29 Ekim 2014 Çarşamba

Her Yemekseverin Okuması Gereken Üç Çizgi Roman


Relish: Yeme içme temalı çizgi romanları toplamaya, daha önce emir kiplerinde bahsetttiğim(buradan bakabilirsiniz) Get Jiro'dan sonra başladım. Jiro'yu aldıktan sonra, beni daha da kudurtmaya çalışan akıllı amazon.com, "bunu alan şunu da aldı" tarzı önermelerle aşağıda bahsedeceğim üç kitabı  almama sebep oldu. İlk kitabımızın ismi Relish. Genç çizer Lucy Knisley, çocukluğundan günümüze kadar yemek ile ilgili anılarını bizlere  eğlenceli bir dille aktarıyor. Gurme ve aşçı anne- babanın kızı olan Lucy,  her bölümü bir yemek tarifi çizerek  sonlandırıyor.







French Milk: Lucy Knisley'in ilk  kitabı. Bu sefer çizimler Relish gibi rengarenk değil. Siyah-beyaz. Fakat içerik olarak neredeyse diğeri kadar eğlenceli. Lucy, en az kendisi kadar yemek manyağı annesiyle çıktıkları bir aylık Paris tatilini anlatıyor bu kitapta. Müzeler, parklar, baget ekmeği arasına sürülen tereyağlar, istiridyeler... Ayrıca bu kitap,  Hemingway'in Moveable Feast'iyle birlikte Paris'e gitmeden önce okunması gerekenler listesine de eklenilebilir.




In The Kitchen With Alain Passard: 2001 yılında menüsünden eti çıkararak yeme içme dünyasını sarsan Alain Passard ve Paris'teki üç Michelin yıldızlı restoranı L'Arpage'ye adanmış bir çizgi roman. Fransız illustratör Christophe Blain yumuşak çizimleri ile, Passard'ın kendi çiftliğinden getirdiği sebzelerle yarattığı harika tariflerin buluştuğu dopdolu bir kitap.  Paris'e gitmeden önce okunması gerekenlere bir ek daha.




23 Ekim 2014 Perşembe

Amsterdam Lezzet turu 5: En İyiler İkinci Kısım



En iyi patates

Listemizin başında Vleminckx Sausmeesters yer alıyor. Burası Flaman usulü patates kızartması satıyor (Vlaamse frites diyorlar). Yapılış bakımından Flaman usulünün standart kızartmadan bir farkı yok ama patateslerin taze oluşu, yağın kalitesi ve en önemlisi pişirmedeki üst düzey ustalıktan dolayı farkını ilk ısırıkta belli ediyor. Ürünler  üç farklı boyda  (“klein, middel and groot”) ve yirmi küsür farklı sosla satılıyor. Ben en çok acı sosa küp doğranmış sosun ilave edildiği kombinasyona bayıldım. Fena halde gevrek ve lezzetli bu atıştırmalık kesinlikle yediğim en iyi patates kızartması. Önünde oluşan uzun kuyruklarda yılmadan bekleyiniz. Ne demişler. “Sabrın sonu selamet”





Şehrin en merkezi yolu olan Damrak caddesinin istasyona yakın kısımları inanılmaz turisitik olduğundan, yoldaki hiçbir restorana girmeye yeltenmedim. Fakat Mannekin Pis’in  önündeki cigantik kalabalığı görünce buraya kayıtsız kalamadım. Mannekin Pis, şehrin diğer patatesçilerine göre çok daha fazla sos çeşitliliğine sahip. Kombinasyon yaparken kafanız allak bullak olabilir. Ben bu yüzden sadece peynirli sosla şansımı denedim. Sos vasat olsa da patatesler gayet gevrek. Eğer birinci sıramızdaki  patatesçide yememişseniz burası size lezzetli görünecektir. Mekanın en büyük avantajı ise 24 saat açık olması.






En şahane peynirci


De Kaaskamer: Aman dikkat! Mısır Çarşısı'ndaki lokumcular gibi Amsterdam merkezi de turistik peynirciden geçilmiyor. Çoğu peynirci işi ticarete döküp 5 al 3 öde gibi kampanyalarla turistleri tuzağa düşürmeye çalışıyor. Fakat daha önce en az bir yıl dinlenmiş standart bir Hollanda peyniri denemişseniz merkezde satılan çoğu peynirin taze kaşardan hallice tadından tatmin olmayacaksınız.  Ama ben yine de içeri dalıp tadabildiğiniz kadar peynir tadın derim.


En azından  De Kaaskamer'deki peynirleri denediğinizde farkı görmenizi sağlayacaktır. Mekanın sahibi oldukça bilgilendirici ve yardımsever. Öncelikle ne tip peynirden hoşlandığınızı belirtin ve sizi yönlendirmesine izin verin. Kesinlikle tatmin olarak ayrılacaksınız. Ben, aldığım üç peynire de bayıldım. Bu arada internet sitesinden Türkiye'ye de sipariş verebiliyorsunuz.



En iyi Butik biracılar

Brouwerij’t Ij:Şehrin en meşhur butik biracısı. Hemen yanı başındaki yel değirmeni ve geniş bahçesiyle dikkat çekiyor. Merkezin biraz dışında olduğundan bisikletle gitmek için ideal. Burası plzen (pilsen), Ijwit(beyaz bira), I.P.A gibi sekiz çeşit bira satıyor. İsterseniz küçük bardaklara koyulan 5 çeşit biranın olduğu tadım menüsünü de deneyebilirsiniz (8 euro). Yemek için sosis ve peynir tabağı söyleyebilirsiniz.






Bierfabriek: Dam meydanının yanıbaşında. Spesiyalleri bira soslu ızgara tavuğu ve içkinin yanına getirdikleri sınırsız yer fıstıkları. Fıstıkların kabuğunu utanıp sıkılmadan yere atıp keyifle biranızı yudumlayabilirsiniz.



De Prael: Şehrin en eski kilisesi ve kırmızı ışıklı odaların  arasına sıkışıp kalmış bu küçük bira evini dikkatsiz gözler kaçırabilir. Biralarına Hollanda halk müziği şarkıcılarının ismini vermişler(Heintje, Willike, Andre, Johnny gibi..) İçeride şahane bir bira kitapları arşivini kurcalayıp, lezzetli içkilerini yudumlayabilirsiniz. Ben denemedim ama haftanın belli günleri bira turları da yapıyorlar. Logosunu ve basit tasarımlı bardaklarını pek sevdim.



Birinci kısıma buradan ulaşabilirsiniz

22 Ekim 2014 Çarşamba

Amsterdam Lezzet Turu 4: En İyiler

Küçüklüğümdem beri Euro 88 şampiyonu Hollanda'nın o baklava desenli formasına sahip olabilmenin hayalini kurarım. Kimileri tasarımını  fena halde"kitsch" bulsa da, bana göre  tüm zamanların en iyi modellerinden biridir.  Euro 88 Almanya-Hollanda yarı finali, Van Basten'in enfes golüyle şampiyonluğu kaptığı final maçının gölgesinde kalsa da; içinde birçok anlam barındırır. Hollanda'ya  74 finalinin rovanşını alma fırsatı doğmuştur.
Üstelik yine Almanya ev sahibidir ve yine skor 2-1 biter. Bu sefer kazanan Hollanda olur. Benim içinse tüm zamanların en iyi iki milli takım formasının karşılaşmasıdır bu maç. 



Baklava desenli, dalgalı Hollanda forması ne kadar laubaliyse; Alman bayrağının renklerinden oluşan, ve sanki Alman ekonomisinin son 50 yıllık grafiğini anlatan (önce büyük bir çöküş, sonra kademe kademe yükseliş) üç şeritli forma o kadar ciddi ve cooldur. Alman formasında da şeritler arasına sıkışmış birkaç baklava deseni bulunur. Fakat bunların rengi dalgalı değil düz beyazdır.

Bundan iki yıl sonra, 90 dünya kupasında iki ülke tekrar karşılaşır. Ben Avşa adasında tatildeydim. Annem babam öğretmen olduğundan okul pansiyonundaydık. Şimdilerde var mıdır bilemiyorum ama o zamanlar tatil yerlerindeki okullar dokuz ay mevcut görevini yaptıktan sonra, üç ay pansiyona çevirilirdi. Böylece 80’lerin fukara öğretmenleri bir nebze olsun tatil yapabilmiş olurdu. Sınıflara yataklar koyulur, her sınıfta bir aile kalırdı. Okulun umumi tuvaletine işenir, piknik tüpüyle yemek pişirilirdi.  Eğer ilkokuldaysanız, duvarlardaki mevsimler tabelası, birbirinden yeteneksiz öğrencinin 23 nisan temalı çizimleri, kara tahta, tebeşir ve yukarıda sizi daima izleyen Mustafa Kemal portresinin eşliğinde yaşardınız. Bu aslında insan psikolojisini bozan bir durumdu. Çünkü okuldan nefret ederdim ve tatilimi yine bir okulun içinde geçirirdim. Daha iki hafta önce siyah önlüğümle bir sıraya üç kişi oturup öğretmenimi dinlerken, şimdi aynı ortamda mevsimler tablosuna dalarak uyuyordum. Annem ise muhtemelen sınıf kitaplığının yanında patates kızartmakla meşgul oluyordu.




Sadede gelelim. Öğretmen ahalisi maç için okulun televizyonunu bahçeye koymuş. Dışarıda kimi mangalını yapıyor kimi pinekliyor. Bense reklamları tv’de bangır bangır oynayan 7 up gazozunu almışım bakkaldan. Türkiye’ye yeni gelmiş. Beklentim çok yüksek. Coss diye kapağını açıyorum. “Fazla mı asitli bu” diyorum içimden. Maç başlıyor. TV bahçede olduğundan arkadaşımla bir yandan maçı izliyoruz, bir yandan da maçı canlandırıyoruz. Ben Almanya oluyorum, o Hollanda. Spiker ne diyorsa aynısını taklit ediyoruz.


Tükürme anı

Almanya sahaya 88’deki formayla çıkıyor. Fakat Hollanda klişe kavuniçi formasıyla bizleri hayal kırıklığına uğratıyor.  Komşu, mangaldaki etlerden dürüm yapıp elimize veriyor. Dünyanın en Mutlu insanıyım. Bir yandan top oynayıp bir yandan seyrediyorum. Elimde dürüm. Seven Up’ımı içimişim. Maçta bir anda tansiyon yükseliyor. Rijkaard Völler’e tükürüyor. Arkadaşım bu sahneyi bilhassa canlandırmak istiyor( Aynı arkadaş finalde Maradona ağladığında ağlamaya başlamıştı.İttalya 90’nın en interaktif seyirci ödülünü kesinlikle o haketmiştir). Gırtlağına yapışıyorum. Birbirimize giriyoruz. Mangal başındaki Kimya öğretmeni koşarak kavgayı ayırıyor. Bu arada Völler ve Rijkaard kırmızı kart görüyor. Bizim oyun sona eriyor ama iki takım bizden daha profesyonel olacak ki maça devam ediyor. Bu sefer Almanya maçı 2-1 kazanıyor ve dünya kupalarında Hollanda'ya karşı yenilgisizliğini sürdürüyor. Dövüştüğüm arkadaşımla göz teması kuruyorum. Kışkırtıcı bir el hareketi yapıyorum.



Ezeli düşmanlar bundan iki yıl sonra 92 Avrupa şampiyonasında yine karşılaşıyor. Bu sefer de Köy Hizmetleri'nin Altınoluk’taki tatil köyündeyim. Maçı tatil köyünün lokalinde izliyorum. Almanya formasının tasarımını değiştirmiş, o güzelim formanın şeritlerini kırpa kırpa astsubay kıdemli çavuşun pırpırlarına benzetmiş. İki efsane formanın öyküsü burada tamamen sona eriyor.

Futbol manyakları için  en gidilesi dükkan:
Amsterdam gezimin son gününde baklava desenli formayı bulma umuduyla mağazaları delik deşik ediyorum. Ama nafile! Hollanda’nın tarihindeki tek futbol başarısının simgesinden eser yok. Fakat bu araştırmalar sonucu, istasyonun karşısında şahane bir futbol dükkanı buluyorum. Mekanın adı Copa. Doğu Almanya’dan Ekvador’a envaiçeşit milli takım forması, futbol temalı onlarca çeşit tişört var burada. Copa’da  baklava desenli formayı bulamasam da şahane tişörtlere rastlıyorum. Şiddetle tavsiye ederim.




Holland greatest moments isimli tişört

En iyi üç appeltaart:


Cafe Luxembourg

3.Cafe Luxembourg. Şehrin en güzel meynalarından birine konuşlanmış bir  parizyen stili kafe burası. Elmalı tartı ise ilk iki seçenekten farklı olarak soğuk olarak servis ediliyor. Soğuk sıcak kombinasyonunu çok sevdiğimden şahsen kahveye çok yakıştırdım.  Bu yüzden kahvaltı için ideal.

De Taart van m'n Tante

2.“Teyzeciğimin kekleri” gibilerinden bir anlama gelen De Taart van m'n Tante listemizin ikinci sırasında. Dışarıdan bakınca 10 yaşında Barbie bebek hastası, pembe manyağı kızın zevkine göre dekore edildiği  düşünülen, kitsh bir atmosfere sahip mekana muhakkak bir şans verin. Dükkanın tasarımı ile ters orandaki muhteşem pastalarından  elmalı tarta sıranın biraz zor geleceğinden eminim. Fakat olur da midenizde birazcık boşluk kalırsa bu Winkel’dekinden daha sıcak, içindeki elmaları daha yumuşak ve daha ince elmalı tartı muhakkak deneyin. Üstelik bu sefer yanına kremayı (crème fraiche) korkmadan isteyin. Çünkü buradaki, Winkel’de gelen kremadan çok daha lezzetli. De Taart van m'n Tant, De Pijp mahallesindeki Albert Cuyp markete çok yakın.

Winkel










1. Lezzet turumuzun ilk halkasında bu mekandan  övgüyle bahsetmiştik (buradan bakabilirsiniz). Hollanda tipi elmalı tartın kabesi kesinlikle burası. Görülmeye değer.

En iyi yeme içme sokağı

Bir önceki yazımızda Zeedijk caddesinden bahsetmiştik. Gerek sokaktan yükselen Uzak Doğu yemeklerinden çıkan dumanlar, gerekse hemen yanıbaşındaki androide fena halde benzeyen Red Light fahişeleri yüzünden Blade Runner setine benzetmiştik. Caddede Endonezya, Çin, Japon, Tayland ve Vietnam restoranları arasındaki favorilerimiz ise  Bird ve Little Saigon.


Vietnam'ın meşhur pho  çorbası


Devam edecek...

20 Ekim 2014 Pazartesi

Onur Yaser Can ve Hatice Can için Adalet! Duruşma 21 Ekim'de


KARDEŞİMİZ, ARKADAŞIMIZ ONUR YASER CAN'IMIZ VE BİRİCİK ANNESİ HATİCE CAN TEYZEMİZ İÇİN ADALET MÜCADELESİ SÜRÜYOR

Onur Yaser ve Hatice Can için sürdürülen adalet arayışı mücadelesine  destek sağlamak ve 21 Ekim’de görülecek duruşmaya çağrı yapmak amacıyla, 19 Ekim Pazar günü Beyoğlu Cezayir Toplantı Salonu’nda gazeteciler İsmail Saymaz, Burcu Karakaş ve akademisyen Öznur Sevdiren’in katılımıyla bir dayanışma paneli düzenledi. Dayanışma paneli, Can ailesi, arkadaşları ve sivil toplumun farklı kesimlerinin bir araya gelerek kurduğu Onur Yaser ve Hatice Can’larımız için Adalet Platformu tarafından düzenlendi. Panelde salonun dolduğu, katılımcıların bir kısmının ayakta izlediği gözlemlendi.


Onur Yaser Can, 2010 yılında kayıt dışı alıkonduğunda gördüğü polis işkencesi sonrasında yaşamına son vermişti. Annesi Hatice Can, oğlu için verdiği hukuk mücadelesi boyunca karşılaştığı kolluk kuvvetlerini korumaya yönelik gerçekleştirilen hukuk ihlallerine dayanamayarak Mart 2014’de oğluyla benzer şekilde, aramızdan ayrıldı.

Onur Yaser Can’ın yaşadıklarını 34 farklı polis şiddeti ve işkence vakası ile birlikte kitabına konu edinen gazeteci yazar İsmail Saymaz, konuşmasında bu vakalarda aile ve yakınların birer avukat, savcı ve dedektif haline gelmek zorunda kaldığını ve pek çok fiziki, maddi ve manevi baskıya maruz kaldığını belirtti. Hrant Dink davasında 2,5 sene boyunca hiçbir şey yapmayarak ilerleme kaydedilmemesine sebep olan savcı Muammer Akkaş’ın Onur Yaser Can’ı alıkoyan polislere ilişkin işkence davasında takipsizlik veren kişi olduğuna dikkat çekti. Babası Mevlüt Can’ın “Biz terörle mücadeleyi işkenceci bilirdik, narkotiğin de öyle olduğunu yeni öğrendik” sözlerini aktararak davanın ayırt edici yönünü vurguladı.

Gazeteci Burcu Karakaş artan polis şiddeti ve baskı-kontrol mekanizmalarını devletin işkence geleneği çerçevesinde ele alarak, işkencenin, sisteme tehdit olarak görülen bireylere karşı meşrulaştırılmasının altını çizdi. Dava sürecini yakından takip eden ve bu süreç boyunca Hatice Can’a kişisel olarak da destek veren Karakaş, Hatice Can’ın kadın hakları mücadelesine yaptığı katkılarına ve mücadeleci karakterine de değindi.

Uludağ Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Öznur Sevdiren ise dava sürecini ve işkenceyi insan hakları ve hukuki perspektiften değerlendirerek “Filistin askısı,” “elektrik verme” gibi “eski” işkence yöntemlerinin günümüzde artık kullanılmıyor olmasının işkencenin yok olduğu anlamına gelmediğini, aksine işkencenin sokağa inerek kolektifleştiğini ve faillerinin giderek meçhullaştığını belirtti. Karşılaşılan insan hakları ihlallerinin münferit olmadığının altını çizdi. İşkencenin nasıl bizatihi bazı ceza hukukçularının söylemleriyle meşrulaştırıldığına, 12 Eylül dönemi ve günümüzden örnekler verdi.

Panelde kapanış konuşmasını yapan baba Mevlüt Can  hayat dolu oğlunu intihara sürükleyen süreci ve ardından eşi Hatice Can ile yürüttükleri adalet mücadelesi boyunca karşılaştıkları baskı ve engellerden bahsederek mücadelelerini yalnız yürütmemiş olsalardı eşi Hatice Can’ın da bugün muhtemelen aramızda olacağını dile getirdi.

Mevlüt Can ve kızı Ezgi Sevgi Can, panelin bitiminde herkesi 21 Ekim Salı günü saat 11:30’da Çağlayan Adliyesi 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek ve işkenceci polislerin evrakta sahtecilikten yargılandığı davanın duruşmasına katılmaya, beraber işkenceye ve adaletsizliğe karşı dayanışmaya davet etti.

Onur Yaser ve Hatice Can’larımız için Adalet Platformu’na aşağıdaki kurum ve gruplar destek veriyor.

ACORT - Türkiyeli Yurttaşlar Meclisi — Fransa
Alınteri
Ankara Feminist Kolektif (AFK)
Başlangıç Dergisi
Bilgi Üniversitesi Ekonomik-Politik Kulübü
Bombalara Karşı Sofralar/Food Not Bombs
Collectif de Taksim — Fransa
Fraksiyon.org
HDK Ankara Kadın Meclisi
İşçi Demokrasisi Parti Girişimi (İDP)
İnsan Hakları Derneği Ankara Şubesi Kadın Komisyonu
İstanbul LGBTT Dayanışma Derneği
Lambdaistanbul LGBTİ
Kaç Bize Gel
Kadın Çalışmaları Derneği
Kadın Dayanışması
Kadın Dayanışma Vakfı 
Kadınlarla Dayanışma Vakfı (KADAV)
Nor Zartonk
ODTÜ Amatör Fotoğrafçılık Topluluğu (AFT)
ODTÜ Sinema Topluluğu (SiTop)
Ötekilerin Postası
Seğmenler Forumu
Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SKYP)
Toplumsal Dayanışma için Psikologlar Derneği (TODAP)
Türkiye İnsan Hakları Vakfı
Yaşanacak Dünya — Köln
Yeldeğirmeni Dayanışması
Yeryüzüne Özgürlük Derneği
Yoğurtçu Parkı Barış İnisiyatifi

BASINA VE KAMUOYUNA ÇAĞRI


Onur Yaser & Hatice Can’larımız için Adalet İstiyoruz!


İstanbul Emniyet Müdürlüğü (IEM) Narkotik Şube’de gördüğü işkenceden sonra intihar eden kardeşimiz Onur Yaser ve oğlunun acısına dayanamayarak 3.5 yıllık mücadelesi sonucunda canına kıyan annemiz Hatice Can’ın adalet arayışını sürdürüyoruz. 21 Ekim 2014 günü saat 11:30'da mücadelemize destek için herkesi Çağlayan Adliyesi'ne bekliyoruz.

ODTÜ Mimarlık bölümü mezunu, ressam, müzisyen, dalış sporcusu Onur Yaser Can’ın 2010 yılı Haziran ayında esrar alırken teknik telefon dinlemesine takılmasının ardından yakalanarak, İEM Narkotik Şube’de iki ayrı polis ekibi tarafından maruz bırakıldığı işkence, cinsel taciz, psikolojik şiddet ve daha birçok insanlık dışı ve hukuksuz muamele sonucunda hayatına son vermesinin üzerinden dört yılı aşkın bir süre geçti.

Bugün bizler, hakkında sahte belge düzenleyerek Onur Yaser'i ölüme sürükleyen işkence sürecine bilfiil katılan iki narkotik polisinin yargılanacağı evrakta sahtecilik davası için bir kez daha tüm basına ve kamuoyuna sesleniyoruz. İçinde yaşadığımız polis devletinde, güvenlik güçlerinin huzur ve güvenliği sağlamak yerine pek çok gence baskı ve şiddet uyguladığını 12 Eylül’den, Gezi Direnişi’nden ve son olarak Kobanê eylemlerinden çok iyi biliyoruz. İşkenceye sıfır tolerans diyenlerin de Onur Yaser’i karakolda nasıl bir travmaya maruz bıraktıklarını ne yazık ki berraklıkla görüyoruz.

Onur Yaser, teknik telefon dinlemesine takılıp yakalandığında, polis karakoluna alınırken “sözde” direnme olmadığından Giriş Doktor Raporu alınmadı. Onur Yaser’i yakalayan polisler yasal bir zorunluluk olmasına rağmen, kendisini yakaladıklarını ne o günün Beyoğlu Nöbetçi Savcısı’na, ne de CMK 250. Madde kapsamında yürütülen uyuşturucu operasyonundan sorumlu savcılara haber verdiler. Anayasal bir hak olmasına rağmen sözde imzası alınarak biz yakınlarına haber verilmedi. İfadesi alınırken avukat bulundurulmadı. İçeride neler yaşandığını artık sadece işkencecisi polisler biliyor. Onur Yaser, Doktor Çıkış Raporu almak üzere doktora ise, bizzat ifadesini alan, işkenceyi yapan birinci Polis ekibi tarafından götürüldü. Doktor muayeneyi İstanbul Protokolü’ne aykırı olarak bizzat ifadesini alan, işkenceyi yapan birinci polis ekibi doktorun odasındayken yaptı. Bununla birlikte rapor, bulunması gereken en basit bilgileri bile içermeyecek şekilde, üstelik psikolojik vb. diğer muayeneler yapılmadan, “Darp cebir yoktur” şeklinde düzenlendi.

