28 Ocak 2014 Salı

If! İstanbul 2014

Bağımsız Film Festivali deyince aklımda üç imge oluşuyor. Siyah poşet içi gibi kokan Fitaş salonları, karın en fırtınalı yaşandığı sevimsiz İstanbul şubatı ve şubat tatilindeki ergenleri tavlayabilme adına, If ile aynı dönem gösterime giren Recep İvedik filmleri. Kar çığırtkanlarının tahminleri tutarsa bu sene üç imgeyi de doyasıya yaşayacağız. Sizin için seçtiklerimize gelmeden önce kısa bir eleştiri yapalım. Organizasyonun Beyoğlu'ndaki gösterimler için Fitaş'ta diretmesinin amacı var mıdır? Atlas ve Beyoğlu salonları, Fitaş'tan daha fazla mı bedel istemekte? Yoksa Fitaş'la yirmi yıllık bir anlaşma mı imzalandı? Kesintisiz 13 senedir bizi bu çirkin binaya mahkum ettikleri için teessüflerimi sunuyorum. İkinci eleştiri ise festival programına. İki üç yıldır "Galalar" başlığının çok güçlendiğini, diğer başlıkları bir hayli gölgelediğini hissediyordum. Fakat bu sene gerçek anlamda bir galalar faşizmi var. Geçtiğimiz yıllarda Geceyarısı Kuşağı, Keşif, Belgesel ve hatta Gökkuşağı bölümlerinde de ünlü yönetmenler, tanıdık simalar bulunurdu. Bu da festival programına kendince bir denge sağlardı. Bu sene diğer bölümler çok ama çok zayıf!


Sıra geldi seçtiğimiz filmlere. If'in her festivalde 2-3 kaliteli animasyon garantisi bu yıl da devam ediyor. Biri Uzak Doğu animasyonu'nun piri Miyazaki'den, diğeri ise indie-animenin kralı Bill Plympton'dan geliyor. Plympton yeni filmini tamamen elle çizmiş ve içinde hiç diyalog bulunmuyor. Miyazaki ise yine takıntılı olduğu konuya yani uçaklara geri dönüyor. Her ne kadar Miyazaki'nin uçma ile ilgili filmleri beğeni listemde en alt sıralarda yer alsa da, sıcak çizimleri, çoşkulu müzikleri ve umut dolu finalleri için bile gidilebilir.

Cheatin'
If'in bence en zayıf taraflarında biri de klasiklere yeterince zaman ayırmaması. İstanbul Film Festivali'ndeki gibi toplu gösteriler beklemiyoruz fakat bağımsız klasikler adı altında, Cassevetes'ları, Jarmusch'ları bizlere dev ekranda izletse fena mı olur? Bu yılın klasik kontenjanında ise sadece "Night Of The Hunter" var. Filmi fazla anlatmaya gerek yok. Robert Mitchum'u dev ekranda görmek için bile kaçmaz.

Night Of The Hunter
Son tavsiyemiz ise Grandmaster. Türkçe ismi Büyük Usta olması insanı biraz tiksindirse de, yönetmen koltuğunda Ashes Of Time'dan sonra dövüş sanatına tekrar geri dönen Wong Kar Wai olması insanı heyecanlandırıyor. Usta, çok iyi becerdiği ağır çekimleri bakalım dövüş koreografisine nasıl yedirmiş. Başrollerde fetiş oyuncusu Tony Leung var. Liste başına yazıyorum. Detaylı tavsiyelerimiz bu kadar. Bunun dışında bilet alabilmek için tırmalayacağım filmler ise şu şekilde devam ediyor:

Under the Skin
Spectacular Now
Dallas Buyers Club
Selfish Giant
Borgman
Das Merkwürdige Katzchen

26 Ocak 2014 Pazar

Emir Kipleri

İzle: American Hustle. Bu haftanın sinema programı çok yoğun. 12 Years a Slave, American Hustle ve Coenlerin yeni filmi. İlk tercihimiz American Hustle. Three Kings ile gönlümüze taht kurmuş David O. Russel bu sefer 70'lerde geçen bir suç filmiyle karşımıza çıkıyor. O. Russel'ın bence en büyük başarısı oyunculardan üst düzey performans alabilmesi. Üstelik istisnasız tüm filmlerinde bunu sürdürebiliyor. Three Kings, George Clooney'in ilk üst düzey performansı sayılabilir. I Heart Huckabees'ta performanslar o kadar öne çıkmıştı ki  filmin şahane hikayesi bile gölgede kalmıştı. 

Silver Linings Playbook ise bu tezimiz için biçilmiş kaftan. Jackie Brown'dan sonra gerilim, polisiye ve hatta korku filmlerinde berbat performanslar sergileyen De Niro'yu, Scorsese'nin değil de O. Russel'ın kurtarması rastlantı değil. Peki ya düne kadar Hollywood'da ancak Ashton Kutcher kadar ciddiye alınan Bradley Cooper'dan şahane bir performans alması veya 90 doğumlu Jennifer Lawrence'a Oskar (Bu sene de Altın Küre) kazandırmasına ne demeli?


American Hustle'da da değişen bir şey yok. Aynı oyuncular, her zamanki yöntemlerini kullanıyorlar. Christian Bale'in alameti farikası o tipik fısıldamalı konuşması, Jenniffer Lawrence'in abartılı mimikleri ve (Filmin şahane sürprizi) De Niro'nun, dillere destan o ağız bükmesi. Hepsi yerli yerinde. Ama performansları diğer filmlerinin bir tık üstünde. Bu farkın neden yaratıldığı hakkında en ufak bir fikrim yok ama yönetmenlik yetisi dedikleri bu olsa gerek.

Oku: Mike Tyson: Undisputed Truthİşte tam bir havuz başı kitabı. Güneş gözlüğünüzü takıp bolca seks, şiddet, itiraf, kulak ısırmaca, tecavüz, pişmanlık, zafer ve bir o kadar da hüsrana şahit olabilirsiniz. Üstelik birinci ağızdan. Dünya tarihinin gelmiş geçmiş en spektaküler boksörünün anılarını soğuk kış aylarında salep içerek heba edecek değiliz. Pardon, bu yaz bir de dünya kupası yok muydu? Üstelik Brezilya'da. Kıştan tiksinmek için bir neden daha!



Ye: Akdeniz Hatay Sofrası. Lahmacunun İzinde serimizin Horhor faciası bölümünden (Buradan okuyabilirsiniz) sonra uzun süredir Vatan Caddesi boylarında yemek yememeye yemin etmiştik. Fakat yeminimizi bu hafta Akdeniz Hatay Sofrası'na giderek bozduk. Mekan, cadde hizasındaki çirkin Historia AVM'nin hemen yanı başında. Aman dikkat aynı muhitte birden fazla Antakya sofrası mevcut, kündeye düşmeyiniz. En başta mezelerden söylüyoruz. Zahter salatasını çok sevsem de salamura olduğunu öğrenince vazgeçiyorum. Patlıcan, tahin ve yoğurttan yapılan mütebbel ve tabii ki humus söylüyoruz. Antakya'da daha iyilerini yesek de humus İstanbul ortalamasının üstünde. Mütebbel ise lokum gibi. Ayrıca taptaze.



Akabinde çiğ köfteyi deniyoruz. Fakat buradaki alıştığımız tarzda yapılmamış. Normal etli çiğ köftenin üzerine kavrulmuş kıyma ve ceviz dökülmek suretiyle sunuluyor. İlk başta kıymaya bulaşmadan çiğ köfteyi tek başına deniyorum. Pek tatsız. Salçası çok bol. Beğenmiyorum. Hem kıymanın suyu köfteleri ıslatmış. Bambaşka birşeye dönüşmüş. Bir lokma da  kavrulmuş kıymayla tadıyorum. Fiyasko. Çiğ köftenin olayı pişmemiş et değil midir? Ne diye kavrulmuş etle sunum yapılır ki? Ne yazık ki olmamış. Komagene'yi bile yeğlerim.


Ana yemek olarak Mumbar dolması ve lahmacun söylüyoruz. Mumbar dolması fena değil. Kimyonu ve iç harcı yerinde. Sadece bağırsaklar biraz daha yumuşak olabilirmiş. İyi pişmesine rağmen sertlik varsa hayvanın cinsinden olsa gerek. Mevsimsel olabilir. Lahmacun ise Horhor'daki kardeşlerinden bir gömlek üstte. Hamuru kepekli ama 5 lira bence pahalı.



