25 Eylül 2014 Perşembe

Emir Kipleri - Midilli Özel

Önce bilgisayarsızlıktan daha sonra ise internetsizlikten dolayı blogumuza ne zamandır hasret kalmıştım. Tüm yük de zavallı Okan'a binmişti. Kolpa ve berduş yaşamı bir kenara bırakıp, elimi taşın altına sokma vakti gelmiş de geçiyordu bile. Bir nebze olsun Okan'ı rahatlatarak emir kipleri Midilli özel yazısıyla sahalara geri dönüyorum.


İç: Rakının yerini tutamasa da, olsun, yine de uzo için. Hangi uzoyu içelim derseniz ise ilk tavsiyem Pitsiladi uzo olur. Farkı sadece fiyatı değil aynı zamanda lezzetindedir. Pitsiladi'nin yanı sıra Midilli'nin en eski uzosu Barbayanni'nin yeşil şişeli ve %42 alkollüsünü ya da 'evzon' isimli %47 alkollü olanını tercih etmenizi öneririm.

Midilli haritalı masa örtüsü üzerinde Pitsiladi uzo
Barbayanni uzo ve taze kalamar 

Ye: Uzonun yanında deniz ürünü yenmelidir. Başlangıcı ise istisnasız 'sardeles pastis' denilen salamura ya da tuzlama sardalye ile yaparım. Size de onu tavsiye ederim. Kalloni körfezinde tutulan sardalyeler tuzlanır ve yaklaşık 4 saat sonra yenmeye hazır olur. Nasıl yiyeceğiz derseniz de şöyle anlatayım. Sardalyeyi kuyruğundan tutun, bir elinizle kuyruğun bir kısmını öne, diğer elinizle de kuyruğun diğer kısmını arkaya doğru çekerek ikiye ayırın. Önce kılçıksız kalan tarafını götürün. Afiyet olsun. Sonra ise, kılçıklı tarafını kuyruğundan çatalın arasına takın ve çatalı aşağı doğru çekerek kılçıktan ayırın.Üstüne de vurun uzoyu. Yarasın.

sardeles pastis

İkinci favorim ise ızgara ahtapottur. Ahtapota karşı kendimi ikiyüzlü davranıyor gibi hissederim. Denizde görsem anında kaçacağım ahtapotu, ızgarada görsem yanıbaşından ayrılmam. 'Görünüşe aldanma' hayat dersini ahtapottan alırım. Tipini hiç sevmem ama tadına bayılırım.


Gez-gör: Midilli'nin gezilecek görülecek yeri çoktur ama ben burada detaya girmeyeyim. Daha anaakım yerlerden bahsedeyim, alternatif yerler meraklısına ya da dostlara kalsın. İlk sırada adanın en turistik kasabası Molivos. Tepede kalesi yer alır, arnavut kaldırımlı ve genelde iki katlı taş evlerden oluşur. Limanı görülmeye değerdir.

Molivos limanı

İkinci olarak, adanın en yüksek noktası olan Olimpos Dağı'nın eteklerine kurulmuş Agiassos köyünden bahsedeyim. Agiassos köyü el sanatlarıyla meşhurdur. Seramik ve ahşap işi almış yürümüştür. Burası da panoramik bir köydür. Uğrarsanız balını tatmanızı da tavsiye ederim.

Agiassos köyünden el sanatları
Üçüncü olarak adanın güneyindeki Plomari kasabası. Uzonun başkenti Midilli adasıdır. Plomari de uzonun kalbidir. En iyi uzolar burada üretilir. Görülmeye değer bir köydür. Cunda Adası'ndaki taş kahvenin birebir benzeri girişinde yer alır.

Plomari'nin girişindeki taş kahve

Son olarak da Plomari'ye yaklaşık 10 km uzaklıktaki Melinda sahilinden bahsedeyim. Bence adanın en güzel plajı burasıdır. Denizi çok berraktır. Denize sıfır tavernalarda hakikaten çok lezzetli yemekler, özellikle deniz ürünleri bulabilirsiniz. Lüks aramayanlar buradaki aile işletmelerinde huzur dolu bir tatil yapabilir.