Onur Yaser, onunla eşzamanlı yakalananların hemen sonra serbest bırakıldığı gibi Doktor Çıkış Raporu alındıktan sonra serbest bırakılması gerekirken, bilinmeyen bir yerde 1,5 saat daha tutuldu ve işkence bu süre içinde de devam etti.

Dahası, bugün aynı polisler, Onur Yaser’in ne yakalandığında düzenlenen ifade tutanağından, ne de daha sonra sahte olarak düzenlenip ikinci kez emniyete çağırıldığında kendisine işkence ile imzalattırılan ifade tutanakları ve diğer belgelerden birer suret almayı istemediğini iddia ediyorlar. Maruz kaldığı işkenceye ilave olarak kendisine bizzat psikolojik işkence yapmayı kendisinin kabul ettiği şeklinde iddialar bile ileri sürülebiliyor.

Hayata aşkla bağlı, yaşama sevinciyle dolu olan Onur Yaser’in ölümü, son yıllarda Türkiye’de giderek artan devlet ve polis şiddetinin bir tezahürüdür. On üç yıllık iktidar dönemi boyunca AKP hükümetinin yargıya yaptığı müdahaleler sonucu kolluk kuvvetlerinin üzerindeki hukuki denetim ve yargı mekanizmaları kasten zayıflatılmış ve bu sayede kolluk kuvvetlerinin cezasızlık üzerinden sistematik ve keyfi şiddet uygulamalarının yolu açılmıştır. Dolayısıyla Onur Yaser basit bir intihar vakası sonucu yaşamını yitirmemiş, bizzat kolluk kuvvetlerinin sistematik işkencesi, insanlık ve hukuk dışı muameleleri sonucu katledilmiştir.  

Onur Yaser’in annesi Hatice Can, uzun yıllar şimdiki Aile Bakanlığı, eski Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü'nde çalıştı. Ekonomistti. 45 yaşından sonra TODAİE'de Kamu Yönetimi üzerine yaptığı yüksek lisansını birinci derece ile tamamladı. Mevcut birçok kadın hakkının yasalaşmasında son derece önemli bir rol oynadı ve kadın hakları mücadelesinde hep en ön saflarda mücadele etti. Ancak sırf sosyalist devrimci görüşleri, Sağlık Emekçileri Sendikası (SES) üyesi olmayı sürdürmekte ısrar edebilen cesaretli iki üç kişiden biri olması nedeniyle, mobbing uygulamalarına maruz kaldı. Zulüm gördü ve bunun üzerine 50'sine yaklaşmışken nice emeklerle hazırlayıp verdiği uzmanlık tezi  ile hak ettiği gibi Kadın Hakları Uzmanı  olarak emekli olmayı tercih etti. Hatice Can, polis şiddetiyle çocuklarını kaybeden annelerden sadece bir tanesi olarak, adalet arayışı mücadelesinde çaresiz bırakıldı; tüm dava sürecinin uzatılması, delillerin bilinçli şekilde karartılması onu yıldırdı ve geçtiğimiz Mart ayında yaşamına son verdi.

Bugün işkence sonucu katledilen Onur Yaser’in ve oğlunun ardından sürdürdüğü adalet arayışında çaresiz bırakılan anne Hatice Can’ın ölümleri sıradan intihar vakaları değildir; her ikisi de devlet baskısı ve polis şiddetinin bizzat sonucudur. Bizler akıl almaz hukuk dışı uygulamalara, polisin rahatça delil karartabilmesine, bilgi edinme hakkımızın yok sayılmasına, yargılamayı yapan ve itirazlarımızı dikkate almayan, takipsizlik kararlarına itiraz ettiğimizde itirazlarımızı reddeden yargıçlara rağmen adalet mücadelemizi sürdürüyoruz. Çünkü biliyoruz ki, bu ülkede bu mevzuat boşlukları, bu boşluklardan yararlanan işkenceci polisler ve işbirlikçisi yargıçlar olduğu sürece gençler bir bir katledilmeye ve cinayetlerin üstü sistematik bir şekilde örtülmeye devam edecek. Onur Yaser ve Hatice Can'larımız için sürdürdüğümüz adalet mücadelesi, Cumartesi Anneleri’nin, Barış Anneleri'nin, Gezi Direnişi’nin ve hala devam eden Kobanê Direnişi’nin tüm baskılara ve zulme inat çoğalttığı insanlık umuduna ortaktır ve yalnız bırakılmamalıdır. İşkenceye, zulme, eşitsizliğe ve adaletsizliğe karşı hep birlikte direnmenin vaktidir.

Onur Yaser & Hatice Can’larımız için adalet istiyoruz. Herkesin mücadelemize destek adına 21 Ekim 2014 Salı günü saat 11:30'da Çağlayan Adliyesi’nde işkenceci polislerin evrakta sahtecilik suçundan yargılanacağı duruşmaya katılımını bekliyoruz.

Onur Yaser & Hatice Can’larımız için Adalet Platformu

www.onuryasercan.com
iletişim@onuryasercan.com
Facebook: Onur Yaser&Hatice Can'larımız İçin Adalet
#onuryasercanicinadalet

