28 Ağustos 2015 Cuma

Midilli Adası'na Varan Mültecilerle İlgili İzlenimler


Yunanistan’ın Midilli Adası turizm açısından son birkaç yıldır Türklerin yoğun ilgi gösterdiği yerlerden biri. Ancak turizmin yanı sıra bu yılın bahar aylarından itibaren, başta Suriyeli olmak üzere, özellikle Iraklı, Afgan ve Eritreli mültecilerin de Avrupa’ya ulaşma yolunda önemli bir geçiş noktası haline geldi. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin rakamlarına göre 2015 yılı içerisinde şu ana kadar yaklaşık 200 bin kişi Midilli Adası’na ayak bastı. Sadece bu Ağustos ayında adaya ulaşan mülteci sayısı ise 60 bini buldu.

Yeni Avrupa Birliği bayrağı
Adanın kuzeyinden Midilli merkeze yürüyen genç, yaşlı, çocuk ve kadınlar, sahillerdeki can yelekleri ve şişme botlar, polise kaydolmak ya da bilet alıp Atina ya da Kavala’ya gitmek üzere liman bölgesinde bekleyen insanlar, Midilli’de gündelik hayatın bir parçası oldu. Ben de turist gezdirirken yollarda olduğumdan, bu manzaralarla sıkça karşılaşır, içim burkularak seyreder, ne var ki, hem çalışıyor olduğumdan, hem de mültecilerin bir araca binmesi hakkındaki yasak ve cezalardan dolayı, elimden bir şey gelmezdi. Sonunda, manzara ya da yemek fotoğrafı paylaşmak yerine, bir işe yaramak ve merak ettiğim bu büyük insanlık trajedisini daha iyi anlamak için, çalışmadığım bir gün araba kiralayarak yola koyuldum.
sahiller can yeleği ve şişme bot dolu
Facebook grubundan takip ettiğim dayanışma ve yardım çağrılarından etkilenerek, biraz da bundan on yıl önce gezdiğim Suriye’de, gördüğüm iyilik ve insaniyete karşılık duyduğum minnet borcundan, ufak da olsa bir şeyler yapmaya karar verdim. Su, meyve suyu, bisküvi, gofret, ıslak mendil ve sigaradan oluşan market alışverişini yaparak, Türkiye'ye en yakın mesafedeki Assos ve Babakale’nin tam karşısında bulunan Skala Sikamnias ve Molivos köyleri arasındaki toprak sahil yoluna gittim. Yol boyunca sahillerde ve etrafta bir çok can yeleği ve şişme botun yanı sıra, henüz yeni varmış ve yola koyulmuş grup halinde mülteciler ve mültecilerden arda kalan botların motorunu ve diğer parçalarını toplamak için bekleyen elleri dürbünlü ve pikap araçlı yerli halktan birçok insan gördüm. Daha sonra kıyıya yanaşmakta olan bir botu fark edince, tepelik bir yerden varışlarını izlemeye koyuldum. Bot kıyıya varınca ben de aşağıya, yanlarına indim. Yetişkinler mutluluk içinde telefonla vardıklarını bildirip, hatıra fotoğrafı çektirirken, çocuklar kendilerini denize atmış, bebekler ise ağlıyordu.
varış anı
Daha sonra Afrin’den gelen Kürtler olduğunu öğreneceğim bu grupta bir çok yaşlı insan, bebekli ya da çocuklu aileler vardı. Yüzlerindeki varmış olmanın verdiği sevinç, hallerindeki garibanlığı saklamıyordu. Aralarında Türkçe bilen çok kişi olduğundan iletişim kurmak sorun olmadı. İstanbul’dan geldiklerini ve insan kaçakçılarına kişi başı 1250 dolar verdiklerini söylediler. Bir botta yaklaşık 40 kişinin geldiğini hesap edersek sadece bir bot dolusu insandan 50 bin dolar gibi bir para kazandıkları ortaya çıkıyor. Bu yüzden simsarlar botu ayarlayıp, insanları bindirip, parayı alarak mültecileri bu yolculukta bir başlarına bırakıyor ve sonrasında bota ne olduğuyla ilgilenmiyorlar.
Yola çıkma kararı alınıyor, ama polise kaydolmak için nereye gideceklerinden, nerenin ne tarafta olduğundan haberleri yok. Yaklaşık on kilometre uzaklıktaki Molivos’a gitmeleri gerektiğini anlatıyorum. 