Sıra geldi günün yıldızlarına. Yani tatlılara. Çok istesem de midemde yer kalmadığından kabak tatlısını deneyemiyorum. Antakya'da kendimden geçmiştim. İlk başta ikram olarak gelen kömbelerin tadına bakıyoruz. Bilhassa bayramlarda çocuklara dağıtılmak için yapılan bu körpe kurabiyeler çıtır çıtır. Ağızda eriyor. Üstelik şekeri çok yerinde. Ne az, ne çok fazla. Bayıldım. Aşağıdaki market bölümünden iki kutu alıyorum. Sıra geldi künefeye. Künefe, iyi pişmiş ama içi yumuşacık. Peyniri pek bol ve Antakya'dakiler gibi özel künefe peyniri ile yapılmış. İstanbul'da bundan iyisini yemedim. Tam puan.



Bir eleştiri. Garsonlar çok suratsız. Çiğ köfteyi beğenmediğimizi söylediğimizde ise hemen savunmaya geçtiler. Ayrıca mekan, Fatih civarı için şık bir yer olsa da tek bir bayan garsonun veya elemanın çalışmaması canımı sıktı. İşverenler bu konuda daha hassas olmalı. Ortamda bir  kadın çalışanın bulunması bile iş yerinin ruh halini bir anda daha pozitife çevirecektir, benden söylemesi.

Not: Aşağıdaki küçük markette kömbelere bakarken Samandağ biberinin satıldığını gördüm. Benim gibi bir biber fanatiği için bulunmaz nimet. Kilosu 12 lira pahalı gelebilir ama Antakya'da da çok ucuz değildi. Ayrıca markette yoğurt, zeytin, nar ekşisi ve salça gibi Antakya ürünleri bulabilirsiniz.

22 Ocak 2014 Çarşamba

Kıbın'ın Peşinde: Trakai

1997 yılında Balıkesir'de milliyetçi-muhafazakar zırvalıkların bininin bir para olduğu, öğrencilerinin başarılarını ÖSS'deki dereceleri ile değerlendiren, baskıcı bir okulda öğrenciydik. O dönem Sovyetler'in yıkılmasının ardından bir Türklük-Türkçülük-Neo-Turancılık almış başını gidiyordu (Demirel'e Orta Asya'da binbir çeşit kıyafet giydirildiği dönemler). Fen bilgisi kitabımızın arkadasında dahi bir Türk dünyası haritası olurdu. Adriyatik'ten Çin Denizi'ne kadar çeşitli Türk toplulukların yer aldığı bu haritada (Okan ile İtalya'yı kalemle boyayıp, Mustafa'ya Venedik'te bayağı Türk varmış diye yutturmamız yanımıza kar kaldı), Litvanya'nın ortasındaki ufacık bir nokta benim dışımda kimsenin (Atlantik'ten Pasifik'e uzanan bir imparatorluk kurmak isteyen arkadaşımız Ilgar hariç) dikkatini çekmemiş gibiydi. Ne tesadüftür ki aynı dönemde, o zamanlar bulunmaz bir nimet olarak gördüğümüz kablolu TV ve belgesel kanalı Discovery Channel ile Litvanya'daki Türklerin, milli eğitimin bize ettiği sayısız oyundan biri olmadığını anladık.


14. Yüzyılda Litvanya'ya Kırım'dan göç etmiş "Karaylar" ya da "Karaim Türkleri" olarak bilinen topluluğun asıl alamet-i farikası, Musevi dinine mensup olmalarıydı. Ergen aklımla (Ki hiç değişmemişim) Karayların yurdu Trakai'ye gitmeyi kafama koydum. Gezide bana eşlik eden, anarşist olmasına rağmen garip eğilimler taşıyan (Neo-turancılık, Hitit milliyetçiliği, panislavizm vs.) kadim dostum Alp'e Avrupalı Musevilerin Türk olmadığını, yalnızca bu küçük topluluğun Türkçe konuştuğunu anlatana kadar akla karayı seçtim. (Karayların yönetici zümresi Museviliği kabul etmiş Hazarların soyundan geldiği iddiası da mevcuttur).


Trakai, gördüğüm en güzel ülkelerden biri olan Litvanya'nın galiba en güzel yeri. Tertemiz sulara sahip bir gölün ortasındaki adaya kurulan, masallarda anlatılan şatolara bu kadar daha benzeyen bir yapı daha görmedim. Sıcak temmuz ayında gölde serinledikten ve elde biramızla plastik deniz bisikleti ile adanın etrafını turladıktan sonra, haliyle karnımız acıkıyor. Elbette, buraya Discovery Channel'in kısa filminde gördüğümüz etli börek "kıbın" yemeye geldik. Kıbınlar adlı göle nazır restorana oturduğumuzda, İngilizce ve Rusça menüleri bir kenara atarak, Karay diliyle yazılmış yemek listesinin tadını çıkarıyoruz. Zira menüdeki neredeyse her şeyi anlamanın keyfine vararak, restorandaki Karaylar ile derin ve güzel bir sohbete dalıyoruz demek isterdim. Ama Karay'ı ara ki bulasın; zira garsonundan müdürüne, ziyaretçisinden satıcısına, herkes ekzeriyetle Rus.









Vilnius'taki Karay Sinagogu'nun kapalı olması zaten sinirimizi bozmuşken, bir de Trakai'daki Karay Müzesi'nde dahi tek bir Karay bulamamak iyice canımızı sıkıyor. 1997 tarihli videoda Karay dilini konuşanların yalnızca 50 kişi kalmış olmasından iyice işkilleniyorum. Adada bir gün geçirmemize rağmen tek bir Karay'a rastlayamıyoruz ve bu enfes toprakları hayal kırıklığı içinde terk ediyoruz.


Not: Trakai'ya gitmek için en ideal yöntem Vilnius'tan makul bir fiyata araba kiralamak; zira ada ülkenin başkentine yalnızca 40 km uzaklıkta. Bunun dışında, pek çok konuda takdir ettiğimiz Litvanyalılar'da otostop kültürü de hayli gelişmiş; sağolsunlar arabamızı hiç boş bırakmadılar. Siz de şansınızı deneyebilirsiniz.

Not 2: Bir de Karaköy'ün adının 19. yüzyılda buraya yerleşmiş Karaylardan geldiği söyleniyor. Yoksa boşuna mı teptik onca yolu?

19 Ocak 2014 Pazar

Prof. Dr. Ünal Nalbantoğlu'nun Anısına

Kimimizin kardeşi, kimimizin abisi Hrant Dink‘in bir 19 Ocak günü öldürülmesi yetmezmiş gibi, bundan üç yıl evvel, yine bir 19 Ocak günü çok sevgili ve saygıdeğer hocam Hasan Ünal Nalbantoğlu vefat etmişti. Kabaca, kafa yapımda, hal ve hareketlerimde, yani aslında hayatımda önemli bir etki bırakmış bu değerli insan hakkında, bir kısmı zamanında heyecan şimdi ise hüzün verici, bir kısmı hayat dersi çıkarıcı, bazısı ise itlik dolu bir kaç anımı burada paylaşmak isterim.


2004 senesinin bahar dönemiydi. Okulu o dönem bitirecektim. Kafamda master yapma planları da olduğundan yavaş yavaş ilgimi çekecek konular üzerine odaklanayım istiyordum. “Cultures of Modernity” dersi ismi itibariyle çok cazip gelmişti açıkçası. Kesin iyidir, ama nasıl iyidir, hocası kimdir hiç bir fikrim yok. Derse sadece dinleyici olarak katılacaktım. Sınıfa gittim, dersi alan diğer öğrenciler gibi oturdum, baktım herkes yeterince entel görünümlü, o gerginlik içerisinde, doğru sınıfta olduğumu böylece bir kez daha teyit ettim, hocayı beklemeye başladım. İçeri uzun boylu, yapılı bir adam girdi. Şöyle bir tepeden tırnağa bakıverdim. Dost başa, düşman ayağa bakarmış derler, ama bunun onla bir alakası yok, ayakkabıları daha çok ilgimi çekmişti. Oradan başlayım anlatmaya. 

Ayağında lacivert yarım boğazlı puma ayakkabılar vardı. Üzerine deriden siyah bir pantolon çekmiş, bıyıklı, üstüne üstlük küpeli, ha bir de arkadaş arasında, nedenini burada açıklayamayacağım, lıp lıp sakalı dediğimiz, dudak altında ufak bir sakalı vardı. Sırtında kamuflaj ceket ve şapkası. Tekrar baştan aşağıya tipine bir baktım. Kim bu dedim, "Çılgının teki mi, zibidi mi, nedir yani? Olayı nedir?". Ben bunları düşünürken Ünal hoca konuşmaya başlamıştı bile. Düzenli ve disiplinli olmamız gerektiğini, her şeyi zamanında yapmamız gerektiğini, ve hakikaten emek harcamamız gerektiğini anlatıyordu bize. Kısacası götten ter akacak diyordu Ünal Hoca. Ben de önyargıyla dinlemeye devam ediyordum. Dinledikçe beni içine doğru, bize açtığı dünyalara doğru çekti. Ünal Hoca'yı dinlemeye başlayış o başlayış. Hiç mübalağaya kaçmadan söyleyeyim, dersinden çıktığım zamanlarda kafada bin tane fikir nereden nereye gittiğimin dahi farkında olmazdım. Beni daha hiçbir sey böyle allak bullak etmedi. Ardından mastera başladım derken hocanın bütün derslerini aldım. Her birine ikinci kez, imkanım olduklarına ise üçüncü kez dinleyici olarak katıldım.


Karşılıklı rakı içerken
Ünal Hoca bana üniversite okumanın ne demek olduğunu hissetmemi sağlayan yegane hocadır. Bir çok değerli hoca vardır, iyi öğretir, iyi anlatır, iyi insandır, ama ben Ünal Hoca'yı tarif edecek olsam, saydıklarımın hepsi bir yana, iyi merak ettirir derdim. Tabi ki Ünal Hoca çok şey bilirdi, hatta onunla aşık atabilecek kaç entelektüel çıkar Türkiye’de bilinmez ama durum böyle olmasına rağmen Ünal Hoca,öğrencilerinden çok şey öğrendiğini söylemekten çekinmezdi. Bunu içtenlikle söylediğine inanıyorum çünkü gereksiz ve yersiz tevazudan hiç haz etmezdi. Ama onu esas farklı kılan, insanın yüreğine dokunabildiğinden, herhangi bir konuda karşısındaki insanda merak uyandırabilme yetkinliğiydi. Ünal Hoca'nın makalelerine aşina olanlar bilirler, bazen dipnotlar, yazının kendisinden daha fazla yer tutardı. Bir Ünal Nalbantoğlu makalesi okumak benim icin dipnotlarına dalmak, dipnotların verildiği kaynaklara ulaşmak, o kaynaklardan diğerlerine doğru yol almak demekti. Sonra bakmışsin ki saatler geçmiş ve ben hala kütüphanedeyim, nereden yola çıktığımı bile unutmuşum.

Bir bahar dönemi üç arkadaş bir olduk, Ünal Hoca'ya okuma grubu kuralım önerisinde bulunduk, seve seve kabul etti. Martin Heidegger’in "Identität und Differenz"ini okuyacağız. Önümüzde Almanca orijinal metin, İngilizce ve Türkçe çevirileri de yanında. Haftanın bir günü öğleden sonra havanın durumuna göre, Mimarlık kantininde, idarinin bahçesinde bir yerlere oturuyoruz, önümüzdeki üç dilde yazılmış metni, cümle cümle, kelime kelime didik didik ediyoruz. Tartışmalar soya sopa uzanıyor ama küfür değil etimoloji çerçevesinde. Okuma yapacağımız günler, önce hocanın odasında buluşur sonra da uygun bir yere kapak atardık. Öyle bir gün, hocanın odasına doğru giderken, tam Beşeri ve Mimarlık'ın arasında haylaz arkadaşlarıma denk geldim. Kaş göz ve el kol hareketleriyle Mimarlık'ın arkasına gideceklerini ve gelmem gerektiğini çok net biçimde anlattılar. Ben de iç geçirerek okuma grubumuzun olduğunu söyleyerek bu cömert daveti geri çevirmek zorunda kaldım. 


Mimarlık arkası
O halde Ünal Hoca'nın odasına gittim. Ünal Hoca da o gün havanın güzel olduğunu, dışarıda bir yerde yapabileceğimizi söyleyip, "Çocuklar Mimarlık'ın arkasında bir masa vardı, duruyor mu acaba." diye sormasın mı? Bir an orada haylaz arkadaşlarımla karşılaşma ihtimalini göz önüne getirince, "Yok hocam durmuyor o masa, en son yıkık haldeydi" diye cevap verdim de, Hoca ikna oldu, ama hakikaten de o masa yıkık haldeydi. Bu kış ise bir nostalji yapalım diye Mimarlık arkasına gittiğimizde oradaki masanın yerli yerinde olduğunu gördüm. Neyse, biz okuma grubu yapalım derken az kalsın arkadaşlarımı "Okuyom ben!" durumunda bırakacak şekilde basıverecektik.

Ünal Hoca, kendisine kanser teşhisi konulduğunda tezime danışmanlık yapıyordu. Bir de tezle alakalı Tübitak projemiz vardı. Evde kalıp dinlenmesi gerekti, kapısında Kenny çıkartması olan üniversitedeki odasını da bana tahsis etti. 


Böylece hem ben projeyle ilgili çalışacak bir oda sahibi olacak, hem de Ünal Hoca kendi odasından bir kitaba, makaleye ihtiyacı olduğunda telefonla bana istediği şeyin hangi rafta, hangi dosyanın içerisinde olduğunu tarif edebilecek, ben de o istediklerini kendisine getirebilecektim. Odada çalıştığım zamanlar, ben de Ünal Hoca'nın kitaplarını, makalelerini incelerdim. Ufacık odası kitaplarla doluydu. Bir de çok sevdiği baykuş heykelcikleri ve pipoları. 


O odada çalışma fırsatına sahip olmaktan hep gurur duydum. Kızı Esin Nalbantoğlu’nun affına sığınarak yazıyorum. Bir gün Ünal Hoca telefonda, çekmecesinden bir zarfı bulmamı istedi. Zarfını buldum, ama zarfın yanında aile albümünü de gördüm. Merakla Ünal Hoca'nın aile fotoğraflarına, sırım gibi delikanlı olduğu zamanlardan kalma stüdyoda çekilmiş fotoğraflarına baktım. Kendisi 60 yaşındayken tanıdığım bu adamın gençlik haliyle ilk kez karşılaşıyordum. Bende bir anı kalmasını istedim. Albümdeki fotoğraflardan bir kaçının fotoğrafını çektim. Arada sırada bakar, kendisini saygı ve sevgiyle anarım.


Artık Ünal Hoca, evde kalıyor, haftanın bir günü dersini veriyor ve arada sırada doktor kontrollerine gidiyordu. Sonraları hastanede kaldığı da oldu. Ben tezimi bitirip, Ankara’dan ayrıldıktan sonra, ne zaman tekrar Ankara’ya gelsem Ünal Hoca’yı ziyaret ederdim. Ürgüp'ün meşhur sütte kavrulmuş kabak çekirdeğini severdi, ondan getirirdim. Her zaman tüm inceliğiyle bana en kalitesinden filtre kahve yapar, oturur hal hatır sorar, muhabbet ederdik. Her defasında, ağrısından sıkıntısından daha çok, başında bir sürü iş olduğunu, bitirmesi ya da tekrar düzenlemesi gereken yazıların olduğundan bahsederdi. 2010 yazında tekrar Kavaklıdere Şili Meydanı'ndaki evine ziyarete gittim. Bu sefer boğazları şişmiş, ve zayıflamıştı. Sesi hırıltılı çıkıyordu. O tüm heybetiyle bildiğim tanıdığım Ünal Hoca'nın sesi gitmiş, sanki başka birisi olmuştu. İçimde bunun Ünal Hoca'yı maalesef son kez göreceğime dair kötü bir his vardı. Ara sıra düşündüğüm, ama hiç dile getiremediğim bazı şeyleri söylemeye karar verdim. Kendisine ufkumu genişlettiği, kafamı açtığı için teşekkür ettim. Maalesef, adı sanı büyük başka okullara gitsem de artık bende hiçbir şeyin kendisinin derslerinde olduğu kadar merak uyandırmadığını da ekledim.

Sonrasında ise bir 19 Ocak günü öldüğü haberini aldım. Memleketinde bir köy mezarlığına gömülmüş. Bu dünyadan jilet gibi bir delikanlı geçti. Toprağın bol olsun hocam. 


17 Ocak 2014 Cuma

Azulejos...Porto

Sao Bento tren istasyonu

Vikipedik bilgilerle bodoslama dalalım. Azulejo, Arapça al zulayc kelimesinden türemiştir. Bu çini sanatı İber yarım adasına 15. yüzyılın başında Mağriplilerden gelmiştir. Özellikle Lizbon ve Porto'da sivil binaların dış cepheleri, saraylar, kiliseler hatta metro istasyonları bu şahane seramik işçiliği ile bezelidir.

Porto kilise yakın kesit

Porto.Kilise yan cephe


 Lizbon'da sivil mimaride öne çıkarken, Porto'da daha çok kiliselerde (Başta Igreja Do Carmo ve Igreja de Santo Ildefonso olmak üzere) ve kamu yapılarında(Sao Bento tren istasyonunun dehşetengiz art deco tarzı işlemeleri kaçmaz. Buyurunuz birkaç örnek) önemli eserler verilmiştir. Lizbon'u gezerken size tavsiyem  araya Azulejos Museum ziyaretini sıkıştırmanızdır. Buranın en önemli özelliği 1738'deki büyük depremden önceki azulejo sanatından örnekleri barındırmasıdır. Şehirde ise buna rastlamak neredeyse imkansız.