14 Kasım 2015 Cumartesi

Dünyayı Beklemek Fotoğraf Sergisi

Midilli ya da rebetiko yazılarından bıkanlara bir nebze nefes aldırmak için bir fotoğraf sergisi haberi verelim. Kendisiyle iftihar ettiğimiz sevgili dostumuz fotoğrafçı Kemal Aktay'ın Dünyayı Beklemek isimli sergisi bu pazar saat 13'te Salt Galata'da  2.belgesel fotoğraf günleri kapsamında gösterilecek. Haberi vermek bizden, gezip görmek sizden. Aşağıda birkaç örneği yayınlıyoruz. Kendisinin instagram hesabı da 'parallax.universe', yani fotoğrafçının gördüğüyle çektiği arasındaki fark demekmiş. Yakın zamanda çektiklerini de orada paylaşıyor. İlgi duyanlar devamına oradan bakabilir.









8 Kasım 2015 Pazar

Elias Petropoulos - Rebetika: Yunan Yeraltı Dünyası Şarkıları Bölüm 4

Elias Petropoulos'un Rebetiko kitabının tefrika edilmesinin dördüncü bölümünde, rebetlerin esrarla alakaları, giyim kuşamları ve çevrelerindeki farklı tip ve karakterdeki insanlar konu ediliyor. Petropoulos hakkındaki tanıtıcı yazıyı, 1. bölümü, 2.bölümü ve 3. bölümü linklerin üzerine tıklayarak okuyabilirsiniz.

Esrar: Teorik olarak, müslümanlar dinen yasak olduğu için şarap içmezler. Ancak Kuran’ın bir açıklamasının olmadığı rakıyı içerler. Bu daha sonra rebetlere de geçen aşkı, kabadayıların rakı aşkını açıklar. Ayrıca esrar önemli bir rol oynar. Esrar toplumsallaşmayı, arkadaşlığı, baştan çıkarıcılığı ve şehveti sağlayan son derece eski, doğal\bitkisel bir halüsinojeniktir. Esrar bağımlılık yapmaz ve her zaman çok ucuzdur. Esrar tekkelerinde asla kavga olmaz çünkü esrar içiciler kavga peşinde koşmazlar. Çok uzun bir zamandır kriminologlar ve toksikologlar tarafından affedilmeyecek bir şekilde yapay bir varsayımla uyuşturucalar arasında gösterilse de esrar uyuşturucu değildir. Nihayet, bilge akademisyenlerin fikirleri devam etti ve esrar Birleşik Devletler’in uyuşturucu listesine girdi. Geçen sene, Amsterdam’daki özel olarak işletilen Esrar Müzesi’ne gittim. Osmanlı İmparatorluğu döneminde böyle bir müze inşa etmenin gereği yoktu çünkü esrar kolaylıkla dolaşımdaydı. Osmanlı kadısı ve jandarması, bugünkü hakim ve polislerden daha bilgeydi.
Petropoulos'un 'Kutsal Esrar' kitabından tekli, çiftli, üçlü ve dörtlü sigaraların nerelerden yapıştırılması ve yırtılmasını gösteren çizimler 
Görünen o ki, antik çağda insanlar esrar içmek hakkında bir şey bilmiyorlardı, çünkü basitçe o dönemde henüz çubuğu (pipo) keşfetmemişlerdi. En azından, Heredot[13]’un bir dizesinden bunu öğreniyoruz. Bugün gençler, Anadolu’da yaşayanlardan öğrendikleri biçimde sigara biçiminde esrar içmektedirler. Kullanışlı bir biçimde esrar içmenin yolu olan esrarlı sigarayı kabadayılar ve rebetler bulmuşlardı. Rebetika şarkıları nadiren esrarlı sigaraya atıfta bulunur, ancak nargile (αργιλές) bir çok şarkıda onurlandırılır. Nargile ile esrar içmek gerçekten kutsal bir ritüeldir. Suyun bir filtre görevi görmesi sayesinde, esrar içmek oldukça hafiftir. Bazıları ise nargileyi sütle tercih ederler.


Stellakis Perpinadis'in 'Nargilenin sesi' şarkısı. Bizde ise Yeni Türkü'den 'Yedikule' olarak bilinen şarkı. Nargile içme seslerinin duyulduğu baştaki diyalogda şunları diyorlar:
-Selamlar arkadaşım Stellaki!
-Sana da selamlar Vangelim
-Bu elinde tuttuğun nedir?
-Nargile
-Nargile mi?
-Ya ne tutmamı isterdin, bir okyanus gemisi mi?
-Ama arkadaşım kuzum Stellaki, ne zaman seni arasam, hep elinde bir nargileyle buluyorum!
-Ah arkadaşım Vango, haklısın. Ama ne derdim ızdırabım olduğunu bilseydin, bana haksızlık etmezdin. Dinle kardeşim Vango, beni teselli et.

Kuçavosun yukarıda (2.bölümde) verilen şematik betimlenmesi gerçeğe dayansa da tamamıyla gerçek değildir. Gündelik hayatta, rebetler değişen vasıfların mozaiğini temsil ederler. Farklı dönemlerden, toplumsal tabakalardan, ırklardan ve toplumsal kastlardan öğeler bir araya getlir. Sonuç olarak, herhangi bir verili zamanda bu öğeler farklı yollarla bir araya gelebilir, sabit bir miktarları da yoktur.

Daha önce de bahsedildiği gibi, 1890’ların rebetleri, burjuvazinin silindir şapkasının, yoksulların bez kasketlerinin ve çiftçilerin saman şapkasının aksine, republika denilen bir şapka takmaktaydı. İlk başta rebetler burjuva gibi giyinmekteydi fakat daha sonra kasaba kıyafetine doğru değişimle burjuvazi beyefendisinin karikatürü görünümünü aldı. Benzer bir şekilde, diyebiliriz ki Chicago gangsterlerinin görünüşleri de 1930’ların burjuva kıyafetinin kötü bir taklidiydi.
Chicago 1930lar, gardaş derler kankaya
Hemen hemen aynı zamanlarda, rebetler sivri bez bir kasket olan trayaska (τραγιάσκα) geleneğini oluşturdu. O yıllar, Berlin, Paris ve Roma’da büyük politik konferansların yapıldığı, bütün saygı duyulan insanların borsalino ya da kanotiye, proleterlerin de bez şapka taktıkları yıllardı. O günlerde, toplumsal farklar şapkadan başlıyordu. Rebetlerin neden şehirli şapkasını terk ettiklerini asla bilemeyeceğiz. Sırası gelmişken rebetler şehirli şapkasına gereken saygıyı göstermemişlerdi. Rebetlerin giyim zevki şiddetliydi ve şiddetle uygulanırdı.
Markos Vamvakaris'in trayaska şapka takan ve manga gibi davranan bir kadını anlattığı şarkı.

Rebetlerin erotik davranışları da aynı şekilde zoraki ve çelişkiliydi. Rebetiko şarkılarında, erkek çoğunlukla yosma ve zalim olarak gördüğü kadına dilenir. Ve rebet hala, (kadınlar karşısındaki mazoşizmine rağmen) maçoyduBir kadınla asla kol kola yürümez çünkü resmi olarak tüm kadınları hor görür. Rebetler kadınlar için kaput (psolothikara, ψωλοθήήκαρα) kelimesini atfederdi. Takıldıkları yerler taverna, kahvehane, iskambil oynanan yerler ve tekkelerdi. Kadınların ve erkek aşıklarının bu yanına varılamaz tekkelere giriş hakları yoktu. Lakin, iki istisna vardı: her ikisi de her an rebetlerin etrafında olan poustomangas ve rebetissalar.

Poustomangalar belli gruplara kabul edilen (örneğin yankesiciler), erkeksi davranışları olan  pasif eşcinsellerdi. Poustomangalar polise ihbar etmezdi. Poustomangalar bıçak taşırdı. Poustomangalar hapishaneyi kontrol altında tutarlardı. Bu sebeplerden dolayı hem rebetler arasında hem de yeraltı dünyasında kabul görürlerdi. Bugün poustomangalar artık yoklar. En son hatırladıklarım kırk yıl öncesindeydi.

Rebetiko müziğinin büyük rebetisalarından Roza Eskenazi şanına yakışırcasına 'Neden kokain içiyorum?' şarkısını söylüyor.

Oysa rebetiseler hala var ancak artık bir zamanların gururlu kadınları değiller. Rebetissa figürü ile hayat kadını karıştırılmamalıdır. Rebetissa, o zamanlarda Yunanistan’ın gördüğü en özgür kadınlardı. Erotik arzularını istediği erkekle paylaşabilir ve ayrıca lezbiyen ilişkilere de girebilirdi. Rebetissa esrar içerdi ve harika bir dansçıydı. Ayrıca, vücudunu ve itibarını nasıl koruyacağını da bilirdi.


[13] Anlaşılan, Trakyalı eski kabileler esrar koyup bir arada dumanını içlerine çekmek için ısıtılmış taşlar kullanıyorlardı.

BONUS: Roza Eskenazi'nin hayatının anlatıldığı 'My sweet canary' belgeselinin fragmanı

27 Ekim 2015 Salı

Midilli'nin Geleneksel Müziği ve Dansları - 2. Bölüm

Midilli Adası’nın geleneksel müziği ve danslarının ikinci bölümüyle tekrar karşınızdayım. Birinci bölümü kaçıranlar üzülmesin, veriyorum linkiHemenoku, fullhdoku. Birinci bölümde Midilli müziğine şöyle bir genel bakış atmıştık, şimdi sıra geldi örnekler sunmaya. 

At havası (Horos ton alogon): Midilli’de türkçe haliyle At havası, Köroğlu ya da Pehlivaniko diye bilinen bu hava Aya Paraskevi köyünde yapılan Aziz Haralambos panayırında çalınan bir patinada, yani yürürken çalınan havalardandır. Gerçi şimdi, Midilli’nin birçok köyündeki panayırlarda da bu hava,biraz da turizm amaçlı, atlarla dans eşliğinde çalınmaktadır. Aziz Haralambos panayırında, eski bir pagan ritüeli olan süslenmiş püslenmiş boğa kurban edilir, keşkek yenilir,at yarışları yapılır ve ‘ben içiyorum,atım bakıyor,oluyor mu hiç?’ diyen atını seven kovboylar atlarıyla birlikte zurna gibi içip zıvanadan çıkarak dans ederler.
At havası ve dansı

Bergama Zeybeği (Pergamos): Bergama zeybeği, tek bir şarkı olmaktan ziyade, kendine has karakteristikleri bulunan bir stil olduğundan bir çeşit aile gibi düşünülebilir. Farklı versiyonlarını aşağıdaki videoda dinleyebilirsiniz.

Mübadeleden önce nasıldı bilmem ancak mübadeleden sonra bu zeybek havasına yazılan sözlerde hep terk edilen vatana duyulan özlemden bahsediliyor. Sözlerde Ayvalık, Dikili, Bergama, Urla gibi kasabalardan bahsedilip, seni hiç unutmayacağız deniyor. Midillili ünlü türkücü Solon Lekkas söylüyor.

Menemen zeybeği de yine Bergama zeybeğiyle neredeyse aynı. Onu da o toprakların adamı Lefteris Menemenlis’den dinleyelim.

Bıçak havası (Horos me to mahaeri): Ağır bir parçadır ancak olayın aslı müzikten ziyade yapılan danstadır. Bıçakla kulak burun doğramaca, bağırsak deşmece ve hatta babafingo kesmecenin olduğu, ortaoyunvari pek şenlikli bir gösteridir. Elde bıçak olduğundan, aksilik çıkabilecek, yapanın maharetli ve dikkatli olması gereken bir oyundur. 1994 yılında Ayasos köyündekiler bir greek night yapalım demişler. Çok imrenerek defalarca izlediğim o gösteriden bir video sunayım.
özellikle bağırsakları deşme sahnesi bir harika

5 numaralı Macar dansı: Hayırdır ‘Quelle alaka?’ der gibi baktınız üstadım. Konu klasik müziğe gelince, ben de hemen ağız değiştiriyorum. Köy yerinde ne macar dansı, Brahmsı demeyin, oluyor. Midilli’de bir de böyle ilginç bir durum var. Geleneksel müzik enstrümanlarıyla, Brahms, Ivanovici demiyor, gümbür gümbür çalıyorlar. Tabi bu daha çok, ilk yazıda bahsettiğim zeytinyağı ve sabun ticaretiyle zenginleşen bir kısım elitin etkisiyle klasik batı müziğinin Midilli müziğine girmesiyle oluyor. Tekrara girmeyim, Midilli’de bir zengin sınıfın ortaya çıkması kentli kültüre de yol veriyor. Bu sayede sadece klasik batı müziği değil, tango, vals, fokstrot gibi müzik ve danslar da Midilli müziğine giriyor. Bundan başka gezgin müzisyenlerin adaya uğraması da bunda etkili olmuş. 1950lerde adaya gelen macar müzisyenlerin nota defterleri kopyalanmış ve o eserler de çalınır olmuş. Bu da ünlü santuri Nikos Kalaycis (Bidayala)'dan gelsin. Macar dansı sonrasındaki pek hareketli Nikriz dans da cabası.


Bir diğer örnek olarak da cenaze müziğini verelim. Chopin’den apart bu eser, 1979 yapımı ‘Altın saçlı öğretmen’ filminde de Midilli’nin Ayasos köyü mezarlığına gidilirken çalınıyor. Esasında cenazede müzik eğer kişi genç ya da henüz evlenmeden ölmüşse, ona kısmet olmayan düğünün hatırasına çalınır. Bundan başka,eğer vefat etmiş kişi bir müzisyense yine diğer müzisyen arkadaşları meftanın anısına cenazesinde çalarlar.

Son olarak Midilli'de çalınan bir klasik müzik eserini bonus olarak ekleyeyim. Çalınan eserin ismini bilen bir ödül kazanamayacak, ama benden kocaman bir teşekkür alır. Hatırıma gelmiyor çünkü. 



28 Eylül 2015 Pazartesi

Elias Petropoulos - Rebetika: Yunan Yeraltı Dünyası Şarkıları Bölüm 3

Elias Petropoulos'un Rebetiko kitabının korsan çevirisinin tefrika halinde yayınlanmasına kaldığımız yerden devam ediyoruz. Elias Petropoulos hakkındaki tanıtıcı yazı, 1. bölüm ve 2.bölüm için tıklayınız. Bu bölümde ise Rebetiko argosu ve cinsel ilişkiler konu ediliyor.

Argo: Rebetlerin argosu modern Yunanca’nın gramer, sözdizimi (sentaks) ve kelime dağarcığına dayanır. Bunun yanında da Venediklilerin ve Türklerin katkısı büyüktür. Bunun açıklaması gayet basittir: Venedikliler 1204’teki İstanbul’un yağmalanmasına kadar (4. Haçlı Seferi) Ege’deki ticareti elinde bulunduruyordu daha sonra da 1453’te Osmanlı’nın İstanbul’u fethetmesiyle tüm bölge 1. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar Osmanlı egemenliğinde kaldı. Bunların yanı sıra, Akdeniz’in denizcilik terminolojisi her zaman için Venediklilerin hakimiyetindeydi ve rebetler her zaman denizcilerle yakın ilişkiler içinde oldular. Modern Yunan argosu aynı zamanda Arapça ve Arnavutça kelimeler de barındırır ancak Slav kökenli kelimeler tamamiyle unutulmuştur.
E. Petropoulos'un dünyada örneği olmayan eşçinsel ve travesti argosu kitabı 'Kaliarda'nın kapağı.
Modern Yunan argosunun farklı seviyeleri vardır: ağır, uzman bir kelime dağarcığından başlar, gündelik popüler dille sonlanır. Aynı zamanda, farklı kastlar tarafından (mahpuslar, uyuşturucu kullanıcıları, askerler vs.) üretilen bir çok paralel mikro-argo vardır. Konuşma şekline bakıldığında, rebetlerin hususi argosu modern Yunan diyalektinin en güzelidir. Rebetler bir çok kelimeye sesli harfler ve heceler ekleyerek yavaşça ve vurgulu bir biçimde konuşurlar. Ancak burada ilginç bir hadise vardır: Rebetler aşiretin hiyerarşik yapısı içinde yükseldikçe, argoyu bırakma eğilimi gösterir. Çeribaşı asla argo söz söylemez. Zaman zaman genç mahpuslar ters-argo· konuşurlar.


1920 ve 30larda revülerde oynayan komedi aktörü Petros Kyriakos, Rebetiko argosundan örnekler verdiği 'Manga'nın Sözlüğü''nü söylüyor. 

Modern Yunan argosunun tatmin edici bir sözlüğü henüz yoktur zira akademisyenlerimiz bu tip şeylere zaman harcamaya tenezzül etmemektedir. Ancak, sözlük hazırlayanlar için şu aşikardır: Modern Yunan argosu için önemli olan kelime dağarcığı değil sözdizimidir. Ayrıca el hareketleri de önemli yer tutmaktadır, çünkü işaret dilinin kullanımı sadece sağır ve dilsiz ya da Trappist keşişlerle·sınırlı değildir. El hareketleri rebetler arasında vurgulama, cümleyi renklendirme ve söylenen sözü doldurma amacıyla kullanılırdı. Doğal olarak, gizli işaretler gibi, her biri kendi şifreli anlamına sahip ortak bir işaret dili vardı.

Cinsel İlişkiler: Rebetler yadsınamaz biçimde şehvetli ve cilvebazdı. Bize kadar gelen rebetika şarkılarının yarısı aşkla ilgilidir. Ne var ki, erotizm tamamıyla yoktur. Doğrudan doğruya cinsel içerikli olan üç veya dört rebetika şarkısı bulabildim. Bunlardan birinde “Bızırının deliğine bakmak istedim” dizesinde halka ait (demotik) bir şarkı olduğunu  sezebiliriz. Bir başkası, hapishanedeki eşcinsel aşka gönderme yapmakta; üçüncüsü ise alegoriktir. (Bir kadının “lulu” köpeğinden bahsetmektedir, yani cinsel organlarından). O dönemde bir sansür olmadığı halde, rebetikanın erotik duyarlılığının bu ahlaki kamuflajının sebebini bilmemekteyiz.

Roza Eskenazi 'Ginome antras' isimli şarkıda kabadayı gibi davranan bir kadınla sevgilisi başka bir kadının ilişkisinden bahsediyor.

Rebetlerin aşk hayatı iki kutupludur: Kadınlar ve genç erkekler. Geleneksel anlamda, rebetin cinsel adetleri radikaldir. Öncelikle, evlilikten nefret eder ve serbest aşkı tercih ederdi. Rebetlerin dünyasında, zina ne bir suç (ceza kanununda olduğu gibi) ne de günahtı. Ne zaman  bir çift birlikte yuva kurmak istese, bunu ne bir papaza ne de sicil memuruna danışarak yapardı. Kalıcı resmi olmayan bu birlikteliğe kapatma adı verilirdi. Hem kelimenin kendisi hem de ilişkinin doğası İstanbul kabadayılarına aitti. Osmanlı bağlamında, kapatma kurumu çokeşlilikle beraber varoldu. Rebetlerin ya da kabadayıların kapatma hadisesinde ise, kendimizi monogaminin alanında buluruz.    

 
Tokat doğumlu meşhur İstanbul kabadayılarından Şık Manol ve kapatması Rus Hanny

Yunanın ecdadı
Rebetler ayrıca eşcinsel ilişkileri hoş görürlerdi.  Bu antik döneme kadar giden bir gelenekti. Kuzey Avrupa, Akdeniz’in geleneksel eşcinselliğini anlamamıza yarayacak herhangi bir imaj ya da pratikten yoksundur. Onüçüncü yüzyılın büyük İranlı şairi Sadi bir keresinde nasıl genç bir adama aşık olduğunu anlatır. Ancak aşığı onu reddeder. Sadi aşık olduğu ile livata yaptığı arasında keskin bir ayrım yapar. Rebetler kadın görünüşlü erkeklere tiksintiyle bakar. Genç bir erkekle cinsel ilişkide bulunduklarında dahi, delikanlı tüm dişil rolüne rağmen erkekliğini korur.
Ecdat dön baba dönelim oynarken
Her çeribaşının evinde bir karısı ve tekkesinde bir oğlanı vardır. Türkçe bir kelime olan oğlan delikanlı, hizmetçi ya da livata yapılan anlamlarına gelmektedir. Almanca Uhlan da aynı kökten gelmektedir. Oğlanlar sıklıkla kanlı kavgaların kıskançlıkların sebebidir. Çeribaşı oğlanını kollar. Ona iş bulur, bir ev alır, evlenecek güzel bir kız bulmasını sağlar, çocuklarını vaftiz eder vs. Hapishanede, çeribaşının sultanası, diğer bir deyişle güzel delikanlısı varken, küçük rebetler de bazen diğer mahpuslarla (dişi kuş da denilen koteskότες) geçici ilişkilerde bulunur. “İyi Hırsızın El Kitabı”[12] isimli kitabımın bir bölümünü Yunan hapishanelerindeki günümüz eşcinsel ilişkilerle ilgili sorulara ayırdım.
Tarihimizden bir yaprak: Livatacı ve sırasını bekleyenler
Rebetler kadınlarla cinsel ilişkilerinde daha çok livatacalığı tercih ederdi. Livata geleneği bugün hala Yunanistan’da devam etmektedir. Yasaklanmış meyveden tatmayan pek az kadın vardır. Livatacı aşk (bir kadınla ya da bir delikanlıyla) kuvvetli dozda şefkat ve yüksek bir tekniği gerektirir. Yunanlılar (Türkler, Araplar ve İtalyanlar gibi) bu yeteneklere sahiptir. Livatacılık orta Avrupa’da olduğu gibi  nihai barbarlık değildir. Akılcılık, doğunun ruhuna girmekte çok kötü bir yoldur. Bu neden katolik ayinlerinde kullanılan ekmeğin tatsız undan yapıldığını, en çok aranılan Budist tılsımın ise Dalai Lama’nın kutsal dışkısından yapıldığını açıklar.



· Ters-argo (back-slang) herhangi bir kelimeyi tersten yazmak veya okumak anlamına gelmektedir. Ör: bıçak-kaçıb gibi. (ç.n.)
· Katolik olan Trappist keşişlerin konuşmayı bile meneden çok sıkı kuralları vardır. (ç.n.)

[12] Εγχειρίδον τού Καλού Κλέφτη (İyi Hırsızın El Kitabı), Digamma, Atina, 1979; Yenibasımı Nefeli, Atina, 1979

18 Eylül 2015 Cuma

Midilli’nin değişiği: Ressam Teofilos Hacımihail

Sanatçı olmakla ya da yaratıcı olmakla hayatın birçok yanını boşvermişlik ne kadar birbiriyle alakalıdır? Stres yapmayın, hemen cevabını beklediğim bir soru değil. Ancak, bu mevzu çeşitli sanat dallarında böyle berduş, meczup, garip, yani, bir değişik tipleri gördükçe aklıma takılırdı. Sadece hayata boşvermişlik değil, aynı zamanda ensesine vurup ağzından lokmasını alabileceğiniz; suya götürüp, susuz getirebileceğiniz; kolaylıkla kekleyebileceğiniz bir çeşit çocuksu naiflik de hakiki anlamda sanatçı diyebileceğim insanlarda gördüğüm ortak yanlardan. Sizi bilmem ama, bu duruma ben ve Abdullah Gül gerçekten hayret ediyoruz. Midillili halk ressamı Teofilos Hacımihail de, henüz hayat hikayesini bilmeden evvel, eserlerindeki bu naifliğin çekiciliğine kapıldığım insanlardan birisi.
Teofilos Hacımihail
Hayatı hakkında bilgi edindikçe daha da ilgimi çeken, fanilası, siyah püsküllü garnizon takkesi, yün etek ve çorabı, kırmızı ponponlu deri ayakkabısı ve kuşağıyla yunan askeri Evzon gibi, hiç yanından ayrılmayan bir kedi ve bir köpekle dağ bayır dolaşan, çınar kovuğunda yazları geçiren, çoluk çocuğun dalga geçtiği, bir somun ekmek ya da şarap karşılığında her mekanı tuval olarak kullanabilen bu garibi size anlatmaya çalışayım.
Karini'de bulunan, Teofilos'un yazları geçirdiği çınar kovuğu 
Karini'deki kahve duvarına çizdiği, silinmeye yüz tutmuş resimler
1873 yılında Midilli’nin Varia köyünde doğan Teofilos, daha 18 yaşına basmadan evi barkı bırakıp İzmir’e kaçıyor. O zamanın İzmir’i, Midillililer için taşı toprağı altın diyerek gidilen bir kozmopolit şehir. İzmir’de ne varsa, ne olup bitiyorsa, hemen aynısı Midilli’ye de geliyor. Midilli ve İzmir arasındaki kültürel ve ticari bağlar şimdikinden çok daha fazla.  Orada bir süre kavaslık yani kapı muhafızlığı yaptıktan sonra, söylentiye göre kanlı bıçaklı bir mevzudan dolayı oradan da Volos’a kaçıyor. Şimdilerde müzik köyü ile meşhur Pilio’da on iki yıla yakın kalıyor. Onu koruyup kollayan Giannis Kontos’un evi ise günümüzde Teofilos müzesi olarak hizmet veriyor. Sonrasında ise tekrar kendi topraklarına, Midilli’ye dönüyor. Maddi açıdan sıkıntılı bir hayatın ardından, 1934 yılında, 61 yaşında küflü yemekten zehirlenerek ölüyor.
kahveci
Hayatının dönüm noktası, 1920’li yıllarda Paris’te yaşayan Midillili sanat eleştirmeni Efstratios Elefteriadis’in (Teriade) onu keşfetmesi oluyor. Teriade Midilli’ye döndükten sonra, ailesiyle birlikte Floransalı Mediciler gibi Teofilos’a kol kanat geriyor. Yiyeceğini, içeceğini, yatacak yerini tedarik ediyor. Karnı doyup altı kuru olan Teofilos bu altı yıl içerisinde 120’den fazla eser veriyor. Eserleri Paris’te sergilense de, uluslararası sanat çevrelerince tanınsa da talihsiz Teofilos’un ömrü sergiyi görmeye ve meşhur olmanın ekmeğini yemeye yetmiyor.  
Midilli sokaklarında Andy Warholvari Teofilos grafitisi
Gelgelelim resmine, sanatına. Tam da adamı anlatıyor ya neyse. Okumuş yazmış biri olmadığından, Teofilos kendi kendini yetiştirmiş. Ama tabi perspektif ve oranlar pek olmamış, teknik zayıf kalmış. Tarihi olayların aktarımlarında ve mekanlarda biraz değil bayağı uçmuş, olduğu gibi değil de kendi farzettiği şekliyle çizmiş. Bu demek değil ki eserleri yaramaz. Esas değerli olan, kanımca eserlerindeki içtenlik ve özgünlüktür, ki bir sanat eserinde ilk başta gelmesi gereken şeyler de bunlar olmalıdır. Teknik bir şekilde halledilir, halledilmese de olur.
Erotokritos destanından, Erotokritos ve Arethousa
Boya niyetine doğadaki bitkileri, bezir yağı, süt, yumurta gibi maddelerle karıştırarak hazırladığı şeyleri kullanmış. Formülü de kimseye söylememiş.

zeytin hasadı
Gündelik hayat, tarihi olaylar, vatan sevgisi ve mitoloji bir çok eserine konu olmuş. Büyük İskender, İmparator Konstantinos, Kolokotrinis gibi önemli şahsiyetleri konu edinmiş.
 İstanbul'un fethi
Varia'daki Teofilos Müzesi
Teofilos’un eserlerini görmek isteyenler Midilli merkeze çok yakın olan, Varia köyndeki Teofilos müzesini ziyaret edebilir. Müze Teriade’nin bağışlarıyla 1964 yılında yaptırılmış ve Teofilos’un eserlerinin yanı sıra, Teriade’nin özel koleksiyonundan tabloları da içinde barındırır.

BONUS: 

1. Reşat Ekrem Koçu'nun Osmangazi'den Atatürk'e 600 yılın tarih panoroması (1955) kitabından ağaç kovuğunda yaşayan Çıplak Osman Dede: 'Hey Murad, dul ananı bana ver!!'


2. Çınar kovuğunu mesken edinenler yazısı, burada

7 Eylül 2015 Pazartesi

Midilli Adası'na Varan Mültecilerle İlgili İzlenimler 2

Midilli'de mültecilerin durumuyla ilgili olan biteni (ilk yazı burada), özellikle de liman bölgesindeki kalabalığı ve kaotik ortamı anlatırken, meğer kendi ayağıma kurşun sıkıyormuşum. Paylaştığım mülteci fotoğraflarından çekinen ya da korkan insanlar Midilli tatil planlarını iptal edince biz de işsiz kaldık. Sağlık olsun.  

Midilli Limanı

Ancak, hemen belirteyim, Midilli limanında bulunan mültecilerin henüz gasp, hırsızlık, adam yaralama gibi bir suç işlemişlikleri yok. Zaten dertleri bir an evvel belgelerini alıp yollarına devam etmek. Buna rağmen, sırf gariban görünümlerine ve sefil hayat koşullarına bakıp tırsıyor ya da bu insanları hor görüyorsanız, o sizin kendi sorununuz. Liman etrafındaki kalabalıktan çıktıktan sonra, nereye gitmek isterseniz gidebilir ve tatilinizi yapabilirsiniz. 

özgürlük anıtı,mülteciler ve giden gemi

Zaten ikiyüzlülük almış başını gitmiş. Sahilde cesedi bulunan minik Aylan'ın ardından herkes insanlığın kıyıya vurduğunu keşfetti. Ama her gün bir başka yerde sokağa çıkma yasaklarının ve olağanüstü halin ilan edildiği kürt illerinde ölen çocuklar 'leş' oluyor, 'terörist' oluyor, o ayrı.




Son bir aydır liman bölgesindeki kalabalık ve karışıklığın nedenlerini şöyle özetleyeyim. Öncelikle Türkiye'den gelen mülteci sayısında çok artış oldu. Önceden Türkiye'den kaçak yollarla günlük yaklaşık 300-400 kişi gelirken, Ağustos ayında bu rakam 1000 kişiyi geçti. Ağustos tatil ayı olduğundan, gemi biletleri ya tükenmişti ya da çok sınırlıydı. Belgelerini almış insanlar dahi adayı terk edip Atina'ya gidemediler. Liman çevresinde biriktiler. Limanda bulunan polis noktası da hem yetersiz ve çok yavaş çalıştığından hem de gelen mülteci sayısının her geçen gün artmasından dolayı işlevsiz kaldı. Bu yüzden, merkez nüfusu 35 bin civarında olan Midilli'ye yaklaşık 10 bin yeni kişi eklenince, hazırlıksız olan ve hazırlık da yapmayan Midilli, bu durumu kaldıramadı. Mültecilerin liman bölgesinde kalacağı kamp alanı oluşturulamadı, yiyeceği içeceği geçtim, tuvalet ve banyo ihtiyaçları dahi karşılanmadı. Şehrin merkezi çadır kampına dönüştü.




Tabi bu durum yeni iş alanları da yarattı. Gördüğüm kadarıyla minibüsünü, arabasını dolduran Midilli'nin çingeneleri bu fırsatı ganimet bilerek çadır, uyku tulumu, battaniye, elbise, yiyecek ve içecek satmaya başladılar.


Mültecilerin günlerce bekleyip bir türlü belgelerini alamamaları, tuvalet ve banyo gibi temel ihtiyaçların karşılanamaması ve her geçen gün gelen insan sayısının artması yüzünden durum daha da kötüleşti, gerginlikler çıkmaya başladı. Hem mültecilerin varlığından şikayet eden hem de amaçları belgelerini alıp adayı terk etmek olan insanlara zorluk çıkaran Yunan polisi, sert davranmaya ve şiddet kullanmaya başladı. Aşağıdaki fotoların sahibi V. Mathioudakis ve A. Tzortzinis de fotoğrafları çektiği esnada polisin yumruğuna maruz kalmış.




Konuştuğum mültecilerin kendi durumları hakkındaki görüşlerini de bir sonraki yazıda anlatırım. 

28 Ağustos 2015 Cuma

Midilli Adası'na Varan Mültecilerle İlgili İzlenimler


Yunanistan’ın Midilli Adası turizm açısından son birkaç yıldır Türklerin yoğun ilgi gösterdiği yerlerden biri. Ancak turizmin yanı sıra bu yılın bahar aylarından itibaren, başta Suriyeli olmak üzere, özellikle Iraklı, Afgan ve Eritreli mültecilerin de Avrupa’ya ulaşma yolunda önemli bir geçiş noktası haline geldi. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin rakamlarına göre 2015 yılı içerisinde şu ana kadar yaklaşık 200 bin kişi Midilli Adası’na ayak bastı. Sadece bu Ağustos ayında adaya ulaşan mülteci sayısı ise 60 bini buldu.

Yeni Avrupa Birliği bayrağı
Adanın kuzeyinden Midilli merkeze yürüyen genç, yaşlı, çocuk ve kadınlar, sahillerdeki can yelekleri ve şişme botlar, polise kaydolmak ya da bilet alıp Atina ya da Kavala’ya gitmek üzere liman bölgesinde bekleyen insanlar, Midilli’de gündelik hayatın bir parçası oldu. Ben de turist gezdirirken yollarda olduğumdan, bu manzaralarla sıkça karşılaşır, içim burkularak seyreder, ne var ki, hem çalışıyor olduğumdan, hem de mültecilerin bir araca binmesi hakkındaki yasak ve cezalardan dolayı, elimden bir şey gelmezdi. Sonunda, manzara ya da yemek fotoğrafı paylaşmak yerine, bir işe yaramak ve merak ettiğim bu büyük insanlık trajedisini daha iyi anlamak için, çalışmadığım bir gün araba kiralayarak yola koyuldum.
sahiller can yeleği ve şişme bot dolu
Facebook grubundan takip ettiğim dayanışma ve yardım çağrılarından etkilenerek, biraz da bundan on yıl önce gezdiğim Suriye’de, gördüğüm iyilik ve insaniyete karşılık duyduğum minnet borcundan, ufak da olsa bir şeyler yapmaya karar verdim. Su, meyve suyu, bisküvi, gofret, ıslak mendil ve sigaradan oluşan market alışverişini yaparak, Türkiye'ye en yakın mesafedeki Assos ve Babakale’nin tam karşısında bulunan Skala Sikamnias ve Molivos köyleri arasındaki toprak sahil yoluna gittim. Yol boyunca sahillerde ve etrafta bir çok can yeleği ve şişme botun yanı sıra, henüz yeni varmış ve yola koyulmuş grup halinde mülteciler ve mültecilerden arda kalan botların motorunu ve diğer parçalarını toplamak için bekleyen elleri dürbünlü ve pikap araçlı yerli halktan birçok insan gördüm. Daha sonra kıyıya yanaşmakta olan bir botu fark edince, tepelik bir yerden varışlarını izlemeye koyuldum. Bot kıyıya varınca ben de aşağıya, yanlarına indim. Yetişkinler mutluluk içinde telefonla vardıklarını bildirip, hatıra fotoğrafı çektirirken, çocuklar kendilerini denize atmış, bebekler ise ağlıyordu.
varış anı
Daha sonra Afrin’den gelen Kürtler olduğunu öğreneceğim bu grupta bir çok yaşlı insan, bebekli ya da çocuklu aileler vardı. Yüzlerindeki varmış olmanın verdiği sevinç, hallerindeki garibanlığı saklamıyordu. Aralarında Türkçe bilen çok kişi olduğundan iletişim kurmak sorun olmadı. İstanbul’dan geldiklerini ve insan kaçakçılarına kişi başı 1250 dolar verdiklerini söylediler. Bir botta yaklaşık 40 kişinin geldiğini hesap edersek sadece bir bot dolusu insandan 50 bin dolar gibi bir para kazandıkları ortaya çıkıyor. Bu yüzden simsarlar botu ayarlayıp, insanları bindirip, parayı alarak mültecileri bu yolculukta bir başlarına bırakıyor ve sonrasında bota ne olduğuyla ilgilenmiyorlar.
Yola çıkma kararı alınıyor, ama polise kaydolmak için nereye gideceklerinden, nerenin ne tarafta olduğundan haberleri yok. Yaklaşık on kilometre uzaklıktaki Molivos’a gitmeleri gerektiğini anlatıyorum. 

Önceden mültecilerin herhangi bir araca binmeleri ya da alınmaları yasaktı. Bu yüzden adanın kuzeyine varan insanlar, güneş altında Midilli merkeze kadar 65 kilometrelik yolu yürümek zorundaydı. Sonra, stk'lar ve özel teşebbüsler bazı otobüsler ayarlayarak Molivos’tan Midilli’ye mültecileri taşımaya başladı. Ayrıca, polise bildirmek koşuluyla mültecileri şahsi arabalara alma izni çıktı. O sebeple, Molivos’a gitmelerini ve oradan otobüsle Midilli’ye geçebileceklerini söylüyorum. Bu sırada daha bir hafta önce mültecilerin geçişi sırasında Makedonya sınırında yaşananlar gözümün önüne gelince, daha yollarının çok uzun ve zorlu olduğunu anlatıyorum.
Türkiye arkada kaldı artık
Kıyıdan yukarı çıkınca, zeytinlerin gölgesine oturarak, yanımda getirdiklerimi ikram ediyorum. Atıştırma faslının ardından, dört kadın ve dört çocukla birlikte Molivos’a doğru arabayla yola çıkıyoruz. Molivos’ta onları otobüslerin alacağı otopark alanına bıraktım ve vedalaştık. Sonrasında ben, kolpa hayatıma geri döndüm. Onlar ise, bundan sonra Midilli'ye varıp, polise kaydolmanın ardından geçici izin belgesini alarak bu uzun ve çetin, nereye varacağı belli olmayan yollarına devam edecekler.
Mülteci toplanma alanı ve arkada Molivos köyü ve kalesi
esasen otopark olan toplanma alanından
NOT: Midilli'ye geleceklerin gezi planlarında Molivos'a uğramak muhakkak vardır. Yardımda bulunmak isterseniz, otopark alanındaki gönüllülerle iletişime geçebilirsiniz. Facebook gruplarının linki burada. Güncel ihtiyaç listesi de burada. Tek seferlik yardımdan da ne olur demeyin, ihtiyaçları çok daha fazla da olsa, lütfen elinizden gelen yardımı yapın, desteğinizi esirgemeyin.