Önceden mültecilerin herhangi bir araca binmeleri ya da alınmaları yasaktı. Bu yüzden adanın kuzeyine varan insanlar, güneş altında Midilli merkeze kadar 65 kilometrelik yolu yürümek zorundaydı. Sonra, stk'lar ve özel teşebbüsler bazı otobüsler ayarlayarak Molivos’tan Midilli’ye mültecileri taşımaya başladı. Ayrıca, polise bildirmek koşuluyla mültecileri şahsi arabalara alma izni çıktı. O sebeple, Molivos’a gitmelerini ve oradan otobüsle Midilli’ye geçebileceklerini söylüyorum. Bu sırada daha bir hafta önce mültecilerin geçişi sırasında Makedonya sınırında yaşananlar gözümün önüne gelince, daha yollarının çok uzun ve zorlu olduğunu anlatıyorum.
Türkiye arkada kaldı artık
Kıyıdan yukarı çıkınca, zeytinlerin gölgesine oturarak, yanımda getirdiklerimi ikram ediyorum. Atıştırma faslının ardından, dört kadın ve dört çocukla birlikte Molivos’a doğru arabayla yola çıkıyoruz. Molivos’ta onları otobüslerin alacağı otopark alanına bıraktım ve vedalaştık. Sonrasında ben, kolpa hayatıma geri döndüm. Onlar ise, bundan sonra Midilli'ye varıp, polise kaydolmanın ardından geçici izin belgesini alarak bu uzun ve çetin, nereye varacağı belli olmayan yollarına devam edecekler.
Mülteci toplanma alanı ve arkada Molivos köyü ve kalesi
esasen otopark olan toplanma alanından
NOT: Midilli'ye geleceklerin gezi planlarında Molivos'a uğramak muhakkak vardır. Yardımda bulunmak isterseniz, otopark alanındaki gönüllülerle iletişime geçebilirsiniz. Facebook gruplarının linki burada. Güncel ihtiyaç listesi de burada. Tek seferlik yardımdan da ne olur demeyin, ihtiyaçları çok daha fazla da olsa, lütfen elinizden gelen yardımı yapın, desteğinizi esirgemeyin.



18 Ağustos 2015 Salı

Midilli’nin Geleneksel Müziği ve Dansları - 1. Bölüm

Bu sefer de Midilli’nin geleneksel müziklerini ve danslarını anlatmayı kendime iş edindim. Midilli’nin türkülerinden, danslarından, müzisyenlerinden ve çalınan enstrümanlardan bahsedeceğim bu yazı dizisinde önce bir tarihi ve kültürel arkaplanı çizelim sonra büyük resmi görürüz, gerekirse de üst aklın büyük oyununu birlikte bozarız.

Midilli adası önemli bir ticaret merkezi ve geçiş noktası olduğu için oradan buradan birçok etkiye maruz kaldığından, zengin bir geleneksel müziğe sahiptir. Ada türkülerinin yanı sıra dışarıdan gelen bir çok farklı türde müzik de ada müziğine adapte edilmiştir. Bu çeşitliliğe yol açan belli başlı sebepler ise şunlardır. 1839’daki Tanzimat ve 1856’daki Islahat fermanlarıyla azınlıklar üzerinde uygulanan eşitsizlikler hafifleyerek  Midilli’de hızlı bir toplumsal değişime, ekonomik ve kültürel gelişmeye yol açıyor. Daha sonra, 19.yy’ın ikinci yarısından itibaren ise zeytinyağı ve yan ürünü olan sabun üretimi ve ticaretindeki artışla gelen zenginlik Avrupai hayat tarzının, müzik ve dansların benimsenmesine sebep oluyor. Bir diğeri ise zamanının en kozmopolit şehri olan İzmir’e yakınlık ve İzmir'le kurulan kültürel ve ticari bağlar. Ve nihayet mübadeleyle Anadolu’dan gelen göçmenler de müziğin zenginleşmesine katkıda bulunuyorlar.
20.yy başında Midilli liman bölgesi
20.yy başında Midilli
19. yy’ın sonundan itibaren zeytinyağı ve sabun ticaretiyle zenginleşen Midillliler büyük konaklarda oturmaya, Avrupai tarzda eğlenmeye ve müzik dinlemeye başlıyorlar. 1927 yılında sadece Mitilini kasabasında  vals, tango, fokstrot gibi dansların öğretildiği 7 okul varmış. Yine 1920lerde Midilli’de piyanonun eşlik ettiği sessiz filmler gösteren bir sinema dahi varmış. Opera grupları, turne yapan müzik grupları, kulüplerde partiler, özel müzik dersleri gündelik hayatın parçası olmuş. Böylece daha çok üst sınıftakiler için öncekinden farklı bir şehirli müzikal kültür gelişiyor.


Bu avrupalılaşmaya karşılık olarak ise mübadillerin gelişi Midilli müziğine eskisinden daha fazla Anadolu etkisinin girmesine sebep oluyor. Anadolu’yla etkileşim daha önceden de var, ancak Yunanlıların Küçük Asya felaketi olarak nitelendirdikleri olayın ardından mübadeleyle gelenler orta ve alt sınıflarla daha çok kaynaşıyorlar. Bir çok türkü, ya olduğu gibi ya da hafif değişiklikler göstererek geleneksel müziğe adapte ediliyor. Mübadillerin Anadolu’dan getirdikleri şarkılar yunan alt ve orta sınıfında kendine yer buluyor. Bu bakımdan Atina’nın Pire limanı ve çevresinde yaşayan alt sınıfların bir müziği olarak ortaya çıkan Rebetiko müziğindeki İzmir etkisiyle paralellik gösterir. İzmir sayesinde türkçe, sefardice ve ermenice halk türkülerinin yanı sıra, fransızca ve italyanca operet eserleri de Midilli müziğine dahil olmuş.


Diğer yandan, geleneksel müziğin zenginliği konusunda Midilli Baharı diye adlandırılan dönemden de kısaca bahsetmek gerekir. 1922-1935 yılları arasında Stratis Myrivilis, İlias Venezis ve Dimitrios Vernaradakis gibi yazar ve akademisyenlerin öncülük ettiği bu akım, yerel kültürün önemine ve değerine dikkat çekerek, kültür öğelerinin korunması ve kaybolmaması amacını gütmüş. Sanat eleştirmeni Stratis Eleftheriades’in Midillili halk ressamı Theofilos’u keşfi ve onu tanıtması bir örnek olarak verilebilir.
Theofilos'un bir tablosu
Bu kadar tanıtıcı bilgi bir kenarda bulunsun, biraz da geleneksel müziklerden örnekler dinleyerek, anlatmaya devam edeyim. İlk olarak adanın en popüler türküsü ta ksila (odunlar) dan başlayayım. 


Tanburi Cemil Bey’in Çeçen Kızı eserinin bir adaptasyonu olan ta ksila, Midilli’de balo tarzında bir oyun havası olarak çalınır ve oynanır. Esasen, buhar gücüyle çalışan zeytinyağı fabrikasının yapımı için omuzlarda taşınan büyük kütükleri taşımada kolaylık sağlasın diye yürürken çalınan bir havaymış. Ama aynı zamanda Osman Paşa havası ya da Plomari yöresinde Kürdiko diye de bilinir.
Tanburi Cemil Bey
Bir diğer eser ise Horhor Aga olsun. 

Müzikleri Dikran Çuhacıyan’a ait ilk kez 1876’da Operahane-i Osman tarafından sahnelenen Leblebici Horhor Ağa operetinden adapte edilen Horhor Aga’da yine Midilli geleneksel müziğinde kendine yer bulmuş. Dikran Çuhacıyan’ın en sevilen operetinde anlatılan Leblebici Horhor Ağa’nın, kızını kaçtığı aşığının elinden kurtarma çabaları ve düştüğü komik ve acınası durumlar Yunan halkı tarafından da sevilmiş ve benimsenmiş. Bengliyan’ın 66 kişilik topluluğu ve Yunan Operet Topluluğu tarafından Yunanistan’da 1883 yılında defalarca gösterilmiş ve o yazın hiti olmuş. O kadar sevilmiş ki, 1884 yılında Yunanistan'da roman olarak yayınlanmış. Daha sonra birçok Balkan ülkesinde, Mısır, Romanya, Almanya ve Fransa’da sahnelenmiş. Bu sırada yollarının Midilli’den de geçtiği anlaşılıyor.


Başka bir kaydı ise Cemal Ünlü'nün hazırladığı 'Geçmişten günümüze Türk müziği' isimli derlemede bulunan 'Bir operettir yaşamak' adlı albümde bulunuyor. Ancak internette bu kaydı bulamadığımdan sadece referansını verebiliyorum.

Devamı gelecek. Bu yazı burada bitmez!

