23 Ağustos 2014 Cumartesi

Amsterdam Lezzet Turu 1

Dünya kupasının ardından büyük bir boşluğa düşmüştüm. Akşam eve gelip üç tane maçı art arda izlemeye alışık bünye, dünya kupası sonrası bir anda afallamıştı. Bu bol zamanı eskiden olduğu gibi kitap okumakla ya da  blog yazmakla değerlendirmek oldukça sıkıcıydı. Yine yoğun can sıkıntısının yaşandığı sıcak bir yaz günü, masa üstündeki fotoları kurcalarken, Alman Milli Takımı'nın maçlarını dikkatle izleyen kedim Ebru'nun resmine denk geldim.


O anda acaba kediler televizyonu veyahut bizi nasıl görüyorlar diye sordum kendi kendime. Gogıla  "kediler nasıl görür?" yazdığımda sonuç tam bir hayal kırıklığı oldu. Kediler, geceleri bizden çok daha iyi görseler de, gündüz görüşleri oldukça bulanık ve renkler cansızmış. Üstelik mesafe arttıkça bulanıklık  hızlı bir şekilde artmaktaymış. Tek avantajları insana göre daha geniş bir açıyla görebilmeleriymiş.

Üstteki foto insan, alttaki ise kedi görüşü

 Galiba Ebru'yu televizyona çeken ne Philip Lahm'ın karizması ne de şahane milli takım formasıydı. Bizden kat be kat iyi duyan Ebru'yu, olsa olsa Joseph Haydn'ın şahane Alman milli marşı cezbetmiş olmalı.




Yukarıdaki saçmasapan teoriyi "milli marşlar derken Hollanda milli marşı da çok güzeldir. Hollanda'nın başkenti Amsterdam..." şeklinde bağlayacak değilim. Daha kıvrak bir bağlaç cümlesini de sıcak yaz akşamı bulabilmemin mümkünatı yok. O yüzden 10. dakikada kellelerin kopup, baltaların havada uçuştuğu  ucuz korku filmleri gibi (misal Hayalet  Gemi)  kafadan sadede geliyorum. Kemerlerinizi bağlayın. Çığlık atmayın.

Amsterdam. Fiziksel bir benzetmeyle kuzeyin Venedik'i, davranışsal bir benzetmeyle batının Bangkok'u. Elbette bu benzerlikler bizi buraya sürükleyen nedenlerden birkaçını oluştursa da, delicesine bisiklete binme fikri uçak biletini alırken aklımdan çıkmayan tek düşünceydi. Bloğumuzun adı cukurcumatimes.com yerine cukurcumatimes.co.uk olsaydı, lezzet turunu katı lezzetler (şahane bir dünya mutfağı serisi), sıvı lezzetler (butik biralar ve merdiven altı cinciler) ve gaz lezzetler (Bunu da bol oksijenli Amsterdam havası diyerek geçiştirelim) olarak üçe ayırabilirdik. Maalesef ne kadar ekmek o kadar köfte şiarını benimseyip, Amsterdam Lezzet Turu 1 ismiyle siz okuyucuların karşısına çıkıyorum.

Albert Kuyp'a ait bir resim

İlk Gün:Şanslıyız. Kiraladığımız ev şehrin debdebesinden biraz uzaktaki (Bisikletle Red Light'a gitmek 10 dakika sürüyordu)  De Pijp mahallesinin göbeğinde. Ayrıca ismini manzara resimleri ile  ünlü ressamdan alan, kentin en büyük pazarı Albert Cuyp Market'in hemen yanıbaşında. Red Light, coffeeshop veyahut i  Amsterdam saçmalığının önünde fotoğraf çekme (nasıl bu kadar çirkin bir fikir Amsterdam'ın simgesi olur aklım almıyor) gibi klişelere bulaşmadan eve yerleşir yerleşmez pazara iniyoruz.


Pazarın sonuna doğru Hollandalıların meşhur herring dükkanlarından birine denk geliyoruz. Herring, ringa balığının Felenemkçesi. Bu balık kuzey ülkelerinde  bizim lakerda gibi tuzlu suda fermente edilerek yeniliyor. Tıpkı bizdeki balık-ekmekte olduğu gibi yanına bolca soğan koyulup turşu ile birlikle ekme arası servis ediliyor. Ayrıca  balığı  kuyruğundan tutarak tek lokmada mideye indirmeyi de pek seviyorlar. Ben tadına bayıldım. Fakat gündüz atıştırmalığından çok ıslak hamburger gibi zil zurna sarhoşken daha fazla tadı çıkacakmış gibi geldi.Yemekten sonra 60'larda hippilerin işgal edip bol bol takıldığı Vondelpark'ta şekerleme yapıyorum. Fakat herringdeki lezzetli turşudan mı, yoksa bol oksijenli havadan mı (!) bilinmez karnım yarım saatte acıkıveriyor.



Albert Cuyp pazarının sonundaki yolu dikine geçtikten sonra, hemen sağda Albina isimli Surinam restoranını göreceksiniz. Şehirde epey Surinamlı yaşadığından*  bu tip restoranlara çok rastlayacaksınız. Surinam mutfağı "Hollandalılar tarafında plentasyonlarda çalışmak için getirilen" Doğu Hindistanlı, Afrikalı, Endonezyalı ve Çinlilerin  katkısıyla oluşmuş. Üstüne oranın yerli halkının kullandığı tropikal ürünler, egzotik balıklar ve sömürgeci Hollanda mutfağı da eklenince ortaya tam bir potpori çıkıyor. 

*(Hollanda'da yaklaşık 350bin  kişi oldukları tahmin ediliyor.Çoğunlu 75'deki bağımsızlıktan sonra buranın halkına çifte pasaport verilmesinin ardından gelmiş. İyi de etmişler. Bu azınlık grup,  Hollanda milli takımına Gullit, Rijkaard, Kluivert, Davids, Seedorf gibi topçular kazandırarak 70'lerin sapsarı "otomatik portakallarına"  renklilik getirmişler)



Biz menüden  Hintlilerin körili tavuğundan ilham alınan roti kippenbout adlı yemeği söylüyoruz. Tabak körili tavuk, haşlanmış yumurta, patates, yeşillik ve roti denilen Hindistan'ın meşhur lavaşından oluşuyor. Roti'nin yapılışı Sivas yöresinin dahiyane gözlemesi velibak ile  birebir aynı. Tek farkı, içinde haşlama patatesin dışında sarımsak ve bolca kimyonun olması. Bu hint velibakıyla kaynar derecede sıcak körili tavuğu bir arada yemenin zevkini sizlere anlatamam. Daha ilk günden voleyi vuruyoruz.Tavuk sevmiyorsanız bu sefer de Çin esintili moksi metiye bulaşabilirsiniz. Moksi meti, kavrulmuş domuz, noodle ve fasulyeden oluşuyor. Bunun dışında elde yemek için tavuk, tropikal bir bitki olan malanga kökünün püresi, acı ve lahana turşusundan oluşan pek şahane broodje pom  adlı sandviçten söyleyebilirsiniz. Fiyatlar gayet uygun. Bir porsiyon roti kippenbout 5.5 avro.

Broodje pom

Sıcak ve baharatlı  yemekle gevrekleşen midemizi ferahlatmak için tatlı peşinde koşuyoruz. Aslında Amsterdam'a yüksek tatlı beklentisiyle gelmemiştik. Fakat Amerikalıların apple pie dedikleri tatlının kuzeni  appeltaartlara düzülen methiyeleri görünce, tüm şehrin ağız birliği edercesine Amsterdam'ın en iyisi dedikleri Cafe Winkel'in yolunu tuttuk. Appeltaart,"apple pie"dan farklı olarak daha derin bir kapta pişiriliyor. Bu yüzde daha kalın, fakat malzemesi daha bol. Bizde rendelenmiş elmadan yapılan elmalı pastanın aksine burada  meyvemiz kalın kalın doğranıyor. İçine rom, üzüm, kimi yerlerde de karanfil ekleniyor. Nasıl pilav karabiberle şahlanıyorsa dünyanın her yerinde olduğu gibi elmaya tarçın eklemeyi tabii ki atlamıyorlar.


Hamur gevrek, ama  çatalla parçalanmayacak kadar sert değil. Unun lezzetinden midir bilemiyorum kek kısmı yavan bile afiyetle yenilebiliyor. Yan masadakilerden kıskanıp yanına bir de krema koyduruyoruz fakat hiç gereği yok. Tart zaten gereğinden fazla lezzetli ve kaymakla yemek, adanayı lahmacunun arasına dürüm yapmak kadar anlamsız. İçine gelince. Elmalar iri doğransa da asla sert değil. Yumuşacık fakat ağza geliyor. Üzüm ve tarçın pek yakışmış. Sadece koklansa bile insan zevkten bayılabilir. Bir de  sıcağına denk gelirseniz demeyin keyfinize. Aman dikkat, Amsterdam'da kahvaltı için birçok seçenek olsa bile, eğer ilk gün bunu yerseniz başka kahvaltı seçeneklerini bir çırpıda harcarsınız. Türkiye'ye dönünce  Amsterdam'ın kanallarını değil kesinlikle appeltaartını özleyeceksiniz şimdiden söyleyeyim.