Melinda sahili

Dinle: Papalina Ensemble. Benim de buzüşümle (buzüş yazısı için buraya) eşlik ettiğim Papalina Ensemble genellikle Midilli Adası'nın şarkı ve türkülerini çalıyor. Bunun yanı sıra rebetiko şarkıları ve diğer adaların geleneksel türküleri de repertuvarda yer alıyor. Santur, ud, gitar, keman ve vurmalıların yer aldığı grubumuzu, her gün olmasa da haftada 3-4 gün Midilli'nin ana caddesi Ermou'nun sonuna doğru giderseniz görebilirsiniz. Albümü de şu linkten dinleyebilirsiniz. 
Papalina Ensemble

Yap: Midilli'de yelkenli tekne turu yaparsanız, başka türlü göremeyeceğiniz bir çok koya ve ufak adaya gidebilirsiniz. En fazla altı kişilik (ufak çocuk varsa 8) özel yelkenli turlarıyla,ailenizle ya da arkadaşlarınızla birlikte üç, beş günlük ya da haftalık turlara katılabilirsiniz. Kaptan Yorgo'da sizlerden iyi olmasın, çok düzgün bir insandır. Müracaat için bana danışmanız yeterli.



Takip et: Midilli'de olup bitenleri, nereye gidilir, nerede ne yenir gibi güzel tüyoları bulabileceğiniz twitter ve instagram hesaplarımdan beni takip edebilirsiniz. İnternetim oldukça kısa kısa yazıyorum.
Twitter için @uzomeze, instagram için ise midilli_keyfi adreslerinden bana ulaşabilirsiniz.

5 Eylül 2014 Cuma

Amsterdam Lezzet Turu 2


Bu aralar bazı gezi bloglarında, insanların dillerinde “şehri yerlisi gibi  yaşamak” lafı dolanıp duruyor. Turist duygusundan sıyrılıp oranın halkı gibi hissetmeye, yemeye, eğlenmeye ant içmiş bir ekolden bahsediyorum. Bu saçma fikiri İstanbul’a uyarlarsak. Sabahın 7 sinde kalkıp metrobüsle Beylikdüzü’nden  Mecidiyeköy’e sıkış tepiş ve ayakta yol alıp, akabinde viyadük ve kornaların arasında simit fırınında simidini jet hızla yutup işyerine varmanız gerekiyor. İşyerinde müdürden aldığınız izin ile Ziraat Bankası'na gidip para yatırmanız, veya İGDAŞ’a gidip doğalgazınızı açtırmanız gerekiyor.

Bir yere üç dört günlüğüne tatile gidip, lokal tarzda yaşamaya çalışmak düpedüz hastalıktır. Aşağılık kompleksidir. Mesela Amsterdam’da geçirdiğimiz yarım  günü appeltaart, herring,  surinam yemeği,  arada bir ton likör ve bira tüketerek geçirdik (bir önceki yazımızda görebilirsiniz). Şehrin yerlisi, belki bu ürünlerden sadece birini tüketse bile, yarım günde aynı şeyleri yapması pek mümkün değildir. Örneği İstanbul’a uyarlarsak; aynı gün içinde balık ekmek, çiğ köfte ve kebap yiyen akabinde pek turistik boğaz turuna katılan, gece de Beyoğlu’na akan bir turisti kınayamayız.
İnsanların  turist-lokal takıntısını çok iyi bilen, kaldığım evin sahibi, turist gibi gözükmemek için beni logosuz bisikletler kiralayan dükkana yönlendirdi.
Ben ise üzerinde kocaman “yellow bike” yazan, turist olduğumu beşyüz metre öteden belli eden sapsarı bir bisiklet kiraladım. Logosuz bisiklete binsem de kara tenim, 1,73 lük boyum (istastistiğe göre hollandalılar dünyanın en uzun boylu insanlarıymış) yabancı olduğumu zaten dünya aleme duyuracaktı.


Not: Yukarıda şehrin yerlisi gibi yaşamaya çalışan mutsuz insanları eleştirirken İstanbul’a tatile gelip Sultanahmet, göbek dansı, Kumkapı’da rakı üçgeninden çıkamayan turistler gibi de olun demiyorum. Ama “hamam çok turisitik bir konsept yeaaaa” deyip de hamama gitmemek İstanbul’u İstanbul yapan en önemli unsuru ıskalamak demektir.




Amsterdam. İkinci gün

Tıpkı bir önceki yazımda bahsettiğim elmalı tartta olduğu gibi  Hollandalılar pancake meselesine de Amerikalılardan farklı bir yaklaşım sergilemişler. Hollandalı pancake(pannenkoek)  ana malzeme olarak Amerikan kuzenine benzese de, diğer yönlerden bir hayli farklı. Amerikan versiyonunda krepler daha küçük ve kat kat olurken burada daha büyük ve tek kat. Ayrıca Hollanda versiyonu sadece maple şurubu ve pudra şekeri ile değil, bacon, elma veya envaiçeşit peynir ile birlikte sunulabiliyor. Bu sayede sadece kahvaltı yemeği olmaktan uzaklaşmış. Hatta bazı pancake dükkanları öğlen 12 den sonra açılıp kahvaltı meselesini tamamen pas geçmişler.



Sabah kahvaltısında Pancakes! adlı mekana uğruyorum. Önünde uzun bir kuyruk var. Yarım saat sonra sıra geliyor. Eşim elma, limon, camembert peynirli; ben ise bacon, biber ve mantarlı pancake söylüyorum. Krep kısmı, unundan olsa gerek sade bile rahatça yenilebilecek kadar lezzetli. Sonradan garsondan tüm unların Hoofddorp yakınlarındaki klasik Hollanda yeldeğirmenlerinde öğütüldüğünü ve katkı maddesi bulunmadığını öğreniyorum. Eşim peyniri çok aromalı bulduğundan çok fazla beğenmiyor (aslında sadece elmalı söyleyip tarçın ve pudra ile lezzetlendirmek daha mantıklı). Benimki ise kahvaltı için ideal. Baconın kıtırlığı ile krebin yumuşaklığı şahane kontrast yaratmış. Menüde dünyadan krep seçkileri de mevcut. Hatta Türk pancake olarak tanıtılan mücver de var.

Uzun kuyruklar

Menüde ayrıca poffertjes dedikleri küçük pancakeler bulunuyor. Burada yemedim. Ama geçen yazımda bahsettiğim Albert Cuyp markette veya şehir merkezindeki bit pazarında (ben burada denedim) bunu yapa birilerine denk gelebilirsiniz. Standart krepten farklı olarak  pofferjes  yapılırken mayalı hamur kullanılıyor.  Bu yüzden de güzelce kabarıyor ve  daha  pofuduk bir görünüme sahip oluyor. Üzerine bolca pudra şekeri (veya nutella) ve bir parça katı tereyağı ekleniyor. Öğün olarak yenmese bile akşam atıştırmalığı için ideal. Türkiye’de denense çok tutacağından eminim.




Akşam yemeği vakti.  İlk gün Surinam yemeklerine dadanmıştık. Sırada başka bir sömürge mutfağı var. Amsterdam çoğunlukla, Endonezya'nın dışında en iyi Endonezya yemeğinin yapıldığı yer olarak anılır. Niyetimiz bizdeki çilingir sofrasının muadili olan rijsttafel (rice table)'dan denemek. Daha önce emir kiplerinde bahsettiğim, Micheal Krondl'un Lezzet Fetihleri kitabında rijstafel'in hikayesini şöyle aktarmış:

Resim yazısı ekle
1880'lerde rijsttafel(Kaynak:Wikipedia)
Hollandalılar füzyon mutfağıyla birçoklarının daha erken, yeni bağımsız olan Endonezya'dan kovuldukları 1950'li yıllarda tanıştılar. Sömürge döneminde Baharat Adaları'nda öğrendikleri lezzetlerle geri dönenler daima olmuştur, ancak bu 1950'lerde yaşanan akınla kıyaslanacak derecede değildi. O dönem yaklaşık üç yüz bin mültelc beraberinde çok az eşyayla Hollanda'ya gelmişti. Bavullarına, küskünlük ve vatan özlemiyle beraber rijsttaffel adını evrdikleri gösterişli bir yemek mönüsünü de tıkıştırmışlardı.  

Batı Java'da çilingir sofrası kuran Hollandalı bir aile(1936)

Rijsttaffel, Bali, Cava, Sumatra ve diğer Endonezya adalarının yemeklerinin muazzam  bir büfede bir araya getirildiği, sömürge mutfak kültürünün tuhaf bir icadıdır. Fikir az çok Endonezya  düğünlerindeki mükellef sofralara dayanmaktadır, gerçi sonradan varlıklı kolonyal hanelerde bu  her gün hazırlanır hale gelmişti. Aşçılar ağırlıklı olarak  Çinliydi  ki bu da sadece lezzeti değil kullanılan malzemeleri de etkiliyordu. Bilhassa ilk ortaya çıkışında Müslüman ziyafeti olan mönüye bol miktarda domuz eti eklemişlerdi. İster satay gibi şişte olsun, ister babi ricah gibi baharatlı yahni şeklinde, her çeşit et bu ziyafetin odağı olmuştu.


