20 Kasım 2014 Perşembe

Koşu Temalı Kitaplar: İlk Bölüm



Muhtemelen 15-16 yaşlarımdayım. Dinamit gibiyim. Her an birilerini ağır şakalarımla mahvedebilirim. Ya da “ahh biri bana şaka yapsa da elli mislinde intikamını alsam” diye düşünüyorum. Elimde simit ve Hisar ayranıyla okul bahçesinde pusudayım. Uzaktan sınıf arkadaşım bana gülümsüyor. Durduk yere gülümsemez bu herif diye düşünerek cevap vermiyorum. Kafamı basket oynayan çocuklara çeviriyorum.Sevmiyorum şu basketçi züppeleri. Ellerindeki futbol topuyla normalinden çok daha kısa potalara smaç vurarak gaza geliyorlar. Karşı sahadaki yeni yetmeler ise basket topuyla futbol oynuyor. Futbol topuyla basket, basket topuyla futbol. Ne boktan bir okul bu!  Birkaç saniye sonra suratıma pattt diye bir cisim çarpıyor. Soğuk havada yüzünüze çarpan topun acısı üç kat daha fazladır. Elimdeki ayranın çoğu ceketime dökülmüş. Kafamı kaldırıyorum. Arkadaşım koşarak kaçmaya başlıyor. İntikam alacağımdan o kadar emin ki. Şişenin dibinde kalan son ayranı fondip yapıyorum.. Ağzım tamamen ayran dolu koşmaya başlıyorum. Kısa zamanda aradaki mesafeyi azaltıyorum. Fakat arkadaşım topu kaptırmamaya çalışan yeteneksiz sağ bek tripleriyle sağa sola zigzaglar çizerek beni yanıltmaya çalışıyor. Okulun ön bahçesindeki kamelyaların olduğu bölgeye geliyoruz. Tüm ahali ceylanla çitanın kovalamacasını tv de izler gibi bizi izliyor. Ağzım ayranla dolu olduğundan sadece burundan nefes alabiliyorum. Yoruldukça işim daha da güçleşiyor. Fakat hızlı koştuğum gibi dayanıklıyım da. Eninde sonunda pes edecek diyorum. Arkadaş güruhunun arasından geçiyoruz. Kimi hadi Okan yakala şunu derken, kimi çelme takmaya çalışıyor. Zıplayarak çelmelerden kurtuluyorum. Artık nefes almakta o kadar zorlanıyorum ki burnum fazla mesai yapmaktan piston gibi sesler çıkarıyor. Bir saniye önce delikleri kocamanken ardından birbirine yapışıyor. Ağzımı açmak istiyorum. Şöyle derin bir nefes. Ama az kaldı. Rakibimin kalın ensesi  değme mesafesinde. Elimi uzatıyorum. Ceketinden çekiştirip ağzımdaki ayranı tüm kıyafetine boşaltıyorum. “İntikam” diyorum içimden. Dünyadaki zevklerin en güzeli.

16 yaşındayken fırtına gibi koşmama rağmen bundan üç sene öncesinde nasıl koşulacağına dair en ufak bir fikrim dahi yoktu. Hatta kendimi yavaş koşan biri olarak tanımlardım. Mahallemizin spor elçisi Tonguç abi ve arkadaşları, biz ilkokuldayken gaza gelip olimpiyat düzenlemişti.  Küçükler kategorisinde site etrafında üç turdan oluşan mini maratonda birinci gelmiştim.* Ama yarışa katılan kişi sayısı üç olduğundan o yaşta bile bunu başarı saymamıştım. Olimpiyatın diğer branşlarında dev taşları fırlattığımız gülle atmada ve inşaatın önündeki kum tepelerinde yaptığımız uzun atlamada pek başarısız olmuştum.

*(Büyükler maratonunda ise öndeki yarışçının tökezleyerek yolun kenarında duran karpuzların üzerine düşmesiyle zincirleme bir kaza yaşanmıştı. Olay benim de katkımla abartılarak yıllar yılı anlatıldı.)


Bir gece balkonda karpuz yerken aşağıda hız alıştırması yapan Tonguç abiyi gördüm. Kısa mesafede yavaşça koşuya başlayıp sonlara doğru hızlanıyordu. Belki bir saat sadece bu şekilde devam etti. Ertesi gün antremana başlarken yanına indim. Yaptığı hareketleri taklit ettim. Videoya çektiği 91 ve 93 dünya şampiyonası 100 metre final maçlarını defalarca izledim. Tıpkı  Linford Christie gibi dizlerimi kaldırarak koşmaya çalıştım, ellerimi onun tuttuğu açıyla kaldırdım. Ve sonra yavaş yavaş değil, bir anda hızlı koşmaya başladım. Üstüne ergenlik sayesinde kolumun bacağımın bir anda uzaması gelince, hızım bir yıl içerisinde katlanarak arttı. Bu sportif “evreka” anına ilk defa şahit olmuyordum.

İlkokula gidiyorum. Önder adında bir sınıf arkadaşım var. Biz beden eğitiminde top oynarken o kızlarla dolaşıyor. Bir zaman sonra televizyonda Flash isimli dizi gösterime giriyor. Flash’ın en büyük özelliği aşırı hızlı olması. Öyle ki saniyeler içinde şehrin bir ucundan diğer ucuna gidiyor. Önder bu diziden o kadar etkileniyor ki birden koşma arzusuyla doluyor. Çok hızlı koşmak istiyor. Koşuyor da. Tıpkı Forrest Gump gibi birden şahlanıveriyor. Eve koşarak gidiyor. Bakkaldan elinde poşetle koşarak dönüyor. Yakalamaç oyununun bokunu çıkarıyor. Sürekli ya kaçıyor ya kovalıyor. Koş Önder Koş!  Futbola başlıyor. Hatta başarılı olup Balıkesirspor’a kadar yükseliyor.



Fakat şans eseri içindeki koşucuyu keşfedenlerin bir listesi olsa, tepede kesinlikle büyük Çekoslovak atlet Emil Zatopek yer alır. Jean Echenoz, Koşmak adlı kitabında 48 ve 52 Olimpiyatlarının beş ve on bin metre şampiyonu Çek lokomotifinin hüzünlü hayat hikayesini kaleme almıştır. Yazar, Emil'in ayakkabı fabrikasından şans eseri Olimpiyat şampiyonu oluşunu, akabinde Komünist Parti'nin gözünden düşüp, uranyum madenlerinde çalıştırılışını, çöpçü yapılışını hüzünlü fakat bir o kadar da enfes bir dille anlatır. Mesela Emil'in emir üzerine istemeye istemeye katıldığı ilk yarışını şöyle aktarmış:


İşte böylece, Emil'in katıldığı ilk yarış, dokuz kilometrelik bir koşu oluyor. Brno'daki Wehrmacht(Hitler dönemi Alman ordusuna verilen isim) tarafından düzenlenmiş bu yarışta atletik, diri, küstah, kusursuz biçimde donanımlı, hepsi de übermensch tarzında birbirinin aynı Alman koşucu takımıyla, açlıktan kadidi, hırpani bir Çek güruhu karşılaşıyor; bunlar paçalı don giymiş şaşkın bakışlı köylü delikanlılar ya da kirli sakallı amatör futbolcu bozuntuları. Emil bu yarışmaya güle oynaya katılmıyor, ama ciddi bir çocuk o, kendini yarışa veriyor, elinden geleni yapıyor. Farkında olmadan ve Arileri fazlasıyla kızdırarak ikinci gelince yerel kulübün  bir antrenörü onunla ilgileniyor. Tuhaf koşuyorsun, ama fena koşmuyorsun diyor ona. Gerçekten tuhaf koşuyorsun yahu, diye ısrarla vurguluyor inanmamış bir ifadeyle, ama yani, fena koşmuyorsun. Bu iki cümleden Emil sadece ikincisini duyup  işitiyor dalgın dalgın. Arkadaşları, tuhaf  da olsa  fena koşmadığını tespit edince, yine gelmesini ve onlarla birlikte koşmasını istiyorlar, o ise reddediyor Koşmayı seviyor, tıpkı zaman zaman bizim gibi, ama o kadar işte.

Zatopek koşarken çirkin bir yüz ifadesine bürünmekle ünlüydü. 

Devamı gelecek....

13 Kasım 2014 Perşembe

Futbol Dergileri

Anne ve babamın öğretmen olması sebebiyle okumayı öğrendiğim andan itibaren şiddetli  kitap okuma baskısına maruz kaldım. Üstelik roman kurdu ablam kötü örnek teşkil ederek bu süreci daha da hızlandırıyordu. Okuldaki hızlı okuma yarışmalarında kelimeleri yuvarlayarak veya satır atlayarak öğretmenleri kandırsam da babam bu hileli taktiği bir çırpıda çözüverdi. Akabinde “bundan sonra her okuduğun kitabı bana anlatacaksın!” emrini vererek kitaba olan nefretimi daha da kızıştırdı. Bu dönemde tek tük kitap okusam da, Gırgır, Fırt, Hıbır gibi haftalık mizah dergilerini eksiksiz takip ediyordum. Fakat  konu mecmua olunca çocukluk anılarımda en büyük yeri kesinlikle “Gelişim Spor” kaplamakta. 1988-1990 yıllarında faaliyetini sürdüren yazar kadrosunda Hıncal Uluç, Yiğiter Uluğ, Altan Tanrıkulu, Ergun Hiçyılmaz gibi isimleri barındıran zamanının ötesinde bir dergiydi bu.



Öncelikle şahane kapaklar çıkarırdı Gelişim Spor. Rıdvan’ın en cafcaflı zamanlarıydı ve en az 3-4 tane  Rıdvan kapağı yapmışlardı. Futbolun dışındaki sporlara da yer verirlerdi. Fast Break dergisi öncesi NBA haberi alabileceğimiz yegane mecmua burasıydı. Derginin birçok efsane sayısı arasında Sovyet futbolcuları masaya yatırdıkları haftayı ise hiç unutmam. O dönemde 90 dünya kupasına  katılmak için Türkiye-Sovyetlerle karşılaşıyor. Kağıt üzerinde muhteşem bir kadromuz var. Hücum hattı Rıdvan, Feyyaz, Tanju.. Sovyetler ise pek yaman. Kuznetsov, Zavarov, Mikhailitchenko.. Gelişim Spor ekibi kurt hoca* Lobanovski röportajı dahil şahane bir Sovyet dosyası yapmış. Tek tek futbolcuları tanıtıyor. Bu sayı sayesinde mahallenin çocuklarına hava atarcasına kaleci Dasaev'den başlayarak tüm Sovyet onbirini ezbere sayıyorum. 


*Aslında o sene  50'sine yeni basmıştı.Tıpkı Semih'e "genç" sıfatının  yakışması  gibi Lobanovski'ye de "kurt hoca" pek iyi gidiyor.


Tüm Gelişim Spor serisi, arşiv düşmanı annem tarafından gizlice çöpe atıldığından, yıllar sonra geri dönüp bakma şansım olmadı. Ama nedendir bilinmez o meşhur Sovyet sayısının orta sayfalarındaki "Zico yoksa para da yok!" başlığı asla aklımdan çıkmadı. Hep düşünürdüm Zico yoksa, para niye yok. Toplantıda, maç izlerken veya yolda. Olur olmaz yerlerde geliverirdi bu saçma başlık aklıma.


Geçen yıl internette dolaşırken Gelişim Spor'un eski sayılarını satan bir siteye kazara denk geldim. Hemen 10 Mayıs 1989 tarihli o meşhur 40.sayıyı aradı gözlerim. Buldum da. İki gün sonra silindir bir mukavvanın içinde dergim geliyor. İlk sayfada Lobanovski'nin estetik robotları başlığı altında devasa Sovyet kadrosu. Diğer bir sayfada ise Lobanovski röportajı "Futbol daha da hızlanacak" başlığıyla verilmiş. Hemen arka tarafta genç Mike Tyson'dan "dayağa doymuyor" şeklinde bahsediliyor. Nihayet orta sayfadayım. İşte orada! Küçük bir Zico fotosu. Altında küçük harflerle Zico yoksa para da yok yazıyor. Haberin detayında hayal kırıklığına da uğrasam sonunda sırrı çözüyorum. Dile kolay, 25 sene olmuş.


90 yılı sonunda ansızın Gelişim Spor'un  yayın hayatına son verilince futbolseverler olarak uzun süre dergisiz kaldık. 90 ortası çıkan Spor&Spor ve aynı on yılın sonunda yayına başlayan, Tanıl Bora, Yiğiter Uluğ, Mehmet Demirkol önderliğindeki Radikal Spor bir nebze olsun heyecanımızı törpülese de hiçbiri Gelişim Spor'un bıraktığı tadı vermedi.




Memleketimin dergi fakirliğine artık alıştığımdan  her yurtdışına çıkışımda o ülkenin futbol mecmuasını ısrarla gazete bayiinden isterim. İspanya ziyaretine de bu yüksek beklentiyle gittim. Ne de olsa Son Avrupa ve Dünya şampiyonlarıydılar (2014 Haziranını baz alıyorum). Üstelik dünyanın en iyi ligine sahipler. Futbol dergisi için ayrı bir reyon açsalar şaşırmayacaktım. Hiçbir şey bulamasam İspanya'nın Kicker'i, yani meşhur dergileri Don Balon'u alacaktım. 


















Fakat ekonomik durgunluk ülke medyasını da vurmuş olacak ki Don Balon'un 36 yıl sonra geçtiğimiz sene kapandığını öğrendim. Gazete bayilerinde Ronaldo'nun İrina Shayk ile seksi pozlarını veren onlarca dergi bulunsa da tek bir futbol mecmuasına rastlayamadım.  


Madrid yanlısı Marca, Barça yanlısı AS ise Fotomaç, Fanatik sığlığından uzağa gidemeyen ve ancak "Ronaldo yeni evini pembeye boyattı" tipinden manşetler üreten saçmasapan gazetelermiş de haberimiz yokmuş. İspanyol futbol basınını Türkiye'den de beter bir durumda görünce umutsuzluğum arttı. İnternete sığındım. Neticesinde biri İspanyol olmak üzere iki adet bağımsız futbol dergisine denk geldim. Siparişimi verdim. Bu dergilerimizi sırayla tanıyalım.



Revista Libero:Bu dergiyi Arda Turan'lı kapağından evvel, sanki Dar alanda kısa paslaşmalar adlı Türk filmindeki "hayat futbola fena halde benzer" lafından ilham alınarak çekilmiş reklamlarıyla tanıdım. Revista Libero, Panenka ile beraber İspanya'nın  yegane alternatif futbol dergisi. Her sayısında kapak yıldızıyla detaylı bir röportaj yapılıyor. 






İstatistik bilgileri, illustrasyonlar ve sayfa yapısı Monocle'yi andırıyor. Görünüş olarak başarısını özgün içeriğiyle destekliyor. Böyle devam ederlerse İngilizlerin When Saturday Comes'ı ve Almanların 11 Freunde'sinin ardından Avrupa'nın en popüler  bağımsız futbol dergisi olabilirler. Abonelik internetten kolayca yapılabilmekte. Bir diğer dergi Panenka ise kağıda basılı formatın dışında, e-dergi olarak de abonelik şansı sunuyor.







The Football Pink: Güncel haberlerden çok futbol hikayelerine odaklanan bir dergi. Radikal Spor, bilhassa Tanıl Bora üslubunun hakim olduğu bir mecmua. Bir oturuşta yalayıp yutmaktan ziyade Radikal İki eki gibi tüm hafta(hatta tüm ay)boyunca yavaşça sindirilecek cinsten. Abonelik sistemi karmaşık. Üstelik dergi Türkiye'ye çok geç ulaşıyor(bana gelmesi iki ayı buldu). En akıllıca olanı e-dergisine abone olmak.



Dergi sadece İngiltere değil, tüm dünyadaki futbol hikayelerine yer veriyor

8 Kasım 2014 Cumartesi

Granada'nın En İyi Tapas Barları - 1. Bölüm


Daha evvel tapas ve kültürü hakkında 'Tapas nedir, ne değildir? Granada'da Tapas' başlıklı bir yazı yazmıştım, buyurun burada. ‘İşin teorisini geçelim hocam, kültür karın doyurmuyor, pratiğe bakalım’ diyenler için de bu sefer Granada’nın en güzel tapasları nerede bulunur, hangi barlara dadanmak, hangi tapasa yumulmak lazım konusunda sizlere kısa bir Granada’nın en iyi tapas barları rehberi hazırladım.


Tapas bar isim ve adreslerini vermeden evvel, bir çok gezi bloğunda rastladığım bir mevzudan dem vurmak istiyorum. Belki tesadüfen denk geldiği ya da internette başkasının yorumlarını okuyarak gittiği bir yeri, diğer yerler hakkında hiç bir bilgi sahibi olmadan, gerine gerine ‘X şehrinde gidilecek mekan budur’, ‘en kral bilmem ne kesinlikle buradadır’ yavanlığına, yüzeyselliğine ya da ezikliğine diyelim adını ne koyarsanız artık, düşmeden ve bir çok tapas barın tapasını tadarak size bu en iyiler listesini hazırladım. Hatta blog yazarımız Okan ve sevgili eşi Nuray’ı bizzat bu tapas turuna çıkardım. Ben mekanları anlattıkça onlar da izlenimleri ve hatıralarıyla bu ortak tapas yazımıza renk katacaklar.


Casa Torcuato: Albayzin semtinde tek geçeceğim yer Casa Torcuato’dur. Bunun sebebi sadece lezzetli ve Granada’ya has tapas ikram edilmesi değil, aynı zamanda çok güzel ufak bir meydanın önünde olmasıdır. Albayzin semti turistik olduğundan ve turiste beleş ne versen ‘oohh yeahh’ diyeceğinden, Albayzin’de bulunan barlar, öyle ahım şahım tapas sunmazlar. Casa Torcuato hariç! 

Casa Torcuato'nun önündeki meydancık

Hele bir de tabak yemek söyleyelim derseniz, porsiyonun büyüklüğüne siz de şaşacaksınız. ‘Parasını verdik, bütün tabağı yiyelim’ diye gaza gelirseniz de karın ağrıları ve kramplarla birlikte uzun uğraşlar sonucunda zar zor sandalyenizden kalkabilirsiniz. 



Söylemedi demeyin. Uzun lafın kısası, Albayzin semtini gezeceğiniz zaman hem orijinal tapas yiyebileceğiniz, hem de nezih meydanıcığın önünde keyiflice demleneceğiniz adres burasıdır. Tapas seçmece yoktur, önünüze ne gelirse onu yersiniz. Adres Calle Pagés 31. Buranın hemen yanından giren dar sokak Plaza de San Bartolome'ye çıkar. Kafa dinlemek için ideal bir yerdir.



Okan:  Granada'ya bir saat uzaklıktaki Tabernas çölü, birçok spaghetti western filminin (mesela Leone'nin  dolar üçlemesi) çekildiği mekana ev sahipliği yapmış. Mini Hollywood olarak anılan bu bölgede üç tane büyük film stüdyosu mevcut. Benim araba kullanmayı bilmeyişim, Metin'in ise çiçeği burnunda şoför olması sebebiyle çok istememe rağmen bu mekanları göremedim.  Fakat Metin'in yukarıda bahsettiği Plaza de San Bartolome, spaghetti western setlerini o kadar andırıyor ki, Taberas çölünü görememenin yarattığı hayal kırıklığı bir nebze olsun törpüleniyor. Meydanın köşesinde atıl duran sallanan sandalyelerde güzel bir sigara keyifi yapabilir, hatta sınır kasabasındaki bir Meksikalı gibi uyuklayabilirsiniz. 


Casa Torcuato'nun arkasındaki Plaza de San Bartolome

Hemen karşıdaki  beyaz badanalı ve pürüzlü duvarda (bir başka spaghetti western kasabası özelliği) köpek duasını okuyabilirsiniz (buyurunuz burada). Bu tedirgin sessizlikteki meydana yakışacak tek gürültü, tırıs giden bir atın nal sesi olabilir. Böylelikle güzel bir sigara keyfinin akabinde kendinizi "Gian Maria Volonte'nin şahane kahkahaları hariç" eksiksiz bir Bir Avuç Dolar İçin atmosferinde bulabilirsiniz.


Gian Maria Volonte ve arka fonda beyaz badanalı ve pürüzlü duvar 

Casa Torcuato'ya gelince. Alman dedelerin yemeği pek ağır ve eşeleyerek yemelerine sabır gösterebilirseniz, kalkmalarını bekleyip havuz yanındaki masalardan birine oturabilirseniz. Metin'in bahsettiği gibi Granada'da tapaslar beleş olduğundan, Sevilla'daki kadar sofistike tabaklar beklemeyin. Fakat burası Albayzin mahallesinde bir istisna. Uzmanlık alanı kızarmış balıklar. Tatilin sonuna doğru buraya gelmişseniz muhtemelen  kızartma manyağı ispanyol yemeklerinden içiniz çoktan baymış olacak.  O zaman tıpkı bizim gibi garsondan ısrarla kuzu pirzola isteyiniz. Et yumuşacık ve ağızda dağılıyor. Aslında niyetimiz şehir dışındaki dere kenarında mangal partisi yapmaktı. Fakat pazar yerinde yörenin meşhur  Segureno kuzusunun haddinden fazla körpeliğini görünce (maksimum 95 günlük süt kuzuları kesiliyormuş) fikrimizi değiştirdik.


Asla kızartmadan kurtuluş yok

Bodegas Castañeda: 1936'dan bu yana Calle de Almireceros, 1-3'de halkı şaraba ve tapasa doyuran Bodegas Castañeda, tipik bir tapas bardır. Göz alıcı bir dekorasyonu vardır. Çok merkezi bir yerde bulunduğundan, günün her vakti ispanyollar ve turistler tarafından tıka basa doludur. Calle Elvira'da hemen köşede bulunan Antigua Bodegas Castañeda ile karıştırılmamalıdır. Zira orada beleş tapas yoktur. 



Çeşit çeşit şarap bulunur. Bunun yanında burada vermut içmenizi de tavsiye ederim. Zira şarap ve vermut fıçılardan servis edilir. Domuz pastırması jamon spesiyaliteleri arasında yer alır. Dilerseniz özel tabaklarından da sipariş edebilirsiniz. Hem karın hem de göz doyurur.

boğasız olmaz

Okan: Tıpkı arkadaşınızın sizi bilmediğiniz bir yere arabayla götürdüğünde orayı tekrar bulamamanız gibi, Granada tapas mekanlarını Metin eşliğinde gezdiğimden "ne, nerede?" zerre kadar aklımda kalmamış. Bu mekanı sadece Metin'in "sizi şimdi boğalı mekana götürüyorum!" sözleriyle hatırlıyorum. Ne yedim diye sorarsanız inanın aklımda kalmamış. Fakat Metin'in gitmeyiniz diye uyardığı Antigua Bodegas Castañeda dün gibi aklımda, zira tapas diye önüme zeytin koymalarını unutmam pek mümkün değil. Çakma  Sultanahmet köftecisinde yemek yiyen şaşkın turistlerle dalga geçen ben, bir anda onların durumuna düşüverdim. Ben ettim, siz etmeyin.


Jamon dendi mi akan sular durur


Bar Avila: En güzelini en sona sakladım. Favorim, gediklisi olduğum, gözbebeğim ve ahtapotuna doyamadığım yerdir. Şehrin merkez kısmında bulunur. El Corte Ingles alışveriş merkezinin karşı arasındaki  Calle Veronica de la Virgen, 16 numarada yer alır.Geleneksel bir tapas bardır. Bundan kastım, iç dekorasyonunun tasarım işi ya da kasıntı olmaması, sahibinin kalender, çalışanlarının muhabbet kuşu ve müdavimlerinin ortadirek ispanyollar olmasıdır.



Ahtapot, kalamar, salamura hamsi gibi deniz ürünlerinin yanı sıra esas spesiyalitesi nar gibi kızarmış jambon, yani asıl ismiyle söyleyelim, jamon asadodur. Tapas, seçmeli ve bol kepçedir. Duvarlarında çeşitli balık resimleri, denizci düğümleri ve mekan sahibinin karikatürü bulunur. Rakının muadili anis de barda bulunduğundan, özel isteğim üzerine ufak çapta da olsa bir rakı meze ortamı kurmuşluğum vardır. Hiç merak etmeyin tapas yazımızın devamı gelecek. Granada'nın en iyi tapas barları bunlarla sınırlı değil. Biraz daha acıkın hele!



spesiyalitesi jamon asado

Okan: Burası akşam vakti kalabalığından ve Balıkesir köftecilerini andıran sade dekorasyonundan da kolayca anlaşılabileceği gibi şehrin yerlilerinin tercih ettiği bir mekan. Beleş tapası kıymetlendiren en önemli kriter "dilediğin tapası seçebilme özgürlüğü" olsa gerek. İşte Bar Avila bu imkanı size veriyor. Jamon asado mekanın spesiyali. Marine edilmiş ve kalın doğranmış domuz dönerini, altına koydukları çıtır ekmekle bir lokmada yutuyorsunuz. Hayatımda yediğim en güzel beleş lokma bu olsa gerek. Enfes.


ev yapımı gazpachosu enfestir (yazısı için buraya)


Bu arada mekanda beleş tapas kontejanından gazpacho da içebilirsiniz. Metin, Soul Kitchen'daki Birol Ünel gibi kuduracak ama ben bu çorbayı içince  "ulan ocakta azıcık ısıtıversem daha iyi olacak" duygusu yaşamadım desem yalan olur. Ne de olsa Anadolu çocuğuyuz. Bizim için en iyi çorba, en sıcak olanı. O zaman kapanış sözü Fatih Akın'dan gelsin...