Cine olan sevdamdan bahsetmeye gerek yok. Lokal içkilere olan merakım ise bu sevdamdan daha aşağı değil. Cinin keşfedildiği topraklardayız. Fakat jenever (veyahut genever) olarak geçen juhnayver olarak okunan (sert aromasından dolayı  Türkler arasında canavar olarak da telaffuz edilebilir) Hollanda cini, bildiğimiz klasik cinlerden biraz farklı. 1600'lerin sonunda İngilizler jeneverin tadını ve üretim metodunu değiştirip şu anda bildiğimiz cini bulmuşlar. Hollanda versiyonu ise cinden çok vodkaya benziyor. Yıllanmış jeneverlar ise (Oude jenever deniliyor) vodkadan çok malt viskiyi andırıyor. Bu yüzden tonik ile pek uyuşmuyor. Genç versiyonu soğuk, yıllanmış versiyonu ise tıpkı malt viski gibi oda sıcaklığında içiliyor. Jenever, Hollanda'nın milli içkisi olduğundan marketlerde birçok markaya denk gelebilirsiniz. Fakat şehir merkezinde butik üretim yapan minik jenever dükkanları keşfetmek çok daha zevkli.

bardaklar ortadaki kovada yıkanıyor

Kıvrımlı bardak.

Red Light'ın sonunda bulunan Proeflokaal Wynand Focking adlı mekana giriyoruz. İçeride hiç müzik yok. Ayrıca oturacak tek yer dışarıdaki banklar. Buradaki barmenler bildiğimiz barmenlerden farklı olarak bir hayli sosyal. Önündeki tahta küvette bardakları suya sokup çıkarıyor. Ardından tekrar dolduruyor. Arkasında dizili olan  değişik türden jenever ve jeneverin ana maddelerinden biri olan yaklaşık 80 çeşit meyve likörü (aklınıza gelebilecek her aromadan yapılan likör bulunmakta)  ve malt şarabı ile envai çeşit kombinasyonlar yapabiliyor. Karışımlara boswandeling (ağaçların arasında yürüyüş), bruidstranen ( gelinin gözyaşları) gibi isimler takıyorlar. Mesela boswandeling bana daha çok  jagermeisteri hatırlattı. Bruidstranen ise Hollanda'nın baharat ticareti yaptığı altın çağa saygı duruşu yapıyor. Barmen ilk başta size ne tür tatlardan hoşlandığınızı soruyor ve macera başlıyor.



Ben turunçgillerin bulunduğu ekşi aromalardan hoşlandığımı belirtiğimde önüme seçenekler yığılıveriyor. İlk önce bardağa azıcık koyup tattırdığı likör, bana şekerli geldiğinde seçenekleri değiştirip bambaşka yollara sürükleniyorum. Garson, daha sonra çok beğenip bir düzine satın aldığım  çay bardağından bile kıvrımlı jenever bardağını** ağzına kadar dolduruyor.  Bir anda sinirleniyorum çünkü hayatta en sevmediğim şeylerden biri ağzına kadar dolu bardakta bir şey içmektir.

**( Çay bardağı Türk kadının vücüdunun tasviriyse, bu kesinlikle  Latin bir kadından ilham alınmış olmalı. Hollandalılar ise bardak tasarımında daha çok ülkenin simgesi laleden etkilenildiği söylüyorlar)


Dışarıdan

Hele hele çay içiyorsam elim yandığında öfkeden kudururum. Tamam, garsona zenci dudağı esprisini yapacak değilim ama bu heriflere dudak payını anlatan olmadı mı? Fakat hemen yanıbaşımdaki İngiliz'in bardağı kaldırmadan elini arkaya bağlayıp domaldığını ve cinden bir fırt aldığını, sonra da eline alıp fondip yaptığını görünce  jenever adabının  birinci kuralını çözmüş oluyorum. Ertesi gün gittiğim bir barda Hollandalıların jeneverı biranın yanında hüplettiğini*** görünce adabın ikinci maddesi de gözlem yoluyla çözülmüş oldu. Alın bu da daha akıllda kalıcı olması için görsel sunumu.

***(Buna kopstoot diyorlar. Yani kafa atmak. Mecaz anlamda değil. Bildiğiniz Zidane'ın Materazzi'ye attığından.)




Tabii olayın  üzerinden beş dakika geçmeden, kırk yıllık Hollandalı gibi garsondan biranın yanında jenever isteyerek, yanımda bu içkiyi kuru kuru içen Japon turistleri küçümseyen bakışlar atma küstahlığında da bulundum. Japonların akabinde beni taklit etmesi kulaklarımdan gurur fışkırmasına sebebiyet verse de, çarçabuk sarhoş olarak "kendi kazdığı kuyuya düşen" Ebu Cehil'in hikayesine  çağdaş bir dokunuş yaptım.

Jenever adabı

 Aman dikkat! Tattığınız içkilerin alkol oranı yüksek ve tadım esnasında sarhoş olduğunuzu çok geç anlıyorsunuz. Portakal likörünü denemek istiyorum. Barmen "blue curaçao mu? triple sec mi?" diye soruyor? Alman milli takımı ve tüm sokakları bilen ingiliz taksiciler den beri poyle profesyonel bir emekçi görmemiştim. Triple sec geliyor. Enfes. Maceranın sonunda genç ve yıllanmış jeneverın da tadına bakarak coffeeshopa ayağımı değdirmeden (!) kafayı çoktan buluyorum. Ayrıca cumartesi günleri burada jenever  turu yapılmaktaymış fakat maalesef ben kaçırdım.


Not:Dükkanın yan tarafında hediyelik bölümünden bardak veya bu cinlerin şişelenmiş hallerinden alabilirsiniz. Benim valiz problemim olduğundan maalesef işi free shoplara bıraktım. Free shoplarda ise butik markalar yerine jenever'ın J&B'si Bols markasından bir şişe kaptım.



17 Ağustos 2014 Pazar

Granada Gezi Rehberi - Elhamra Sarayı III

Elhamra Sarayı'nı anlatmaya başlamıştım, ama hem Granada'yı terk ettiğimden hem de bir ayı geçkin bir süredir bilgisayarımdan uzak kaldığımdan nerede ne vardı, hikayesi neydi, kafamdan uçtu gitti.  Bir okuyucumuz da bize hesap sormuş, elhamra gezi rehberi işi ne oldu diye. Bu yüzden şu sıcak yaz günlerinde dil peyniri gibi erimiş beynimi zorlayıp, başladığımız işi bitirmeye çalışalım. 

San Fransisko Manastırı ya da Parador Otel: Elhamra’daki saraylardan biri olup, Kraliçe İsabel tarafından fransisken mezhebine ait bir manastıra çevrilmiştir. Şu anda ise İspanya’nın hemen her şehrinde bulunan Parador otel olarak hizmet vermektedir. Ancak gezip görmeye açıktır. Girişinde dikdörtgen biçiminde bir bahçesi vardır. Kraliçe İsabel ve Kral Fernando öldüklerinde önce buraya gömülmüşler, kemikleri daha sonra katedralin dibindeki Kraliyet Şapeli'ne taşınmış. İşin ilginci, Nazari mimarisi ve duvarlarında kurandan ayetler olmasına rağmen, 18.yy’da yıkılıp yeniden yapılana dek, rahipler burada yaşamışlar. 

Bir çakallık notu vereyim: Elhamra'nın arka kapılarının birinden girip görevliye denk gelirseniz, 'Yemişim Elhamrasını, ben Parador Otel'e gidiyorum' derseniz, sizi mecburen içeri almak durumundadır. Böylelikle Elhamra'ya beleş girmiş olursunuz.Ancak Generalife bahçelerine, kulelere ve Nazari saraylarına girişte bilet kontrolü yaptıklarından, sadece bu bölümde anlattığım kısımları beleş görme şansınız olur.
San Fransisko Manastırı
V. Carlos Sarayı: Bana göre Elhamra Adliye Sarayı. Elhamra’daki diğer geri kalan her şeyle tezatlık içeren çirkin bir saraydır. Mimar, saray kavramını biraz değişik algılayıp adliye sarayı gibi bir eser ortaya çıkarmış. İsabel ve Fernando’nun torunu Gent doğumlu Carlos, Portekizli kuzeni İsabel ile evlenince balayına Granada’ya gelmiş ve çok beğenmiş. Bunun üzerine bir daha gelmeye rahat edeyim diyerek kendi adına bir saray yapılmasını emretmiş. Parasını da son kalan müslümanlardan ekstra vergi olarak alınca herhalde çok da ahlarını almış, bu sarayda tek bir gün dahi geçirememiş. Hatta sarayın yapımı Carlos öldükten çok sonra tamamlanabilmiş. Zemin katında Elhamra müzesi, üst katında ise güzel sanatlar müzesi bulunmaktadır.

V. Carlos Sarayı dışarıdan
V. Carlos Sarayı içeriden
V. Carlos Sarayı’nın önündeki meydanın adı Patio de Aljibe (Sarnıç Avlusu)’dir. Lorca 1922 yılında, bu meydanda bir çok yerel şarkıcıyı toplamış ve flamenkonun öncülü diye tabir edilen cante jondo (derin şarkı) tarzının unutulmaması ve devam ettirilmesi için bir yarışma tertip etmiş.
Antonio Lopez Sancho'ya ait cante jondo yarışmasını tasvir eden bir çizim.
Hemen sol taraftaki etkileyici kapı ise Puerta del Vino (Şarap Kapısı)’dur. Yalnız bu şarap mevzusunun ispanyolların duymayıp uydurdukları bir çok yanlış çeviriden birisi olduğunu düşünüyorum.
şarap kapısı
Santa Maria Kilisesi: Elhamra Sarayı’nın eski Büyük Camisi'nin yerine inşa edilmiştir. V. Carlos'un sarayının dibindedir. Enteresan bir yanı yoktur zaten ziyarete de kapalıdır. 
Santa Maria Kilisesi
hamamın tavanı
Hamam: 14.yy'ın başında inşa edilmiş bu hamam, eskinin Elhamra Camisi'nin hemen dibinde yer alır. Nazarilerin hamam yaparken Romalılardan etkilendikleri açıktır. Albayzin'de yer alan Ceviz Ağacı Hamamı da aynı tarzda inşa edilmiştir.

Bir sonraki yazı Elhamra'nın Alcazaba kısmı yani eski şehri üzerine olacak. Sonra da Generalife bahçeleriyle bu yazı dizisini sonlandıracağız inşallah.

14 Ağustos 2014 Perşembe

Madrid:Mavi Şehir

Önsöz: İlk iki Madrid yazısının adı Beyaz Şehir ve Kırmızı şehirdi. Bu yazının adını da devamlılık sağlansın diye Mavi Şehir koydum. Fakat en yakın denize yüzlerce kilometre uzaklıkta bulunan İspanya'nın Ankara'sı ile mavi renginin ne alakası var demeyin. Devamlılık, bir yazıda veya filmde en önem verdiğim unsurlardan biridir. Obi Wan ile  Darth Vader'ın Episode 3'de havada uçuşarak dövüşmelerine diyeceğim yok. Fakat Episode 4'te topallayarak dövüştüklerini bilerek bu filmi çekmek düpedüz ahmaklıktır. İşin başında Lucas olunca ahmaklıktan ziyade açgözlülüktür. Neyse içimizdeki Lucas nefretini törpüleyip sadede gelelim. Bu bölüme mavi ismini koymamın nedenlerine gelince. Birinci nedeni  Kieslowski'nin üç renk filmlerine saygı duruşunda bulunmak,  ikinci nedenimiz ise deniz ürünlerine en çok bu bölümde değinecek olmamız. Biliyorum biraz fazla zorladım, ama dediğim gibi devamlılık ciddi bir iştir.


Havalar cehennem gibi sıcak. Evdeki pencereleri karşılıklı açmama rağmen zerre cereyan yok. Bloğa yazı yazma fikri bile beni yormaya yetiyor. Elimde  birçok malzeme olsa da pencere kenarına oturup kitap okumak çok daha cazip. Bu yüzden Madrid yazımızın son bölümünü fotoroman formatıyla geçiştiriyorum. Şimdiden özür dilerim. Nasıl olsa Granada gibi cenneti bırakıp Midilli'ye göç eden Gurbet Kuşu şahane yaz haberleriyle gelecektir. Eline kalemi aldığı anda üç dört tane bol maceralı yazı çıkaracaktır. Bunun düşüncesi bile zaten gevşeyen götümü iyice mayıştırıyor. Hadi kalın sağlıcakla. Ben tekrar cam kenarına kaçıyorum. Üstelik tam karşımızdaki karakolun önünde şahane bir kavga var. Soğuk bir bira mı açsam acaba..

Not: Bu arada Almanya'nın şampiyonluğu hakkında iki kelam edemedik ona yanıyorum.

1. Şehrin tapas merkezi.  Güneydeki La Latina mahallesinin çok yakınında bulunan Cava Baja caddesi. Burada hangi bar kalabalıksa içeri dalıp dilediğiniz tapası söyleyebilirsiniz.

2. Yirmialtı numarada bulunan Txakolina. Burası Bask yöresi tapaslarıyla ünlü (pintxos). Çoğunluğu ekmek üstü olan bu tapasların fiyatları 2-3 yuro arasında değişiyor.

3. Tatlı kontejanından churrosu pek beğenmemiştik. Bu sefer Sol meydanının az ilerisinde bulunan Casa Mira'ya dalıyoruz. İspanyolların yeni yıl arifesinde bayılarak yediği turronun en alası bu dükkanda satılıyor. 

4.Ortam bizdeki Hacı Bekir lokumcusunun bir benzeri.

...
5. Fındıklı, fıstıklı gibi birçok versiyonu olsa da bizim favorimiz badem ezmeli olanı. Vitrine bakan hüzünlü çocuğun bile suratını fotoyu çektikten çok sonra farkediyorum. Yoksa Tarlabaşı'na gidip burnu sümüklü çocuk fotosu çeken çeteden hiç hazzetmem.
6. Artistik tapas kontejanımızda ise Prado müzesinin hemen karşı tarafında bulunan Estado Puro var. Şehirdeki en güzel bacalao köftesini bu mekanda yedik(Madrid:Kırmızı Şehir yazısında bahsettiğimiz Portekiz restorandakini saymazsak).
7. Üstelik iç tasarımı fütüristik. Arka fonda birayı masaya döken kız İspanya'nın Filiz Akın'ı olsa gerek. Yorucu Prado gezisi sonrasında mola vermek için ideal bir mekan.
8.Portekiz'de yediğimiz tuzda pişen devasa karidesleri unutamamıştık . Coğrafi ve kültürel yönden Portekiz'in ikizi olan Galiçya'nın yemeklerini çok duymuştuk. Malasena mahallesinde karşımıza çıkan  Marisqueria Riberio Do Mino'nun uzmanlık alanı bu yörenin spesiyalleri.  Burası şehrin en iyi Galiçya restoranlarından. Yukarıda gördüğünüz büyük ve küçükler yengeçler, kerevitler, boy boy karideslerden oluşan 2 kişilik (bana göre kesinlikle dört kişilik) tabak 35 yuro. Madrid ortalamasına göre bir hayli ucuz. Bir O Ramiro olmasa da tatmin oluyoruz (O Ramiro yazımıza buradan ulaşabilirsiniz)
9. İşte günün  yıldızı. Pimiento de Padron. Küçücük biberler zeytinyağında kızartılıp kabuğu soyularak iri taneli tuzla  süsleniyor. Bir kilo kuzu pirzolaya değişmem.(Malatya'da acı dolmalık biberleri tuzlu tereyağında kavururlar. En az bunun kadar güzeldir)
10. Ertesi gün şehirin turistik pazarı San Antonio'da bu biberden  yarım kilo alıyorum.

11. Pazar birbirinden çeşitli tapaslar, içkiler, peynirler, jambonlar bulundursa da aşırı turistikliği yüzünden bana Mısır Çarşısını hatırlatıyor.

11. Aynı anda beş dili konuşan tezgahtarlar olmasa da aşırı kalabalık beni boğuyor.

12.....

13...

14...


15. San Antonio pazarı. Dişarıdan.
16.Alaska Pollock balığının sadece sırt kısmı incecik doğranınca  yukarıda gördüğünüz çakma bebe yılanbalığı  oluşuyor. Bask mutfağının gözdesi bebe yılanbalıklarının(bu bebe balıklara angulas deniliyor çakmasının adı ise gulas) yükselen maliyetinden  dolayı böyle bir işe giriştiler herhalde. Zeytinyağı ile marine edilince pek lezzetli oluyor.
17.Ve elbette envaiçeşit domuz..

18.Madrid şu sıralar, cin rüzgarı kadar olmasa da butik biracılık çılgınlığıyla da çalkalanıyor...
19. Kentin en meşhur butik bira mekanı Fabrica Maravillas. Malasena mahallesinde bulunan mekan, bonde ale, stout veyahut IPA gibi birçok bira türünü üretmekte.