1 Nisan 2015 Çarşamba

İstanbul Hamam Rehberi 10: Mihrimah Sultan Hamamı

Küçükken eğimli ve engebeli toprak sahalarda yaptığımız maçların kendi içinde bir argosu vardı. Fakat bu argo, şehirden şehire, mahalleden mahalleye değişiklik gösterirdi. Mesela, bacak arasına bir mahalle apış derken, komşu mahalle beleş, şehir merkezinin beton sahalarında top oynayan zengin çocukları ise "namus" diyebilirdi. Beton saha deyip burun bükmeyiniz. Bu sahaların dümdüz zemini, bizim otuz derece eğimli ve Ali Sami Yen'in 90'lardaki "patates tarlası" halini hatırlatan engebeli sahalardan çok daha makbul sayılırdı. 


Bazı sahalar o kadar eğimli olurdu ki ilk yarı 10-0 kazandığınız maçı ikinci ayrı 20-10 kaybedebilirdiniz (Onda devre yirmide biter. Ya da rakip çok güçsüzse sana on avans yirmide  biter ). Eğer maç çok uzamışsa "atan galip" yolu seçilirdi. Dikkatinizi çekerim o zamanlar henüz "altın gol" profesyonel futbolda icat edilmemişti. "Hem kaleci, hem oyuncu" olmak ayıp sayılır, "üç korner bir penaltı" kuralı yüzünden hava hakimiyeti zayıf Türk futbolcuları yetişirdi. Bir başka mahalle futbolu ritüeli de  oyuncu seçiminde yaşanırdı. Yine mahalleden mahalleye değişiklik gösteren bu yöntemlerde, kimi şansı ön plana çıkaran tik-takı, kimi ise zıplama beceresinin öne çıktığı hop-zıpı tercih ederdi (hop zıp ile tik takın içeriğini sanırım anlatmama gerek yok) 



Modern futbolda direkten dönen veya direği yalayıp geçen bir şutun, toprak zemindeki karşılığı taş üstüydü. Alman gençleri gibi kale direkli  futbol sahalarımız olmadığından, direk niyetine dizdiğimiz taşlar bazen o kadar kalın olurdu ki bir maçta minimum 15-20  "taş üstü mü? gol mü?" kavgası yaşanırdı. Bu tip taş üstü veyahut değil kavgalarında gururlu oyuncular sonunda haklarını aramaktan vazgeçer, pozisyon bariz gol olsa bile "neyse hamam parası olsun" diyerek buz gibi golünün peşine düşmeyi bırakırdı. Peki ne demek bu hamam parası? Orhan Yılmazkaya'nın Türk Hamamı kitabını okuyana kadar benim de bu konu hakkında iki tezim vardı.

Mahalle argosuna yakışırcasına cinsel içerikli. Karşı tarafa "sizi öyle pis yeneceğiz ki maçtan sonra gusül abdesti almak zorunda kalacaksınız. Bu da hamamın giriş parası olsun" mesajı vermek ya da hamamdan çıkarken muameleciye bırakılan cüzi bahşişe gönderme yapmak. Orhan Yılmazkaya ise kitabında konuyu şöyle açıklamış:
"Hamam oğlan" argoda eşcinsel demektir. "Hamam parası" hem eşcinsele cinsel ilişki nedeniyle verilen paradır, hem de aşağılamak amacıyla, lütuf olarak verilen parayı ya da değeri anlatmak için kullanılır. "Hamamcı olmak" gusül abdesti almanın mecbur olduğu durumu anlatır. "hamam takımı" zayıf, önemsiz, değersiz, aşağı sayılan spor takımlarını ya da grupları anlatır. Hamamın, terletmesinden kaynaklı öğrenci argosunda disiplin kurulu anlamında kullanıldığına da  rastlanılır"

Temizlik, ter atma, bel ağrılarına ve hastalıklara iyi gelme, sosyalleşme gibi onlarca olumlu özelliği olan hamamın, Türkçe'de bu kadar negatif benzetmelerde kullanılması inanılır gibi değil.


İstanbul Hamam Rehberimizde Balat Hamamlarını anlatmıştık (buradan bakabilirsiniz). Bu sefer Balat'tan yokuş yukarı çıkıp Edirnekapı'daki Mihrimah Sultan Hamamından bahsedeceğiz. Mimar Sinan eseri bu yapı, 1562 yılında  çifte hamam olarak inşa edilmiş.

 Hamama her zamanki gibi muameleciler ve tellakların soğuk bakışları eşliğinde giriyoruz. Daha önce bahsettiğim hamam adabı yazısındaki (buradan bakabilirsiniz) kurallara -dostum Dünya'nın pembe ayakkabıları hariç-birebir uymamıza rağmen, maruz kaldığımız meymenetsiz tavırlar canımızı sıkıyor. Çalışanlardan biri "çıkarın ayakkabıları!" diyerek önümüze mavi naylon terlikleri fırlatıyor. Emir demiri keser diyerek terlikleri giydikten sonra elimize peştemal yerine şort mayo tutuşturuluyor. Tam da "Hamamların raconunu çözdük. Bundan sonra sırtımız yere gelmez" diyecekken  türlü türlü huylarıyla yepyeni bir hamam karşımıza çıkıyor. Anlıyoruz ki "İstanbul'un tüm hamamlarını dolaşmadan hamam uzmanı oldum demeyeceksin." 



Merdivenlerden yukarı çıkıyoruz. Muameleci "Şurada iki kişilik oda var. Siz ikiniz orada soyunun" diyor. "Al sana bir yenilik daha. İki kişilik oda da nereden çıktı" diye düşünürken arkadaşım sazı eline alıp itiraz ediyor. Şortlarımızı giyinip sıcaklığa geçiyoruz. Hamamın ısısı şahane. Turistik hamamlar gibi buz gibi değil. Hele göbek taşı. Cehennem gibi. İçerisi temiz ve bakımlı. Tellaklar işini özenle yapıyor. Huzur içinde taşın üzerinde uyuklarken birden gürültü kopuyor. Tellağın sesi " Havuza girecekler gelsiiiiin. Havuz kapanacaaakk" diye kubbede yankılanıyor. 

Foto: İstanbul'un 100 Hamamı Kitabı

Çocuklar gibi şeniz. Neden peştemal değil de şort verdiklerini şimdi anlıyoruz. Hamamda esneme hareketi yapan yaşlılar pek prim vermese de, biz hemen şahlanıyoruz. Yan taraftaki kapıdan geçip  havuzun olduğu bölmeye geçiyoruz.  Havuzun suyu pek ılık.  Yanlardan jakuzi misali sular fışkırıyor. İçeride onbeş ergenin yarısı deve güreşi yarısı ise suya bombalama stilde atlama yarışması yapıyor. Gürültü, su  sıçraması, deve güreşi müsabakasında yenilerek enseme düşen çocuk ve yoğun klor kokusu sayesinde on dakika sağa sola bakıp çıkıyoruz. Tabii adet yerini bulsun diye su şakası yapmayı ihmal etmiyoruz. Ama belli ki esneme hareketleri yapan dedeler gibi yaşlanmışız. Tam terleyecekken havuza girdiğimizden, bu seferki terletme görevini saunaya bırakıyoruz. Fakat onbeş ergen de bizle beraber küçücük saunaya giriyor. Üstelik ellerinde su dolu taslarla. 

450 yıllık hamama ışıklı tabela

Tam terlemeye başlayacakken taslarla birbirlerine su fırlatmaya başlıyorlar. Akabinde güreşe tutuşuyorlar. Saunada güreş. Gerçek bir dayanıklılık testi. Türk Triatlonu. Gençlere olan sabrım sonsuza yakındır. Fakat daracık saunada onbeş ergenin  sulu şakaları ve güreş müsabakasından çıkan gürültü tellakın sabrını taşırıyor. Saunayı basıyor (Saunayı basmak mı? Ne çirkin bir deyim). Elllerindeki tası toplayıp "siktirin gidin lan havuza. Ipıslak yaptınız burayı" diye çemkiriyor. Tüm patırıtıdan sonra beş on dakika daha yıkanıp, soğukluğa dönüyoruz. Gazozlarımızı içiyoruz. Önümüzde Fotomaç. "Lucescu Fener yolunda" manşeti keyfimizi getiriyor. "Galatasaray'da mali kriz". Gülüşmeler. "Mustafa Pektemek yine sakatlandı". Kikirdemeler. Muameleleci, ergenleri döver gibi havluyla kurulayınca kahkahayı patlatıyoruz. 

İş hesap kitap kısmına geliyor. Yıkanma 25, gazoz 2.  Toplamda 27 tl*.  Kapıdaki muameleci "Abicim bahşişşş" diyor. Haydaa yeni bir adet daha! Bakışları ile bahşiş isteyeni çok gördük de, söz ile bahşişe ilk defa denk geldik. Nasrettin Hoca'nın "hamam parası" fıkrası aklıma geliyor. 



Hoca ne zamandır hamama gitmiyormuş. Şöyle tenine yakışır bir hamam sefası yapmak niyetiyle hamamın yolunu tutmuş. Hamam ashabından kim tanır ki Nasreddin Hocayı? Mübarekler gün yüzü mü görüyorlar, el içine mi çıkıyorlar? Bakmışlar hırpani kılıklı bir âdemoğlu; ilgilenmemişler bile. Verdikleri tasın bakırı çıkmış vaziyette; tuttukları peştamal eski mi eski. Hoca işini bitirip çıkarken aynacıya on akçe bırakmış. Hamamcılar paşalar gibi uğurlamışlar Hocayı ama, hoş karşılamayınca hoş uğurlama neye yarasın. Ertesi hafta Hoca yine hamama gitmiş. Bu sefer Hoca’ yı el üstünde tutmuşlar. Hizmetin kusursuzunu yapmışlar; hürmetin kusursuzunu etmişler. Hoca kurunmuş, taranmış, çıkarken aynacıya bir akçe bırakmış. Söylemeyi de unutmamış:

- Yanlış anlamayın çocuklar, bugünün ücretini geçen hafta ödemiştim; bu bir akçe geçen haftanın ücreti!**


İstemeyerek de olsa cüzi bir bahşiş bırakıyoruz. Bir dahaki sefere iyi muamele görme umuduyla ak pak hamamı terkediyoruz. Mihrimah Sultan Camiini ve ardından çirkin Sulukule konutlarını gezip  Kebapçı Emin Usta'nın yolunu Tutuyoruz. Emin Usta Birecikli. Mekanın duvarında bir sürü ünlü resmi. İbrahim Tatlıses'i gösterince, "Esenler Otogarındaki çorbacıda bile İbo'nun resmi var" diyerek sevincimi kursağımda bırakıyor arkadaşım. 

Kebaptan önce ezme meze geliyor. Pek lezzetli. Ayran el yapımı ve sürahide. Hamamdan sonra ne de iyi gidiyor. Kebaplar geliyor önümüze. Urfa kebabı pek sulu. Kuyruk yağı lezzet vermiş. Kebap acı ama mideye dokunmuyor. Yanında gelen yağlı pide ise enfes. İstanbul'da bu kadar iyisini bulabilmek güç. Porsiyonu 17tl. Arkadaşımın yediği kuzu şişi didikliyorum. Yumuşacık. Tam puan. Hamamın ardından ne güzel ziyafet bu. Yolun karşı tarafında Karagümrükspor'un maçı var. Bu hafta seyircisiz oynama cezası almamış olsa işi zevk üçlemesine çevirebilirdik. Neyse bir başka bahara. Kebapçının hemen yanındaki Eriş Süt ürünlerinden ben yoğurt, Ülke de manda kaymağı alıyor.  İstikamet yeniden Balat.


* Masaj ise 20 tl.
**Fıkra, www.nasrettinhoca.info sitesinden alınmıştır.

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder