30 Mayıs 2014 Cuma

Elias Petropoulos'un Rebetiko kitabı üzerine

Yaklaşık bir on yıl kadar önce ilgim ve sevgim dolayısıyla Elias Petropoulos'un ufak rebetiko kitabını çevirmiştim. Maddi bir beklentimin olmadığını belirtmeme rağmen, hangi yayıneviyle konuşsam, önce abartılı bir ilgi, sonrasında ise maillere cevap vermeme gibi enteresan bir davranış gördüm. Ben de madem öyle, rest çekip çeviriyi blog üzerinden tefrika halinde yayınlamaya karar verdim. O önce 'harika, muhteşem' diye gaz verip, sonra sallamayanlar telif melif diye gak guk etmeye kalkarsa da korkum yok. Zaten Petropoulos vefat etti, eşinin de bir ayağı çukurda. Kitabın ingilizceye çevirmeni Ed Emery yakın dostumdur, bir şey olursa benden yana tavır alır. Sıkıntı yok, içim rahat.
Elias Petropoulos (1928-2003)
Kitabın türkçeye çevirisine dair bir önsöz yazmıştım, önce onu yayınlayayım. Sonra da bölüm bölüm kitabı tefrika edeceğim. Şöyle geriye dönüp baktığımda, önceden daha ciddi, akademikimsi yazıyormuşum onu fark ettim, şimdi iyice lakayıt ve berduş olduk. 

Türkçe çeviriye önsöz

Rebetiko esasında hiç yabancısı olmadığımız, diğer yandan ise Bülent Aksoy’un 'Music that fell into oblivion' (2005) isimli seminerinde belirttiği üzere unutulmaya yüz tutmuş Anadolu kökenli bir müzik türü ve aynı zamanda kendine özgü kurallarıyla birlikte bir yaşam biçimi. Ancak burada ne müziğin kökeninden ne de kültürel boyutlarından söz edeceğim. Bu görevi kitabın ingilizceye çevirmeni Ed Emery ve yazarı Elias Petropoulos çok daha güzel bir biçimde zaten ifade ettiler.
Rebetika Şarkıları kitabının kapağı
***
Atina'da doğup, Selanik'te büyüyen Petropoulos, anarşistliği ve din ve milliyetçilik karşıtı yazıları yüzünden hapis yatıp, sonrasında Paris'e yerleşmek zorunda kalmış. Petropoulos’un bibliyografyasına bakıldığında onun ne kadar çeşitli konular üzerine yazdığı ve gündelik hayatın detayları üzerine nasıl durmadan bir şeyler ürettiği kolaylıkla anlaşılabilir. Dünyada ilk kez yayınlanan eşcinsel argosundan, Karagöz ve yeraltı dünyasına, Yunanistan’daki mezarlara, kuş kafeslerine, türk kahvesine, balkonlara kadar ve daha bir çok konuda yazdı Petropoulos. Ve tabi, şu ana kadar rebetiko üzerine yazılmış en geniş kapsamlı kitabın da yazarı kendisi. Ömrünün büyük kısmını yeraltı dünyasının inceliklerini anlamaya adamış Petropoulos, vasiyeti gereği yakılarak, külleri bir kanalizasyona döküldü. Böylece de içinde güzeli, çirkini, iyisi, kötüsüyle her şeyi barındıran lağıma ya da yeraltı dünyasına hakiki anlamda karışmış oldu.
Eşi, Elias Petropoulos'un küllerini lağıma döküyor, (1:09'dan sonra)

Petropoulos’un yalnızca Yunanistan’da Türk Kahvesi kitabı Herkül Milas sayesinde dilimize çevrildi. Orada ve bu kitapta da açıkça görüldüğü üzere Petropoulos’un amacı her şeyin kökeninde Yunanlılık arayan akademisyenlerin, milliyetçilerin ve din adamlarının façasını, onlara inananların ise ezberini bozmaktı. Hatta Yunanistan’da Türk Kahvesi kitabının amacının açıkça kahve ve kahvehaneleri anlatmak değil, Yunanlıların ırkçılığına karşı çıkmak olduğunu belirtiyordu (1995: 85). Zaten daha kitabın giriş cümlesinden birilerini kızdırmak istediği apaçık bellidir. Şöyle başlıyor kitabına Petropoulos: “Çağdaş Yunanlılar’ın babaları sayılması gereken Türkler’in bize miras bıraktıkları bir çok iyi ve kötü şeylerin arasında kahve de yer alır; ünlü Türk kahvesi. (1995:11)”

Petropoulos’un itirazları kahveyle sınırlı kalmıyordu. Örneğin bir kitabında, bir Türk gemisini batıran, sonradan milli kahraman ilan edilen kaptan Voçis’in esasında, Yunan değil, Yunanlılar’ın aşağı gördükleri bir Arnavut olduğunu belgeleriyle açıklıyordu. Tabi burada, merhum Hrant Dink’in, Sabiha Gökçen’in bir Ermeni kızı olduğunu yazdıktan sonra kendisine gelen tepkileri hatırlayıp üzülmemek elde değil.
***
Sözü fazla uzatmadan, çeviri konusunda bir kaç hatırlatma yapıp sıramı savacağım. Yukarıda da bahsettiğim üzere, çeviri ne yazık ki orjinal Yunanca’dan değil İngilizce’den yapıldı. Ancak hem Türkçe’de Gail Holst’un ‘Rembetika’ kitabının dışında rebetiko üzerine yayınlanmış başka bir kitap bulunmamasından ve hem de bir daha ne zaman rebetiko üzerine yeni bir kitap yayınlanacağı belli olmadığından çeviri üzerine hassasiyet göstermeye dikkat ettim. Gerekli gördüğüm yerlerde Ed Emery’nin yardımına başvurdum. Bunun yanı sıra “·” ile belirtilen dipnotlarda okuyucu için daha bilgilendirici olmaya çalıştım.

Nikos Mathesis'e ait Petropoulos çizimi, 1974
Toprağı bol olsun, sevgili hocam H. Ünal Nalbantoğlu (hakkındaki yazı için buraya), çevirinin hem zorunlu bir ihanet hem de dostluk kurmak olduğunu söylerdi. Sorumlulukla yürütülen bir edebiyat çevirisinin bilişsel değerlere sahip olmasının yanı sıra ahlaki değer yüklü bir adabının olduğuna inanırdı. Bunu değerlendirmek de öncelikle siz okuyucunun görevidir. Bol keyifli okumalar.

Not: Petropoulos hakkındaki harika belgeseli buradan izleyebilirsiniz. 

24 Mayıs 2014 Cumartesi

Gurbetkuşu Sunar: Granada Beleşçi Rehberi


Bedava yaşıyoruz, bedava;
Hava bedava, bulut bedava;
Dere tepe bedava;
Yağmur çamur bedava;
Otomobillerin dışı,
Sinemaların kapısı,
Camekanlar bedava;
Peynir ekmek değil ama
Acı su bedava;
Kelle fiyatına hürriyet,
Esirlik bedava;
Bedava yaşıyoruz, bedava.

Orhan Veli Kanık

Granada gezi rehberini yazarken bir bölümü de hiç para harcamadan yapılacak şeyleri, görülecek eserleri yazmaya ayırmıştım. Oysa bedava yaşamak demek öyle sandığım gibi hiç para harcamamak değil, meğer hiç kıymet verilmemekmiş. Aslında, son nefesini toprağın altında verip, bir rakam olarak kayıtlara geçirilmesi için gün yüzüne çıkarılıp, tekrar toprağın altına gömülmekmiş. Adam sanki borsanın kapanışından bahsediyor 301 ila 302 gibi bir rakamla kapatacağız derken. Soma'da hayatlarını kaybedenlere rahmet; yakınlarına, bu olayı unutmayıp hesap sormalarını; katliamın faillerine ise ağızlarından düşürmedikleri allahlarından bulmalarını diliyorum.

 ***

Tabi herkes tatile çıktığında doyasıya gezmek görmek, türlü türlü lezzetler tatmak ya da alışık olmadığı şeyleri bir kez olsun yapmak ister. Gayet doğal. Ama tabi her şeyi yapmaya etmeye de herkesin maddi gücü yetmeyebilir. Beleşin ve beleşçinin dostu olduğumdan, sizleri de unutmadım. O kadar Granada gezi rehberi hazırladık, bir bölümü de size, beleşçilere adıyorum. Buyurun, flamenkosuyla, karın doyurmalık tapasıyla, sıcaktan kaçmalık alternatif yürüyüş rotaları ve tarihi eserleriyle Granada Beleşçi Rehberi.

Eveeeeeeet, Elhamra gezildi, meşhur deniz ürünlü paella yendi, bir ingiliz, bir iskandinav gibi ispanyol mutfağına övgüler düzüldü, eh biraz alışveriş de yapılmıştır. Haliyle paralar hafiften suyunu çekti. Ama hala yapılabilecek bir çok şey var Granada'da. Yani para her şey değil.

Flamenko: 'Granada'ya gelmişim, flamenko dinlemeden dönmem' diyen bir partneriniz var. Siz de istiyorsunuz, ama kara kara düşünüyorsunuz. Adam başı nerden baksan 50 euro desen, gitti 100 euro, yap içler dışlar, etti mi 300 lira. Bu paraya Başkent Pavyon'da masaya sanatçı çağırılabileceğini düşündünüz. Ne yapacaksınız? Telaşa mahal yok.


Flamenko mekanlarına, genelde turistler otobüslerle getirilir, içeriden şak şuk turiste kökleme sesleri gelir, flamenko şarkıcılarının o ciddi, vakur bakışlarına da hayran olunduktan sonra (sanki sokakta çingeneyi görse çantayı sağlama alan kendisi değilmiş gibi), cüzdan hafiflemiş olarak aynı otobüslerle mutlu mesut geri dönülür. Oysa perşembe ve cumartesi geceleri hem bedava hem de en otantiğinden flamenko dinleyebileceğiniz bir bar var: 'La Cueva del Gato', adresi Calle Cristo de la Yedra 18. Çoğunlukla İspanyol ya da yabancı gençler rağbet eder. Bundan başka şansınız yaver giderse genelde Plaza de Nueva'da ya da Mirador de San Nicholas'ta sokakta flamenko çalanlara da denk gelebilirsiniz.




Yemek: Karınlar acıktı, ama etrafta çakma döner şavarmadan başka ucuza bir şey yok. O zaman bol kepçe tapasçılara dadanmanın vakti gelmiştir. Esasında şehrin diğer mahallerinde ne tapasçılar var, ama ben merkezde gezip görülecek yerlerdeki karın doyurmalık iki tapasçının adını vereyim. La Antigualla ve La Bella y La Bestia. Her ikisi de Calle Elvira üzerindedir. Ortamlardan fazla uzaklaşmadan karın doyurulur. İlla içki söylemenize gerek yoktur, meyve suyuna da tapas gelir.

Beleş tapas baldan tatlıdır
Kısa mesafe yürüyüş alternatifleri

La Fuente de Avellano: Doğa yürüyüşü yapmak için de ismi şekilli turlara katılmanıza pek gerek yoktur. Granada merkezden yürüme 10 dakika mesafede, vadiye doğrudan giriş yapabilirsiniz. Yine daha önce kısaca burada bahsetmiştim. Paseo de los Tristes'in sonundan sağ tarafa, Elhamraya doğru ufak bir köprü vardır, buradan ırmak boyunca uzanan yürüyüş yolu Camino de Avellano'yu takip ederseniz yaklaşık 200-300 metre sonra Fuente de Avellano'ya varırsınız, Bir anda etraf Mutlu Vali'nin dediği gibi kuş sesleri, ıhlamur kokusu ve arı vızıltısıyla dolar. Su da var, dinlenme yeri de. Dileyen yürüyüşüne devam eder.

Fuente de Avellano'dan Sacromonte manzarası
Elhamra Korusu: Elhamra'yı sadece kralın yaşadığı bir saray olarak düşünmemek lazım. Elhamra bundan çok daha fazlasıdır. İçerisinin bahçeyle dolu olduğu yetmezmiş gibi, surların dışında da koru bulunur. Granada'nın yaz sıcağından kaçmak için idealdir. İçerisinde ufak meydanlar, heykeller ve tarihi eserler de bulunur.

Elhamra korusu
Elhamra Korusu'ndaki Domates Meydanı ve Çeşmesi, arkada şair Ganevet'nin heykeli
Carmen de Los Martires: Elhamra Korusu'na çok yakındır, koru gezisinin ardından burası da görülmeye değerdir. 11.yy'da yapılmıştır. İçinde saray, nazari tarzı avlu, şapel, gölet, dere, adacık, bağ ve bahçeler bulunmaktadır. Geniş bir alana yayılmıştır.

Carmen de Los Martires'in girişi

Granada halkı ise burayı bir sayfiye yeri ya da önemli günler için fotoğraf çektirmelik mekan olarak kullanıyor. Yukarı kısımlarında oturma yerlerinin olduğu teraslarda Elhamra manzarası vardır.




Tarihi yapılar

El Bañuelo: Bu hamamdan birinci Albayzin yazısında kısaca bahsetmiştim (burada). 11.yy'da yapılmış, müslüman döneminden kalma nadir orjinal eserlerden biri olan hamam, pazar ve pazartesileri kapalıdır. Adres: Carrera del Darro, 31.
El Bañuelo
Corral del Carbon: Burayı da Katedral ve çevresi yazımda anlatmıştım (burada). Eskinin ipek tüccarının kervansarayı ve kömür deposu Corral del Carbon her gün ziyarete açıktır. Belediyenin hemen üst tarafında Mariana Pineda sokağı üzerindedir.
Corral del Carbon'un girişi
Casa de los Tiros Müzesi: 16.yy'da, eskinin yahudi mahallesi Realejo'da saray olarak inşa edilmiş, günümüzde ise müze olarak kullanılmaktadır. 17.yy'dan kalma yağlı boya tablolar, çizimler, fotoğraf koleksiyonu, eski mobilya takımları, gazete arşivi vb. bulunmaktadır. En ilgi çekici odası, tavanında Granada'nın fethine katılanların resimlerinin bulunduğu La Cuarta Dorada, yani Altın Oda'dır. Adres Calle Pavaneras, 19.

Altın Oda

Katedral: Öteki dünyada işini sağlama almak isteyenler, eğer cuma günü namazlarını kılmışlarsa, ne olur ne olmaz diyerek, pazar günü de ayin saatine denk getirerek, katedrali ziyaret edip sevaplarına sevap katabilirler. Pazar ayinlerinde sadece katedral değil diğer tüm kiliseler ziyarete açıktır, para pul istemez.

Beleşçiye bir faydamız olduysa ne ala.

20 Mayıs 2014 Salı

Fotoroman:Üç Pazar


Beyoğlu haritasını önümüze koyalım. Tarlabaşı Bulvarı bu ilçenin Berlin duvarıdır, yeşil hattıdır. Karşıdan karşıya geçerken Kapıkule sınır kapısını geçiyorsunuz gibi bir tedirginlik hissedersiniz. İstiklal'in ferahlatıcılığı, Cihangir'in güvenliliği toz olup uçar. Ortam bir anda tekinsizleşip, fakirleşir. Fakat iş pazar meselesine gelince bulvarın İstiklale bakan yakası çoraktır. Tophane, Cihangir, Karaköy, Çukurcuma ve Galata'yı da barındıran bu bölgede tek bir pazar bulunmaz. Bulvarın Kasımpaşa'ya bakan yakası ise  sadece pazar günü bile üç farklı pazara ev sahipliği yapar. Dolapdere sebze pazarı, İnebolu pazarı ve bit pazarına.

İlk durağımız sebze pazarı. Beyoğlu'ndaki yüksek kiralar belinizi mi büküyor? 
İlacınız burada. Cihangir  manavlarının üçte bir fiyatına haftalık alışverişinizi yapabilirsiniz. Burası ile ilgili yıllar önce yazdığımız yazıya şuradan ulaşabilirsiniz.
Pazarı teğet geçip Ömer Hayyam Caddes'inden aşağıya kıvrılıyoruz. Ana caddeye vardığınızda sola sapın. 250 metre ileride yolun karşısında İnebolu Pazarı'na denk geleceksiniz..

Burası Şişli'deki organik pazardaki gibi lisanslı organik ürünlere ev sahipliği yapmıyor. Ama İstanbul'daki en güzel domateslere denk gellebilirsiniz.

Siz de mi manavdaki maydanozları fazla kart buluyorsunuz.? Burada sade bile yenilebilecek açık yeşil renkli maydanozlar buldum...

...
Ama pazarın en büyük alameti farikası yabani mantar çeşitliliği. Hele bir de sonbaharda uğrarsanız...
......
...
Köylü, peynirden yoğurda çeşit çeşit süt ürünü satıyor..
Bahar mevsimi ise beraberinde türlü türlü otları getiriyor...Yabani kuşkonmazdan, madımağa...
.....

Diğer bir favorim köy ekmekleri...
Tanesi 5 tl den tüm hafta ihtiyacımı karşılıyor. Tost makinasında ısıtıp kahvaltıda tereyağıyla yemek için ideal


Pazardan çıkıyoruz. Geldiğimiz caddeden geri dönüyoruz. Sebze pazarına sapmadan Bilgi Üniversitesinin önünden devam ediyoruz.

Solunuzda benzin istasyonu göreceksiniz. Hemen yanında Kozmaoğlu Kasabı'nı göreceksiniz. Lazari ve Kozma kardeşler 77'den beri aynı yerde domuz kasaplığı yapıyor. İstanbul'da tekler. Salamdan sosise toplam 12 çeşit ürün var.

Hiç bir yere sapmazsanız kalabalık sizi bit pazarına götürecek..

Burası Avrupa'daki kardeşlerinin aksine gerçek anlamda bir bit pazarı. Soylulaşma rüzgarları henüz buraya uğramamış.

Satıcıların da alıcıların da çoğu Afrikalılar, Kürtler ve Çingeneler...

Pazarın hemen yanıbaşındaki Panayia Avengelistria kilisesi ve yoğun Afrikalı popülasyonu sizde bir an Lizbon'daki Feria da Ladra'daymışsınız (Hırsız  pazarı) hissi uyandırabilir. 

Pazarın yoksulluğu insanın içini acıtıyor. 3-5 tlye kıyafet almaya çalışan bir Afrikalı iri cüssesine uyan bir tane bulmak için yerdeki giysileri tek tek kurcalıyor. Gözüne kestirdiği birini deniyor. ama nafiye kolları dirseğini anca geçiyor..

Burası antika avcıları için büyük bir hayal kırıklığı olacaktır çünkü pazardaki eşyaların çoğu çöpe atılmaktan son anda kurtulanlar veya çöpten çıkanlar..

Fakat Avrupa'da çoktan kaybolmuş hırsız pazarı atmosferini tatmak isteyen turistler için oldukça cazip bir ortam..

Pazardan çıkıp ana caddeden devam edin. Apik işkembecisinden sonra karşıdaki Elmadağ caddesine girin. Sağlı sollu tornacıların arasında gördüklerinize inanamıyacaksınız. Sivuple adındaki kafe restoran, Şişhane, Galata  hatta Karaköy'ü tüketen hipstırların derdine derman olma peşinde(edep ya hu!). Sivuple burada Karabatak'ın Karaköy'de yaptığının aynısı yapacak. Tez zamanda Dolapdere mutenalaşacak orası kesin..

Not: Dönüş yolunu Yedi Kuyular caddesinden yaparsanız dehşete tanıklık edebilirsiniz. Dolapdere bölgesi yoğun bir  plazalaşma tehdidiyle karşı karşıya(Bu tehditı Habertürk binası ile başlatmıştı). Yöredeki tarihi binalar yıkılıp, ardından ölümcül derinlikte temeller kazıldıktan sonra yüksek binalar inşa ediliyor. Bir mahalle gözümüzün önünde yok oluyor.Şimdiden geçmiş olmuş! Galiba Kasımpaşalı  Misbah'a  gençliğinde Dolapdere bitirimleri çok acı çektirdi ki intikamını sağlam almış.