5 Ekim 2014 Pazar

Kurmaca Hikaye: Amsterdam Lezzet Turu 3


Kardeş bloğumuz Newspaperloversclub'a havalı bir gazeteli foto çekmek için sabah ilk iş bayiden De Telegraaf alıyorum. Akabinde kahvehane sanarak içeri girdiğim dükkanda, raflarda tek dal sigara satıldığını görünce duygulanıyorum. Balıkesir'deki çocukluğuma gidiyorum bir an. Dalının 3 yuroya satıldığını görünce ise "memleketimin gözünü seveyim" diyorum. "Fakat allah var, bizdekilerin iki üç katı büyüklükte bu hormonlu sigaralar" diye kendimi teselli ediyorum. Madem tabelada kahve yazıyor, hazır gazete de almışken kahve keyfi yapayım  diyorum. Gözlerim spor sayfasını arıyor. Bol j'li Felemenkçeden bir bok anlamayınca, kahve içerken bari kahvaltımı geçiştireyim düşüncesiyle garsona  "Yiyecek ne var? diye sesleniyorum. "kek var poğaça var" diyor garson hazretleri. "Lan poğaça bu coğrafyaya nasıl gelmiş?" sorusu ancak dönüş yolunda uçaktayken aklıma geliveriyor. "Kek" lütfen diyorum kibar bir edayla. Karnım acıkmış. Tadı bir garip olsa da otuz saniyede keki yutup, kahveyi hüpletiyorum. Yemekten sonra ise zevk sigarasını yakıyorum. Tütünü çok sert bu zıkkımın. Adıyaman tütününü donunda sallar. Güç bela bir sigarayı  zorla bitiriyorum. Elim tekrar gazeteye gidiyor. Sıkıcı Hollanda ligi dedikodularından sonra gazete manşetine bakayım diyorum (evet ben de gazeteyi arka sayfadan okuyan yavşak insan grubundanım). Manşette  "tijger ontsnapt uit de dierentuin"*  gibilerinden birşey yazıyor. Altta ise kocaman bir kaplan resmi. "İşte Felemenkçe bu!" diye diye gülümsüyorum. "Tiger kelimesine j'yi ekleyiver!"(formüle edersek (Almanca+İngilizce/2)+j harfi). Kaplanlara hayran olmama rağmen "yine bir hayvanat bahçesinde doğan bebe kaplan hikayesidir" diye önemsemiyorum. "Ah şu yavşak avrupalılar. Yeni doğan kaplan haberini bile manşete taşıyabiliyorlar"


Sokaklarda boş boş dolanıyorum. Kahvaltı yapalı yarım saat olmasına rağmen  kurt gibi acıkıyorum. Uykum geliyor. Voldelpark'ta giriyorum. Yürü yürü bitmiyor. Şehrin içinde devasa bir orman. Ortalıkta benden başka kimse yok. Yarım saat şekerleme yapıyorum. Gözlerimi açtığımda çalılıkların arasında bir hışırtı duyuyorum. Hışırtı hırıltıya dönüşüyor.  Ev kedisinin gıdısını okşadığınızda çıkan sesi yüzle çarpın. Fakat işitsel olarak  yapılan yüzle çarpma işlemi, görsel olarak da tekrar ediyor. Karşımda devasa bir ev kedisi duruyor. Hayır hayır bu besili bir ev kedisi olamaz. Düpedüz vaşak bu. Fakat kedigil bana doğru yavaşça yaklaştıkça korkunç gerçekle yüzleşiyorum. Yırtıcıların en azmanı, en uğursuzu ve en güzeli bu. Panthera tigris! Düpedüz kaplan! Rüyada mıyım diye kendime tokat atmıyorum. Gözlerimi ovuşturup, dudaklarımı ısırmıyorum. Çünkü rüyada olduğumdan eminim. Avrupa'nın göbeğinde bana doğru yaklaşan bir kaplan. Çok güzel bir rüyanın ortasında uyandığınızda tekrar gözlerinizi kapayıp, götünüzden rüyanın devamını kafanızda doldurmaya çalışırsınız. Ben de aynı yolu deniyorum. Karnım aç olsa da kafamın içinde beş kilo beton var. Çabucak uykuya dalacağımdan eminim. Bana yaklaşan kaplanı düşlüyorum. Voldelpark yerine  Hindistan cangıllarındayım. O esnada suratımda bir ıslaklık hissediyorum. Şahane rüyamdam tekrar uyanıyorum. Gözümü açtığımda, Amerikan filmlerindeki gibi gözlerimi ovuşturmak zorunda kalıyorum. Karşımda tüm haşmetiyle kusursuz bir Bengal Kaplanı. Bu ne güzellik! Kavuniçi tüylerini dikine kesen siyah çizgileri, yanaklarından süzülen beyaz tüyleri. Ya o bal rengi kocaman gözlerine ne demeli. Normalde pek korkak olsam da, üzerimde gereksiz bir rahatlık var. Adıyaman tütününün etkisinden olsa gerek diye düşünüyorum. Bu gereksiz rahatlık, uykulu ruh halinin de verdiği aptallıkla cesarete dönüşüyor. Kaplanı evdeki kedim Ebru'yu sevdiğim gibi seviyorum. Boynunun altını kaşıyorum. Kulağına masaj yapıyorum. Ensesini hamur gibi yoğuruyorum. Bu aksiyonlardan sonra Ebru nasıl mayışıyorsa, kaplan kardeşimiz de öyle gevşiyor. Yana doğru yatıyor. Bembeyaz karnını okşuyorum, kaşıyorum. Yumuşacık tüylerini görünce kafamı karnına dayayıp tekrar dalıveriyorum.. Bu sefer beynimin içi bomboş. Rüya görmeden saatlerce uyuyorum. Derinlerde polis sireni ilişiyor kulağıma, akabinde kafam yere pat diye çarpıyor. Kaplanın yumuşacık gövdesinden çimenlerin ıslak ve sert zeminine geçince uyanıveriyorum. Sirenlerin sesi giderek artıyor. Gözlerimi açıyorum. Ortalıkta ne bir kaplan, ne bir tekir var. Gölde yüzen ördeklerin dışındaki tek canlı, gürültülü sirenin içinden çıkan yavşak Hollanda polisi. Üstelik benim olduğum tarafa doğru koşuyorlar. Amsterdam'da işlediğim kabahatler  film gibi gözlerimin önünden geçiyor. Metroya beleş bindim! Red Light'ı gereğinden uzun dolaştım (ki bu kabahat bile sayılmaz), kağıt çöp kutusuna şişe, şişe çöp kutusuna kağıt attım. Fakat bunların hiçbiri bu yaygaraya değecek cinsten değil. En azından Türkiye'de. O anda Kanada'da bahçesindeki karları süpürmediğinden hapis cezası alan adam aklıma geliyor. Hapı yuttum diyorum içimden. Esmerim. Müslümanım. Geceyarısı Ekspresi'nin Hollanda versiyonunu mu yaşayacaktım. Üzerime koşarak gelen bu kahpe polis de neyin nesiydi. Tüm uykum, gevşekliğim bir anda duman olup uçuyor. Yavşak polis yanımdan teğet geçerek ormana dalıveriyor. Derin bir oh çekiyorum. Lisede parmağını bana doğru uzatıp, arkamdaki arkadaşımı kasteden edebiyat hocası aklıma geliyor. "Artık dünyanın en zor sorusunu sorsa da umrumda  değil" diye düşünürdüm. Gelsin mecazı mürseller, fecri atılar. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın. Bundan sonra ormanın içinde patlayan silah sesleri ve  bağrışmalar beni zerre kadar ilgilendirmiyor. Kaplan gibi açım diyorum kendi kendime. Kaplan! diyorum tekrar. Bugünün şerefine Hint veyahut Güneydoğu Asya yemeği yemeliyim. Demirel'in dediği gibi "Sibirya mutfağı vardı da biz mi yemedik".


Yön kavramım altüst olmuş durumda. Tamamen içgüdülerimle yürüyorum. Kokluyorum, kulak veriyorum, gözlüyorum.. Nedendir bilinmez güdülerim beni Red Light'ın göbeğine götürüyor. Zeedijk caddesindeyim. Amsterdam'ın Little China'sı, Little Saigon'undayız. Sağlı sollu Çin, Vietnam, Hint, Japon, Malezya lokantaları. Sanki Blade Runner film setindeyiz. Ortalık duman, ızgara cızırtsı, egzotik kokulardan geçilmiyor. Rick Deckard kahverengi pardesüsüyle yanımdan geçse kendimi çimdiklemeyeceğim. Ne de olsa Avrupa'nın orta yerinde kaplanla öpüşmüş adamım.


Sağ tarafta Bird adlı Tayland restoranına giriyorum. İçeri daldığım anda ızgaradan gelen duman yüzüme vuruveriyor. Tom yam pla adında mantarlı balıklı çorba söylüyorum. Bol kişnişli. Çimlerde uzandığım için üşüyen kemiklerime pek iyi geliyor. Akabinde sebzeli spring rolls söylüyorum. Bir gün önce Malezya restoranında yediğimin yanına yaklaşamasa da yine afiyetle yutuyorum. En azından çok daha ucuz.



Günün yıldızı ise tavuk ve tofulu kızartma noodle. Porsiyonu bol, üstelik Türkiye'deki vasat Thai restoranının yarı fiyatına. Yanına gelen Tayland birası Chang ise tadıyla olmasa da  fil temalı logosuyla keyfimizi getiriyor. Kafamı kaldırıyorum. Tepeye asılı tüplü televizyonda tipik bir Amsterdam köprüsünde pusu kuran kaplan videosu dönerek oynuyor. İki saniyelik görüntü yavaşlatılarak sündürdükçe sündürülüyor. Yemekte kalan aklım tekrar başıma geliyor. 



Bugün parkta hayal meyal gördüğüm kaplan değil mi bu? Barda televizyon izlerken kendini televizyonda gören Amerikan suçlusu misali kafamı öne eğip hesabı ödüyorum. Tanınmamak için paltomun yakasını Erik Cantona misali dikleştiriyorum. Koşar adım  lokantadan çıkarken tam karşıda ışıltılı bir tabelada Little Saigon yazısını görüyorum.


Hemen içeri dalıyorum. Nedendir bilinmez acelem var. Menüdeki envaiçeşit yemeğe iç geçirerek "en hızlı neyi yapabilirsin?"diye soruyorum garsona Amerikalı dedektif edasıyla. Vietnamlı garson kocaman ekmek arasına doluşturulmuş yeşillik fotosunu göstererek "Bahn Mi!" diye cevap veriyor. Beklerken tezgahta hazırlanan taze spring rollara gözüm ilişiyor. Pirinç kağıdına sarılı noodle, karides ve bilimum yeşillik. Bir porsiyon istiyorum. Vakit rahat geçsin diye. Yanına gelen sosa batırıp midye dolma misali otuz saniyede tüketiyorum hepsini. Arka taraftaki aşçı benim bahn mi'yi hazırlıyor. Bourdain'in Vietnam'da yediği sandviçlerden değil mi bu? Fransız kolonyalizminin simgesi baget ekmeğinin arasına koskoca Vietnam mutfağının sıkıştırılmış hali. Zencefil sosta pişmiş biftek, kişniş, limonotu, (bu zıkkıma o kadar bayılıyorum ki ertesi gün Puccini adlı çikolatacıda limonotlu çikolata yiyorum.Ve çikolata limonotu kombinasyonunu şaşırtıcı derecede başarılı buluyorum) turp ve havuç turşusu. Sonuç enfes olacak belli. Paket olsun diyorum garsona. Acelem var.


Yukarıda asılı tüplü televizyonda(yine mi?), flaş haber olarak verilen "Amsterdam kanallarında yüzen kaplan" haberini görüyorum. Akabinde sanki suç işlemiş gibi panikle hesabı ödüyorum. Alüminyum folyoya sarılı sandviçi alıp üstü kalsın diyerek dükkanı terkediyorum. Sağlı sollu neon ışıkları ve uzakdoğu yemeklerinin dumanları arasında Red Light boyunca koşturuyorum. Sarhoş İngilizlere çarparak hızla ilerliyorum. Kendimi  Deckard'dan kaçan android gibi hissediyorum. Tekrar bir parka varıyorum. Bu sefer hava karanlık. Sandviçimi açıyorum. Mis gibi limonotu ve biftek kokusu burnuma geliyor. Büyük bir ısırık alıyorum. Kendimden geçiyorum. Gözlerimi yumuyorum. Kafamdaki beton hissi hala devam ediyor. Cırcır böcekleri seslerini bir anda kestiğinde tekrar gözümü açıyorum. Zifiri karanlıkta iki tane parlak göz bana doğru bakıyor. Derinden bir hırıltı geliyor. Sabah Voldelpark'ta duyduğum hırıltının aynısı bu. Bahn mi'nin içindeki biftekleri seçerek avucumda biriktiriyorum. Karanlıktaki gözlere doğu yöneliyorum. Avucumu hırıltıya doğru uzatıyorum. Küçükken atlara küp şeker verirkenki kaşıntının aynısını hissediyorum. Karşımdaki yaratık zımpara gibi diliyle  nemli Vietnam bifteğinin sosunu yalıyor öncelikle. Sonra hızlıca yutuyor tümünü. Başını okşuyorum. Kulaklarını kaşıyorum. Hırıltısı daha artıyor. Traktör sesini andırıyor. On dakika böyle devam ediyor. Bu arada parkta in cin top oynuyor. Ortam zifiri karanlık.Yavşak polislerin sirenlerinden eser yok. Mahlukat usulca uzaklaşıyor ve gözden kayboluyor. Uzun bir günün yorgunluğuyla çimlere uzanıyorum. Cırcır böcekleri tekrar ötmeye başlıyor. Bu sesin yarattığı ninni etkisiyle saatlerce deliksiz  uyuyorum.


Not: Ertesi gün, Newspaperloverclub için aldığım gazeteyle ne yaptığımı hatırlamadığımdan, gazete almak için yolda gördüğüm bir kitapçıya dalıverdim. Kitapçının baş köşesinde ise Bahn Mi Handbook adlı bir kitaba denk geldim. Dünkü şahane sandviçten sonra düşünmeden aldım.Vietnam sokaklarında sadece biftekli değil, domuz pastırmalı, ciğer ezmeli, tavuklu veya vejetaryen olarak envaiçeşidi satılıyor. İşte bu kitapta tüm bahn mi çeşitliliğini yapılışlarıyla beraber görebilirsiniz.tavsiye ederim.


*Kaplan hayvanat bahçesinden kaçtı.

2 Ekim 2014 Perşembe

Granada Gezi Rehberi: Elhamra Sarayı IV - Generalife ve Partal Bahçeleri

Elhamra Sarayı dizimize Generalife ve Partal bahçeleriyle devam ediyoruz. Baştan uyarayım bahçelerin ismi ingilizce 'General Life' filan değil, arapça 'cennet-ül arif' yani mimarın bahçesi kelimelerinden geliyor.



14.yy başında, III. Muhammed döneminde yapılan Generalife bahçeleri, dikdörtgen şeklinde uzun bir havuzun olduğu avlu ve Sultan Bahçesi'ni de barındırır. Elhamranın uç bölgesinde yer aldığından, harika şehir manzarası vardır ve yazlık saray, avlanma, kafa dinleme ya da kaçamak yapma amaçlı inşa edilmiştir. Ancak inşa edildiğinden bu yana çok değişikliğe uğramış, o yüzden ilk hali nasıldı pek fikir sahibi değiliz.



Generalife'deki yapılar Nazari saraylarındaki kadar ihtişamlı değildir, duvarlar binbir türlü kabartmalarla dekorasyonla kaplı değildir, ancak bahçeleri, çeşmeleri ve ona eşlik eden çiçek kokuları, su ve kuş sesleriyle insana huzur veren bir yerdir. Mutlu Vali gelse görse çok sevinir.


Patio de la Acequia (Su Kanalı Avlusu)
Gelelim işin dedikodu kısmına. Rivayete göre, daha evvel bahsettiğim Abencerrajes ailesinden 16 kişinin ölümüne sebep olan o aldatma olayı burada yaşanmış. Esas yerleşim alanından biraz uzakta olduğundan mantıklı bir tercih olduğu söylenebilir. Ama Elhamra'da duvarların da kulağı olduğunu unutmuş olacaklar ki, olay kralın kulağına gidince, kral da bu ihaneti affetmemiş, vermiş kılıcı.

Jardin de la Sultana (Sultanın Bahçesi)
Escalera del Agua (Su Merdiveni) Müslüman döneminden bu yana değişmeden kalmıştır. Sultanın Bahçesi' nden yukarı doğru çıkan merdivenlere bu isim verilir. Merdivenlerin her iki kenarına ufak kanallar yapılmış. Merdiven çıkarken ya da inerken dahi bir taraftan su şırıltılarını dinleyebilirsiniz. Ama eğer bu kadar su şırıltısı huzur değil de huzursuzluk vermeye başlarsa, lazım olursa diye söylüyorum, en yakın tuvalet gişelerde bulunur.

Escalera del Agua (Su Merdivenleri)

Aşağı Bahçeler kısmında ise sanat etkinlikleri için ayrılmış  bir açıkhava sahnesi bulunur. Müzik ve Dans Festivali konserleri burada yapılır, aynı zamanda açık hava tiyatrosu olarak da kullanılır. Denk gelirseniz, parası neyse verin, kaçırmayın derim. Zaten Türkiye'deki gibi, mekan güzel diye, sadece zenginler gidebilsin diye fahiş fiyatlara bilet satılmıyor.


Aşağı bahçelerdeki konser alanı

Madem bahçelerden girdik, çok kısa Partal bahçelerinden de bahsedeyim, az laf çok görselle bu işin içinden çıkayım.

Partal Bahçeleri, Portico Sarayı ve Torre de las Damas üçü bir arada


Partal Bahçeleri kısmı Elhamra Sarayı'nın eski yerleşimlerinden biridir. Portico Sarayı'nı ve Torre de las Damas kulesini barındırır. Havuzları, bahçeleri ve Albayzin ve Sacromonte manzaraları vardır. Saray, 1891'e dek fırıncı Sanchez isimli birine aitmiş ve o da burayı fırın olarak kullanmış. Sonra devlet böyle rezalet mi olur diyerek, saraya el koymuş. 


Torre de las Damas'tan
Partal Bahçeleri
Portico Sarayı