı  Linford Christie gibi dizlerimi kaldırarak koşmaya çalıştım, ellerimi onun tuttuğu açıyla kaldırdım. Ve sonra yavaş yavaş değil, bir anda hızlı koşmaya başladım. Üstüne ergenlik sayesinde kolumun bacağımın bir anda uzaması gelince, hızım bir yıl içerisinde katlanarak arttı. Bu sportif “evreka” anına ilk defa şahit olmuyordum.

İlkokula gidiyorum. Önder adında bir sınıf arkadaşım var. Biz beden eğitiminde top oynarken o kızlarla dolaşıyor. Bir zaman sonra televizyonda Flash isimli dizi gösterime giriyor. Flash’ın en büyük özelliği aşırı hızlı olması. Öyle ki saniyeler içinde şehrin bir ucundan diğer ucuna gidiyor. Önder bu diziden o kadar etkileniyor ki birden koşma arzusuyla doluyor. Çok hızlı koşmak istiyor. Koşuyor da. Tıpkı Forrest Gump gibi birden şahlanıveriyor. Eve koşarak gidiyor. Bakkaldan elinde poşetle koşarak dönüyor. Yakalamaç oyununun bokunu çıkarıyor. Sürekli ya kaçıyor ya kovalıyor. Koş Önder Koş!  Futbola başlıyor. Hatta başarılı olup Balıkesirspor’a kadar yükseliyor.



Fakat şans eseri içindeki koşucuyu keşfedenlerin bir listesi olsa, tepede kesinlikle büyük Çekoslovak atlet Emil Zatopek yer alır. Jean Echenoz, Koşmak adlı kitabında 48 ve 52 Olimpiyatlarının beş ve on bin metre şampiyonu Çek lokomotifinin hüzünlü hayat hikayesini kaleme almıştır. Yazar, Emil'in ayakkabı fabrikasından şans eseri Olimpiyat şampiyonu oluşunu, akabinde Komünist Parti'nin gözünden düşüp, uranyum madenlerinde çalıştırılışını, çöpçü yapılışını hüzünlü fakat bir o kadar da enfes bir dille anlatır. Mesela Emil'in emir üzerine istemeye istemeye katıldığı ilk yarışını şöyle aktarmış:


İşte böylece, Emil'in katıldığı ilk yarış, dokuz kilometrelik bir koşu oluyor. Brno'daki Wehrmacht(Hitler dönemi Alman ordusuna verilen isim) tarafından düzenlenmiş bu yarışta atletik, diri, küstah, kusursuz biçimde donanımlı, hepsi de übermensch tarzında birbirinin aynı Alman koşucu takımıyla, açlıktan kadidi, hırpani bir Çek güruhu karşılaşıyor; bunlar paçalı don giymiş şaşkın bakışlı köylü delikanlılar ya da kirli sakallı amatör futbolcu bozuntuları. Emil bu yarışmaya güle oynaya katılmıyor, ama ciddi bir çocuk o, kendini yarışa veriyor, elinden geleni yapıyor. Farkında olmadan ve Arileri fazlasıyla kızdırarak ikinci gelince yerel kulübün  bir antrenörü onunla ilgileniyor. Tuhaf koşuyorsun, ama fena koşmuyorsun diyor ona. Gerçekten tuhaf koşuyorsun yahu, diye ısrarla vurguluyor inanmamış bir ifadeyle, ama yani, fena koşmuyorsun. Bu iki cümleden Emil sadece ikincisini duyup  işitiyor dalgın dalgın. Arkadaşları, tuhaf  da olsa  fena koşmadığını tespit edince, yine gelmesini ve onlarla birlikte koşmasını istiyorlar, o ise reddediyor Koşmayı seviyor, tıpkı zaman zaman bizim gibi, ama o kadar işte.

Zatopek koşarken çirkin bir yüz ifadesine bürünmekle ünlüydü. 

Devamı gelecek....

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder