27 Şubat 2014 Perşembe

Granada Gezi Rehberi: Genel Giriş


Sonradan Ek: Granada Gezi Rehberi'ne bir başladım, gaza geldim yazdıkça yazdım ve sonunda neredeyse bir kitap kalınlığında, detaylı bir Granada rehberi ortaya çıktı. Dört bölümden oluşan Elhamra Sarayı I, II, III, IVKatedral ve çevresi yazısı; üç bölümden oluşan Albayzin bölgesi III, ve IIIÇingene mahallesi Sacromonte; Lorca'nın yaşadığı ve takıldığı yerlerin izinde bir Granada turu; Granada'da para ödemeden yapılacak şeyler ve görülecek yerlerin anlatıldığı Granada Beleşçi RehberiGranada sokaklarını güzelleştiren grafiti sanatçısı El Nino de la Pintura'nın grafitilerinden örneklerin olduğu I ve II yazıları; tapas kültürü yazısı ve Granada'nın en iyi tapas barları I ve II; Granada mutfağından gazpacho tarifi ve boğa güreşlerinin anlatıldığı yazılar için linkleri tıklayınız.

Hadi yine iyisiniz, Granada’nın tarihini kültürünü, ıvırını zıvırını anlatıyorum diye eloğlundan bir miktar ücret alıyorum, ama bir güzellik yapıp, bloğumuzun okur ve ziyaretçilerine bu hizmeti bedava sunuyorum. Güncel bir göndermede bulunarak şöyle diyeyim. Allah kimseyi gözünü para hırsı bürümüş birisi yapmasın. Hele babasını katiyen!

Dillere destan güzellikte Elhamra Sarayı
Granada, islam medeniyetinin ulaştığı ve ulaşabileceği en yüksek noktalardan birini temsil etmesinden dolayı, hakikaten etkileyici bir şehir. Şimdi herhangi bir ekonomik ya da ticari önemi olmayan bir şehir olmasına rağmen, zamanında dünyanın kültür, sanat ve bilim bakımından en parlak yerlerinden biri olmuş. Sırf tarihi ve mimari yapıları değil, denize ve dağlara yakınlığı, yemesi içmesi ve sunduğu imkanlar bakımından kanımca İspanya’nın en gezilesi görülesi şehridir.

Elhamra Sarayı'ndan bir detay
Aslında anlatılacak o kadar çok şey, o kadar çok hikaye  var ki, işin içinden çıkamayacağımdan önce şöyle bir kabasını alayım, genel bilgiler vereyim, detayına diğer yazılarda ineriz diye düşündüm. 

Tarih: Kuzey Afrika’dan gelen müslümanlar, 711 yılında İber yarımadasına geçiyor ve 1492 yılında katolikler, müslümanların elindeki son şehir Granada’yı ele geçirene dek yedi yüzyıldan fazla bu topraklarda hüküm sürüyorlar. Özellikle Cordoba’nın 1236 yılında düşmesinin ardından, Granada, müslüman uygarlığının merkezi olmuş ve oradan yürümüş. Cordobalı zengin müslümanların katkılarının yanı sıra, şehrin ta Romalılar zamanından bu yana yerleşik Yahudi nüfusu da Granada’nın zenginleşmesine ve bilim teknoloji alanında ilerlemesine katkıda bulunmuş.


1613 yılına ait Granada planı
İklim: Granada’ya temmuz ve ağustos ayında gidilmez. Sıcaklar fena bunaltır, akşam ona kadar kapı, pencere, perde açılamaz ve durum böyle olduğundan da aklın yolu bir diyen Granadalılar dükkanları kapatır ve deniz kıyısındaki yazlık evlerine giderler. Onun dışında Ocak ve Şubat ayları genelde yağmurlu geçer. Gece ve gündüz arasında sıcaklık farkı çok fazladır. Gündüz tişörtle gezmek akşama palto giyilmeyecek anlamına gelmez.  Bunda en büyük sebep denize paralel uzanan Sierra Nevada dağlarıdır.

Tipik at nalı şeklinde kapı, ve duvarda Granada'nın güzelliğine atfen şu yazıyor: 'Granada'da kör olmak kadar insana acı veren bir şey yoktur'

Nasıl Varılır: Granada ulaşım imkanları bakımından çok kolay değildir. Türkiye’den gelecekler için İstanbul’dan Malaga’ya THY’nin direk uçuşları var o tercih edilebilir. Malaga’dan Granada’ya otobüs yaklaşık iki saat sürer. Ya da pegasusla Barcelona ya da Madrid’e gelinip oradan aktarma yapılabilir. Granada hızlı tren hattında değildir o yüzden otobüsle ulaşmak daha kolaydır.

bir carmenin kapısından
İnsanı: Yarın öbür gün Katalunya bağımsızlığını ilan edip İspanya’dan ayrılsa, herhalde tüm Endülüs bölgesinin de Kuzey Fas ismiyle Fas’a bağlanması gerekir. Huy bakımından insanları arasında pek fark yoktur. Ancak hristiyanlık müslümanlığa göre sosyal yaşamda daha az kişisel baskı (özellikle kadınlara yönelik) uyguladığından, insanlar daha rahat ve açıktır. Klişe diye söylemiyorum, hakikaten tanıdık tanımadık herkesle konuşmayı ve kendi hayat hikayelerini, komşuların çocuklarını filan anlatmayı çok severler. Bir  telesekreter insana baş ağrısı verebilir mi? Şunu istiyorsan bire, bunu istiyorsun ikiye basınız vs. der, öyle değil mi? Telesekreterde dahi konuşur konuşur konuşur...

Albaicin'e yerleşen ressam Max Moreau'ya ait çingene kadın tablosundan
Folklor: Özellikle çingene nüfusun çok uzun yıllardır burada yerleşik olması, Flamenko müziğinin Granada’nın folkloru açısından önemli yer tutmasına sebep olmuş. Festivallere gelinecek olursa, dini tatil amaçlı suistimal etmekte hiç bir beis görmeyen Granadalılar neredeyse her aziz için bir bayram, şenlik uydurmuşlar. Ku Klux Klan kıyafetlilerin geçit töreni yaptığı, genelde Nisan ayı ortasında olan Semana Santa (Paskalya), genelde Haziran başı olan ve boğa güreşlerinin önemli bir parçasını oluşturduğu Corpus Christi festivali en önemli iki festivalidir.

bir El nino de las pinturas grafitisi, yazısı için  buraya

Semana Santa (Paskalya Bayramı)
Corpus festivalinde flamenko kıyafetleriyle anne ve kızı.

Yeme-içme: Daha evvel bir tapas adetleri yazısında belirtmiştim (buradan ulaşabilirsiniz), beleş tapası tüm İspanya’da meşhurdur. Turistik restoranlar haricinde yemesi içmesi ucuz ve güzeldir. Bol bulunduğundan ne var ne yok herşeylerine zeytinyağı sürerler.


tapas
Görülecek yerler: Granada’da tarihi ve kültürel öneme sahip belli başlı yapıları ya da mahalleleri üç başlık altında anlatacağım. Birincisi müslüman ve çingene mahalleleri Albayzin ve Sacromonte, ikincisi merkez katedral bölgesi, ve üçüncüsü de Elhamra sarayı.

Medrese (üniversite)'nin salonu
Çevresi: Granada iyi ama çevresi kötü diyemeyeceğim, çevresi de iyidir. Bir kere Alpujarras denilen dağlık alanda bir çok köy bulunmaktadır. Ciğerlere temiz hava çekmek için idealdir. Aynı gün içinde Sierra Nevada’da kayak yapıp, daha sonra sahil kasabalarının birinde denize girebilirsiniz. Bunların dışında Granada’ya uğramışken, vakit ve nakit yetiyorsa özellikle Cordoba ve Sevilla da ziyaret edilmelidir.



 Kabasını anlattık, bundan sonra Allah ne verdiyse artık detaylara gireceğim. Granada'yı görmek, ziyaret etmek isteyene altın bir rehber sunacağım. Şimdilik hoşçakalın.

21 Şubat 2014 Cuma

Porto'da Gece Hayatı ve Ginsane

Geçen hafta İf İstanbul'un telaşesine rağmen Wolf Of Wall Street'e (WOWS) vakit ayırmayı başarabildim. Öncelikle şunu söylemek lazım, WOWS, çoğu eleştirmenin dediği gibi "Good Fellas'tan bu yana en iyi Scorsese filmi" değil. Bu, Casino'ya fena halde haksızlık olur. Hatırlıyorum da, Casino'yu Cine 5'te ilk izlediğimde üç gün etkisinden kurtulamamış, okulda ölü gibi gezinmiştim. Filmin son sahnesinde De Niro'nun, kocaman gözlükleriyle  bizlere bakıp thats's that deyişini, Raging Bull'un buruk finali kadar etkileyici bulurum. Hep öyle değil midir Scorsese sonları? Buruk finaller... Başladığı yere dönmeler....

WOWS, daha açılış sahnesi ile bizlere, hem tipik bir Scorsese filmi izleyeceğimizin, hem de bunun bambaşka bir deneyim olacağının ipuçlarını veriyor. Şöyle ki...






Daha ilk saniyelerdeki itiraf sekansı, Good Fellas'ın donan ekran üzerine dökülen, "as far back as i can remember i always wanted to be a gangster" repliğine benzer bir şekilde "the year i turned 26, i made 49 million dolars, which really pissed me off because it was three shy of a million a week" sözleriyle açılıyor. 




Ama bu benzer açılışlar daha en başta farklı yollardan ilerliyor. Mesela Goodfellas'taki rahatsız edici bıçaklama sahnesinin aksine, WOWS, bizlere seksi karısının boydan boya dikizleme imkanı veren, erotizm dolu anlar yaşatıyor. İlkinde araba, vahşetin gerçekleştiği ortamken, aynı araba ikincisinde  pervasız bir seks mekanı olabiliyor.Yani özetlemek gerekirse, Scorsese, Casino ve Goodfellas'ın kaba şiddetini, erotizm ve mizah (hedef tahtasına cüce fırlatma sahnesinden çabucak anlaşılabileceği gibi) ile ikame ederek, alameti farikası dış sesli anlatım üslubunu çok da geliştirmeden WOWS'ı kotarmış. Genç yönetmenler bile çok karakterli suç filmi çekerken hala bu üslubu kullanıp, üzerine tek bir taş koyamamışken (Taptaze örnek için  bakınız American Hustle) 70'lik Scorsese'yi hala Goodfellas'taki taktiği uyguluyor diyerek suçlayamayız. Neyse bugün tekrar İberya'ya dönüyoruz. Konumuz, yarımadada dolaşan bir heyula ile ilgili...


Sabah 6'da uyanmam ve gece 12 olmadan uyuyakalmam sebebiyle berbat bir gece hayatı kültürüne sahibim. Beyoğlu'nda yaşamama rağmen arkadaşlarımı eli yüzü düzgün bir bara bile götüremem. Daha önceki yazılarımda da farketmişsinizdir ki gezdiğim yerlerin gece alemlerinden hiç bahsetmem. Lizbon'da bile Barrio Alto'nun  çılgın caipirinha partilerinden bahsetmemişken Porto ve gece hayatı da nereden çıktı diye sorabilirsiniz. Fakat İberya'da dolaşan Ginsane (tabi yarımadakiler ginsane demiyor. İngiliz bir gazetenin koyduğu lakap bu) hayaletinden bahsetmemek  için düpedüz kör olmak gerekir.



Bu fırtınadan bihaber bloğumuzun daimi kalemşörlerinden Gurbet kuşu'nu (Artık geçersiz bir lakap bu! Çünkü Berlin'den Granada'ya göç ettiğinden beri lakabını "Bir Endülüs Köpeği" olarak güncellledik)  suçlamamak lazım. İspanya'nın Kürdistan'ı Endülüs'e bu furya uğramamış olabilir. Ama küstah İberya şehirleri Madrid, Barselona, Lizbon ve Porto gin+ tonik akımıyla sarsılmış durumda. Bu akım İspanyol gençlerini o kadar etkilemiş ki yakın zamanda İspanya dünya cin tüketiminde birinciliğe yerleşmiş. Tabii bu tüketim artışı akabinde  kendine has barların türemesine yardımcı olmuş. Bu özel mekanlar sadece İngiltere'nin veyahut  Hollanda'nın ana akım cinleriyle değil, yükselişte olan Fransa, Finlandiya veya Kanada'nın butik cinlerini de barlarında bulunduruyor.  Ayrıca son dönemlerde artan birbirinden farklı aromalı tonikleri en vasat marketlerde bile bulabiliyorsunuz.


Salatalık aromalı muazzam cin Hendricks' ten daha önce bahsetmiştik (buradan okuyabilirsiniz), bununla beraber Alman mucizesi olarak anılan Monkey 47 yoğun aromasıyla sade olarak içilmeye uygun. Fransız Magellan ise elma aroması ve turkuaz şişesiyle yazların değişilmezi.



Fransız kolonyalizmini tek bir şişeye barındıran Saffron ise kişniş, rezene, portakal kabuğu ve kakule aromalarıyla insanı İndoçin'in en debdebeli günlerine götürüyor. İlhamını Afrika tatlarından alan Whitley Neill ise Fransız sömürgeciliğine verilmiş tokat gibi bir cevap niteliğinde.

Cevap tabii ki sömürgecilik yarışında geri kaldığı için  dünya savaşını başlatan Almanya'dan değil, tahmin edeceğiniz gibi İngiltere'den geliyor. Whitley Neill, Baobab ağacı ve altın çilek gibi egzotik bitkilerle hiç bir şeye benzemeyen aromasıyla denenmesi farz bir içecek.




Konuyu Porto'ya bağlayalım. Candido Dos Reis Caddesi'ne gidiyoruz. Şahane manzaralı Douro nehri kıyısını, kıpkırmızı, buruşuk ve bir o kadar da yaşlı Avrupalılar işgal edince, Portolular yerli gece hayatını iç kısımlara kaydırmışlar. Burası, Lizbon'un Barrio Alto'su kadar uçuk olmasa da, Porto'nun en hareketli muhiti. Hele haftasonu denk gelirseniz, yoğun kalabalığı ve şık barlarıyla içindeki Asmalımescit ruhunu hissedebilirsiniz. Yine Asmalı gibi elindeki birasını sokaktan mı, yoksa bardan mı aldığı belli olmayan, çünkü sokağa ve bara her daim eşit  uzaklıkta konumlanmasını çok iyi beceren hipsterların cirit attığı yer burası. Ortamın gelir düzeyi bir seviye düşünce, insanların  "madem biraya 10 tl veriyoruz paşa paşa oturalım!" moduna çabucak giriverdiğini hepimiz biliyoruz. (bu tip fukaralar grubunun değişmez üyelerindenim)


Cin çılgınlığını ilk tattığımız mekan Gin Club. Burası 150'den fazla cin çeşidi ve onlarca tonik sayesinde binlerce cin tonik varyasyonu imkanı sunması için bile denenebilir. Bunca çeşitlilik sayesinde mekanda aynı kokteyli içmeden yıllar geçirebilirsiniz. Barmenler dev balon bardaklara soğuk gaz üfletip kafa yorucu cin kombinasyonları yaparken hipnotize olmanız an meselesi. Fiyatlar Portekiz ayarına göre bir hayli yüksek olsa da cine karşı zaafınız varsa denemeden gecenizi sonlandırmayın derim.


İkinci mekanımız  Portotonico da isimden anlaşılacağı gibi yine aynı formatta bir bar. Fakat burada fiyatlar biraz daha uysal. Üstelik cin dışı kokteyl çeşidi de doyurucu. Tek problem akşam on birden sonra boş masa bulmanın neredeyse imkansız olması.

17 Şubat 2014 Pazartesi

Yeni Lokanta


Fine dining akımı dünyada son on yılda popüler olmasına rağmen çoktandır kendi klişelerini üretmiş durumda. Ringa veya havyarda olduğu gibi otu boku tütsüleme; kaz ciğeri veya  trüf mantarı gibi pahalı malzemeleri  her tabağa sokuşturma; karamelize etme, kaynak makinesine benzer bir cihazla yakma gibi metotları haddinden fazla kullanma;  salamura papatya tomurcukları gibi daha önce hiç duymadığınız malzemeleri kullanma; kar halinde sunulan margarita kokteyli(inanmayan buradan baksın) veya parmesandan yapılan marşmelov gibi bilindik ürünlere bambaşka yorum getirme çabaları; ve en trajik olanı, aklınıza gelebilecek her malzemeyi tükürcüğe benzeyen köpüğe dönüştürerek, tabağınıza karşı yabancılaşmayı maksimize eden(ne demekse!), ölü doğması kesin olan bilim-kurgu mutfağı yaratma girişimleri(bakınız ve yine bakınız. İkisinin de El Bulli menüsünden olması rastlantı değil.).... Hepsi  de ayrı bir gerginlik konusu.


İstiklal Caddesinin sonuna yakın Kumbaracı Yokuşu'nda bulunan Yeni Lokanta tam anlamıyla bir fine dining restoranı değil. Öğlenleyin tipik bir esnaf lokantası gibi tencere yemekleri de çıkarıyor. Ama gece vakti mekan, tıpkı Batman gibi başka bir kimliğe bürünüyor. Masalardaki yeşil renkli lambalar yanıyor ve tadım menüleri havada uçuşuyor....


Yeni Lokanta'nın sahibi Civan Er, bu aralar çok moda olan patron-şeflerden. Masamız taş fırının yanındaydı ve Civan Er, bir pideci gibi dur durak bilmeden ateşin önünde çalışıyordu. Tezgaha dizdiği  fırından çıkmış ekmekler iştahımı anında kabarttı ve gözüm hemen yan masalara kaydı. Allahtan hemencecik o güzel ekmeklerden birkaç dilim ve yanında isli tereyağı geldi de,  elalemin ne yediğine bakmayı bıraktım.


Yukarıda fine dining klişelerinin piri olarak saymıştık otu boku is ile adam etmeyi. Fakat önyargılarıma  tokat gibi bir cevap oldu isli tereyağı. Hele hele el yapımı sıcacık  köy ekmeğine sürdüğünüzde. İstanbul'da bu kadar güzel ekmeğe sadece Kasımpaşa'da pazar günü açılan İnebolu pazarında rastlayabilirsiniz. (Altındaki kestane yaprağıyla pişen bu ekmek için sabahın köründe kalkıp Kasmpaşa'ya gitmenizi şiddetle tavsiye ederim.) Benim gibi ekmek üzeri atıştırma manyakları için bu bile yeterlidir. Fakat tadım menüsü önümüze serildikçe gözlerimiz faltaşı gibi açıldı.

Vişneli kısır

Masaya ilk gelen vişneli kısır ekşi manyağı eşimi mest etti. Akabinde gelen ayvalı kereviz "ben de aynısını yaparım" dedirtecek kadar basit görünse de, tahmin edeceğinizden çok daha karmaşık bir lezzete sahip. Bir artı birin (kereviz ve ayva) ikiden fazla ettiği yemeklere en güzel örnek bu olsa gerek.

Ayvalı kereviz

Sonrasında gelen  Denizli'nin yanık yoğurduyla yapılan çalı fasulyesi, belki ilk defa yanık yoğurt yememiz sebebiyle bize biraz garip kaçsa da,  yoğurda olan merakım yüzünden üzerinde en çok durduğum yemeklerden oldu. Bence bu yemeğin en büyük kusuru yanık yoğurdun  fasulye ile tam uyum sağlayamamasıydı. Bu yoğurt, barbunya, bilhassa patlıcanla daha iyi sonuç verebilir diye düşünüyorum. Hoş, ben bunu ekmeğin üstüne sürüp bile yerim o ayrı.

Yanık yoğurtlu çalı fasulyesi

havuçlu, zencefilli , cevizli ezme





























Akabinde gelen havuçlu zencefilli ezme, ferahlatıcılığıyla insanı yoğun yemek bombardımanı esnasında bir nebze olsun rahatlatıyor. Ağızda verdiği bu serinletici hissiyle kıştan ziyade, çok iyi bir yaz yemeği olabilir. Gecenin bir diğer yıldızı ise zahterli ve narlı humus. Humus, yoğun tadıyla İstanbul'da yediklerim arasında uzak ara en iyisi.


humus

Kısa bir aradan sonra gelen püre barbunya üzeri cevizli Antep sucuğunu çok beğensem de, baskın tadı tadım menüsünün dengesini bozmuş. Bundan sonra midem yanmaya, iştahım hızlı bir şekilde kapanmaya başladı. Hemen ardından gelen patlıcanlı, ıspanak köklü ızgara ahtapot İstanbul'daki kardeşlerine göre yumuşacık olsa da sanki kebap yiyormuş hissi uyandıran yoğun baharat sosu biraz fazla kaçmış. Uyarmak gerek.

Antep sucuğu ve ılık barbunya püresi


Ve sıra geldi eşimin favorisine. Antakya'nın tuzlu yoğurduyla yapılan içi  kuru patlıcan dolgulu vejetaryen mantı. Dikkat edin çok sıcak servis ediliyor. Yoğurt sosu en az patlıcanlı mantı kadar lezzetli. İki kişiyseniz küçük bir tabak için kavga çıkabilir. Son olarak gelen  hellimli köfte ve fırında patates salatası ise mükemmeldi. Köftenin lezzeti bir yana fırında patates salatası kıtırlığıyla, yoğun aromasıyla bizi mestetti.

vejetaryen mantı















Tatlı statüsünde gelen muzlu, karamelli antep fıstıklı mozaik pasta menüye göre biraz basit kaçsa da lezzetsiz sayılmazdı. Diğer tatlı ise kızarmış kadayıf ve isli dondurmaydı. Kızarmış kadayıf gayet vasat olsa da, isli dondurmaya bayılarak kafamdaki is önyargısını darmaduman ederek geceyi noktaladım.



Sonuç olarak, Yeni Lokanta Beyoğlu'ndaki eli yüzü düzgün lokanta kıtlığında bir vaha gibi parıldıyor. Geçtim kaliteli bir restoranı, sokakta atıştırmak için bile çok az seçenek bulunan Beyoğlu'nda, artık kafayı çalıştırıp, sürümden kazanma modelinin terkedilme vakti gelmişti. İstiklal'e eğlenmek için gelen binlerce insanın, adam gibi yemek yemek isteyeceği birilerinin aklına gelmiş olması bile mutluluk verici.

Not: Şarap olarak Suvla Kınalı Yapıncak söyledik. Hafif içimi (ve diğerlerine nazaran ucuz fiyatı) tadım menüsüne çok iyi gitti.  Fakat yine de market fiyatı 29 tl olan bu şarabı, neredeyse 3 katına satmak(80 tl) Yeni Lokanta gibi birçok içkili restoranın acımasızlığı. Tamam, biliyoruz Türkiye'de içki fiyatları bir hayli yüksek, fakat bunu istismar etmemek gerekiyor. Dünyada genelllikle restoranlardaki şarap fiyatlaması, perakenden fiyatının 2 katı olarak şekillenmiştir. Tabii İstanbul orta sınıfı, bir şişe şaraba market fiyatının 4-5 katını verdiğinden bu duruma şikayet etmiyor. Fakat maddi imkanları daha kısıtlı olan milyonlarca çoğunluk, sırf bu farktan dolayı ayda bir dışarıda yemek yiyeceğine frekansı yılda bire düşünüyor. Ülkemizdeki modern mutfağın gelişmesi adına, restoran sahiplerinin bunu görmezden gelmemesi, şarabın zengin içeceği olmadığını kafalarına sokması bir hayli önem arz ediyor.

14 Şubat 2014 Cuma

Emir Kipleri

Katıl: "Şöyle üç beş sene daha çalışayım, Çanakkale'den bir tarla alacağım" hayalleriyle boğuşan yüzlerce beyaz yakalıyla karşılaşmışsınızdır. Garanti Bankası'nın bir önceki genel müdürü Akın Öngör'in şarap bağları alıp, inzivaya çekilmesi önlerinde güzel bir örnek olarak dursa da, bu hayallerin neredeyse tamamı fiyaskoyla sonuçlanır. 



İşte Komşuköy, AKP propagandalarına bir hayli benzeyen "Oyundu gerçek oldu!" sloganıyla tam da bu sorunsala parmak basıyor. Gezi olaylarından sonra daha da gün yüzüne çıkan mutsuz beyaz yakalıları bir nebze olsun  AVM-İş- Ev  üçgeninden kurtaracak, en azından küçük hayaller kurduracak, benim aklıma nasıl gelmedi! dedirtecek şahane bir proje bu.


Komşuköy, yerinizden bile kalkmadan doğal ürünler yetiştirebileceğiniz, gerçek tarımı sanal eğlenceyle buluşturan, yepyeni bir online tarım konsepti. 20 metrekarelik tarlalar kiralayıp, doğal tarımla mevsimine göre sebze-meyve yetiştirebileceğiniz Komşuköy'de tüm ekim, bakım ve toplama işlemlerini eğlenceli bir oyun ekranı üzerinde gerçekleştirebiliyorsunuz. Bilgisayarınızda gerçekleştirdiğiniz bu işlemler, gerçek Komşuköy tarlanızda da birebir uygulanıyor. Kendi Komşuköy tarlanızda o an neler olduğunu, yapılan işlemleri ve tarlanızın son durumunu istediğiniz zaman canlı kamera görüntüleriyle izlemeniz mümkün. Cep telefonunuzdan kuru kuru FarmVille oynayacağınıza, bu platformda gerçek anlamda ekip biçmek oldukça cazip görünüyor olacak ki site daha aktive edilmeden ön sipariş yağmuru yaşamış.

Okan





YAZ: Blog yazarları olarak hep beraber Safa Meyhanesinde buluşup, felekten bir gece çaldığımız günlerden birinde, tuvaletten masaya yepyeni fikirlerle geri dönmüştüm. ‘Neden fildişi kulelerde yaşamayı tercih ediyoruz? Biz böyle değildik, ne oldu bizlere böyle? cümleleri ağzımdan dökülüverdi. Sessizlik acaba derin bir utanç duygusundan mı kaynaklanıyordu yoksa konu mu tam anlaşılmamıştı, bilemiyorum ama galiba ikincisiydi. Ben de daha fazla açıklama yapmak ihtiyacı hissettim. ‘Biz hangi ara yazar olduk böyle de hemen halktan uzaklaşma triplerine giriyoruz’ diye sertçe çıkıştım. Hem Beyaz Türk hem de Beyaz Rus olan Ülke duymazdan geldi. Okan ise mezeleri ekmekle süpürmekle meşgul olduğundan beni dinlemiyordu bile. Orkun ise ‘doğrudur ağbi’ ve ‘iyiymiş’ gibi onaylayıcı ifadeler kullanıp aklı sıra beni dinlediğini göstermeye çalışıyordu.




Neyse geyiği kısa keselim, fikrimiz kabaca şuydu. Hep biz yazmayalım, bizi okuyanlar da yazsın, bir de onları görelim. Kimi yaradan emrettiği için okuyor, kimi can sıkıntısı internet minternet işte diyerek okuyor bloğu. Artık YAZ diye emrediyoruz. Yeter ki yazın,cukurcumatimes@gmail.com adresine yollayın, biz de her ay arasından seçtiklerimizden bir kaçını yayınlayalım. Böylece kös kös oturup, bilgisayar karşısında kaba et büyüten bir okur kitlesi yerine, bir şeyler hakkında merak duyup, bunu araştırıp, başkalarıyla paylaşabilen okurlarımız olsa fena mı olur. Tabi ki şahane olur. Haydi o zaman kaleminize, klavyenize kuvvet. Kolay gelsin.


Metin