Ortada sate lilit (Bali usulü ızgara balık)



Singel kanalının yanıbaşında kurulan bloemenmarkt-çiçek pazarı’nın içinden kıvrılarak ilerliyoruz. Lale soğanları, bahçe malzemeleri ve  envaiçeşit çiçek satılıyor bu pazarda. Yolun üzerinde Sampurna adındaki bir Endonezya restoranına dalıyorum. (Aslında ilk tercihim herkesin tavsiye ettiği  şehrin kuzeyindeki Blauw adlı restorandı.)

Ortada daging blado, sağda sate kambing (keçi şiş)


Şehrin en tursitik ve en kalabalık yerlerinden Çiçek pazarında yemek yemek Mısır Çarşısında döner yemek gibi kulağa turistik gelebilir fakat Sampurna ile ilgili birçok olumlu eleştiri duyduğumdan önyargılı yaklaşmıyorum. Dışarıda yemeye meraklıysanız, Çiçek pazarı çok kalabalık olduğunda öğlenleyin buraya uğramanızı tavsiye etmem. Yoldan geçenler şatafatlı sofranıza bakacaktır. Utanırsınız. Garson sipariş alırken yemekler baharatlı mı olsun diye soruyor. Biz de tabiki  evet karşılığını veriyoruz. Rijsttafel söylüyoruz. Sırayla dadanıyoruz.


Sate lilit: Bali usulü ızgara balık. Kıyma haline getirilmiş balık limonotuna sarılıp ızgarada pişiriliyor. Limonotu herşeye yakıştığı gibi buna da pek uymuş.

sate lilit
Daging blado: Binbir baharat ile çeşnilenmiş kızarmış biftek parçaları. Bayıldım.
Sate kambing: Bol soslu keçi şiş. Bira ile leblebi gibi gidiyor
İkan Bali: Bol soslu Bali usulü balık. Gecenin yıldızlarından. Yumuşacık ve yoğun aromalı

Lumpia ikan
Lumpia ikan: İşte sofranın gerçek kahramanı. Yağda kızartılmış balıklı börek. Yanında iste fıstıklı ve acılı sos. Eşim kadar etkileniyor ki ki ertesi gün tekrar buraya, sadece lumpia ikandan yemek için tekrar geliyor.  İçecek olarak yoğun baharatı bir nebze olsun hafifletmek için Endonezya’nın popüler birası Bintang söylüyoruz.


15 çeşit yemek hepsi bizdeki mezede olduğu gibi küçük tabaklarda geliyor. Et yemekleri ise küçük bir ısıtıcının üzerine koyularak servis ediliyor. Benim seçtiğim en büyük boy (adı celebes Rijsttafel) tadım menüsünün fiyatı 34,50 avroydu. Vejeteryan menü ise 27,50 avro.


Ayaküstü tatlı demişken Albert Cuyp market’te satılan stroopwafel dedikleri şahane lezzeti anlatmamak da olmaz. Stroopwafel migroslarda sıkça rasladığımız içi karamelli yuvarlak gofret benzeri tatlı (tam olarak derdimi anlatamadım. O yüzden aşağıdaki fotosuna bakınız. Hemen anlayacaksınız). Ben karameli çok sevmediğim için migrosgillerdeki versiyonlarını ağzıma pek sürmem. Bu yüzden de ilk gördüğümde pek prim vermedim. Fakat kaldığımız evin sahibi masanın üzerinde bir poşet küçük boy stroopwafel bıraktığında sırf beleş olduğu için hemen dişledim. Yediğim şeyin Türkiye’deki bayat gofretle alakası yoktu. Evimiz Albert Kuyp markete yakın olduğundan sabah koşar adımla bunu yapan herifi buldum.  



Usta, waffle makinesinde taze olarak hazırladığı iki dilim ince waffle’ın arasına bal kıvamında şurubu spatula yardımıyla güzelce yayıyor. Sonra tekrar makinada presliyor. Dilerseniz bir tarafını nutella ile sosluyor. Sonuç mükemmel. Sıcacık. Dışı gevrek, içi yapışkan.  Üstelik hazır versiyonları gibi midene oturmuyor. Aç karnına yememe rağmen zerre rahatsızlık duymadım. Tanesi 1,5 euro. Dilerseniz süpermarketlerde satılan küçük versiyonlarından paket halinde de satın alabilirsiniz.