15 Ağustos 2015 Cumartesi

Fiction Story: Amsterdam Flavour Tour

First thing in the morning I get De Telegraaf from the dealer. Then I enter a shop that I think is a cafe.  I would like to enjoy my coffee while I was reading a newspaper. My eyes are looking for the sports page. When I don't understand anything from Dutch with plenty of j, I'm asking to the waiter with a thought that I'll stoop on my breakfast while I'm drinking coffee. "can i have a cake?" I say in a polite manner. I eat cake, drink coffee. After breakfast, I smoke the pleasure cigarette. This tobacco is very hard. This is worse than Turkish tobacco. I'm barely finishing a cigarette. I'm turning to the newspaper again. In the headline, something like "tijger ontsnapt uit de dierentuin" * is on the bottom, a big picture of a tiger. "That's Dutch!" smiling, "Add j to the word Tiger! Although i love tigers, i don't take the news seriously. As usual it must be news about new born tiger at the zoo. "Oh, those Europeans. They can even bring the news of a newborn tiger to the headline. "
Wandering the streets. I've been hungry for half an hour. I am feeling sleepy. I'm entering Voldelpark. Go, go, go. A huge forest in the city. There's nobody else but me. I'm taking a half-hour nap. When I open my eyes I hear a rustling in the bushes. Rustling turns into wheezing. When you caress your cat's neck, multiply that sound by hundred. However, the process of multiplying by the auditory face is repeated visually. I have a huge house cat in front of me. No, no, that can't be a fattened house cat. This is straight lynx. But as the feline approaches me slowly, I face the terrible truth. This is the most evil, the most ominous and the most beautiful of predators. Panthera tigris! Holy tiger! I'm not slapping myself because I'm in a dream. I'm not rubbing my eyes and biting my lips. Because I'm sure I'm in a dream. A tiger approaching me in the heart of Europe. When you wake up in the middle of a beautiful dream, you close your eyes again and try to fill the rest of your dream through your ass. I'm trying the same way.
Even though I'm hungry, I have five kilos of concrete in my head. I'm sure I'Il fall asleep quickly. I dream of the tiger approaching me. I'm in Indian jungles instead of Voldelpark. At that moment I feel a wetness in my face. In my wonderful dream, I wake up again. When I open my eyes, I have to rub my eyes like in American movies. A perfect Bengal Tiger with all its majesty. What a beauty! Orange streaks that cut vertically black feathers, white feathers soaring through the cheeks. What about those big, honey-colored eyes? Even though I'm  normally a coward, but now i have an unnecessary relax. I think it must have been the effect of Turkish tobacco. This unnecessary relax turns into courage with the stupidity of sleepy mood. I love tiger like I love my cat at home. I'm scratching his neck and massaging the ear. I knead his neck like a dough. After these actions, our Tiger loosens up just as my cat does. He's lying sideways. I'm caressing his white belly. When I see your fluffy feathers, I put my head on his belly and sleep again. This time my brain is empty. I sleep for hours without dreaming. Deep inside, the police siren interferes in my ear, and then my head bumps into the ground. I wake up when I move from the soft body of the tiger to the wet and hard ground of the grass. The sound of the sirens is increasing. I open my eyes. There's no tiger, no cat. Except for the ducks floating on the lake, the only living, loud Dutch siren comes out of a noisy siren. And they're running to my side. My misdeeds in Amsterdam pass before my eyes like a movie. I got on the subway for free! I wandered the Red Light longer than necessary (which is not even to blame), threw bottles in the paper trash bin, paper in the trash bin. But none of this is worth the fuss. At least in Turkey. I can think of the man in Canada who was sentenced to imprisonment for not sweeping the snow in his garden. I mean, I am doomed. I am brunette. I am Muslim (on paper). Was I going to experience the Dutch version of Midnight Express? What was this cop running over me? All my sleep, my looseness, smoke and fly away. The police are tangent past me and dive into the forest. The gunfire and shouting that exploded in the forest from now on doesn't interest me a bit. I tell myself I'm hungry like a tiger. Tiger! I say again. I should eat Indian or Southeast Asian food in honor of today.
My direction concept is upset. I walk completely with my instincts. I smell, I listen, I watch. For some reason, my instincts are taking me to the heart of Red Light. I'm on Zeedijk street. We're in Little Saigon, Amsterdam's Little China. Chinese, Vietnamese, Indian, Japanese, Malaysian restaurants. It's like we're on the Blade Runner movie set. There's no smoke, no grizzling, no exotic smells. I won't pinch myself if Rick Deckard passes me with his brown topcoat. After all, man in the middle of Europe kissed the tiger.
On the right, I'm entering the Thai restaurant called Bird. As soon as I come in, the smoke from the grill hits me in the face. I'm ordering the soup with mushroom fish called Tom yam pla. Plenty of coriander. It's good for my cold bones because I lie on the grass. Then I order  spring rolls with vegetables. Even though I could not get close to what I had eaten at the Malaysian restaurant the day before, I still swallow it. At least it's much cheaper.
The star of the day is roasted chicken noodles with tofu. The servings were plentiful, even at half the price of mediocre Thai restaurant in the city center i ate before. Chang's Thai beer comes with an elephant theme logo. I raise my head. The video of the tiger, which ambushes on a typical Amsterdam bridge, plays on  television hanging up the wall. The two-second image is slowed down and extinguished. The rest of my mind comes back to me.

Isn't that the tiger I saw vaguely in the park? I watch the television in the bar as an American criminal who saw himself on television and pay my head forward. I'm erecting my coat like Erik Cantona to avoid recognition. As I run out of the restaurant, I see Little Saigon on a sparkling sign.

I'm going in. I'm in a hurry for no reason. "What can you do the fastest?" I ask the waiter as an American detective. Vietnamese waiter showing a photo of vegetables filled with big bread, "Banh Mi!" he answers. While waiting, I'm interested in fresh spring roles prepared on the counter. Rice paper wrapped noodles, shrimp and various greens. I want a portion.  I'm consuming them in thirty seconds. The cook at the back is preparing my banh mi. Isn't that one of Bourdain's sandwiches in Vietnam? The symbol of French colonialism is the compressed Vietnamese cuisine between the baguette bread. Steak cooked in ginger sauce, coriander, lemongrass, (I love it so much that I eat chocolate with lemon in the Puccini the next day. And I find the combination of chocolate lemonade surprisingly successful) and pickled radishes and carrots. The result will be exquisite. I say to the waiter. I am in a hurry.

I see the tiger floating on the Amsterdam canals on the old fashioned television (again?). Then I pay the bill with panic as if it were a crime. I take the sandwich wrapped in aluminum foil and leave the shop. I run along Red Light between neon lights and far east food smoke. I hit the drunken Englishmen and move forward. I feel like the android that escaped Deckard. I'm going to a park again. This time it's dark. Opening my sandwich. The smell of lemongrass and steak comes to my nose. I'm taking a big bite. I turn crazy. I shut my eyes. The feeling of concrete in my head still continues. I open my eyes again when the crickets cut off their voices. In the pitch dark two bright eyes are looking towards me. A deep growling is coming. That's the same wheezing I heard at Voldelpark this morning. I'm picking up the steaks in Bahn mi. I'm heading east to the dark eyes. I'm stretching my hand towards the growl. When I was little, I felt the same itch when I gave horses sugar cubes. The creature in front of me licks the sauce of moist Vietnamese steak with its tongue like sandpaper. Then he swallows it all quickly. Stroking his head. I scratch his ears. His wheezing is growing. The tractor resembles the sound. That's ten minutes. The environment is pitch dark. No sign of the police sirens. Creature is walking away softly and disappearing. I'm lying on the grass with the exhaustion of a long day. Crickets are starting to sing again. I sleep for hours like a log because of the lullaby effect created by this sound.
P.S: I entered into a bookstore I saw on the way the next day. In the head corner of the bookstore, I came across a book called Bahn Mi Handbook. After yesterday's scrumptious sandwich, I bought it without thinking. The streets of Vietnam are sold not only with steak but with bacon, liver paste, chicken or vegetarian. Here in this book you can see all the banh mi variety with the detailed recipe.
 *Tiger escaped from the zoo.

3 Ağustos 2015 Pazartesi

Elias Petropoulos - Rebetika: Yunan Yeraltı Dünyası Şarkıları Bölüm 2

Elias Petropoulos'un Rebetiko kitabının korsan çevirisinin tefrika halinde yayınlanmasına kaldığımız yerden devam ediyoruz. Elias Petropoulos hakkındaki tanıtıcı yazı ve 1. bölüm için tıklayınız.
                                                      
  ###



“Rebetis” isyan (rebel) eden ya da ehlileştirilemeyen demektir. Burjuva ise bu kavramı gangster anlamına gelen alitis ile eşanlamlı andı. Rebetis kelimesinin kökenleri hakkında kesin bilgilere sahip değiliz. Stathis Gauntlett iddia edilen etimolojik türetmelere en iyi açıklamayı getirmektedir[8]. Yunanca tsiribasis sözcüğü Türkçe çeribaşı’ndan gelmektedir. Çeribaşı bir takım atın başı ya da, daha sonraları sultanın baş seyisi anlamına geliyordu. Bu kelime sonradan kabadayıların yerel liderlerini ima etmeye başladı. Yüz yıl kadar önce, 1880ler ve 1890 arasında Yunanistan’da rebetler doruk noktasındaydılar.

1890ların kuçavakilerinin (κουτσαβάκης)[9] genel portresi aşağıdaki gibiydi:

Görünüş: Kuçavos uzun ve inceydi. Göbekten eser yoktu. Briyantinlenmiş parlak saçları vardı. Saç şekline gelindiğinde ise, saçı ayırmak de rigueur’·dü, saçlarının perçemi gözünün üzerine düşerdi. Rebet konuştuğu insanı görebilmek için, tipik bir hareketle perçemini düzeltirdi. Bıyıkları cilalı ve yataydı. Rebetler yüzlerindeki benleri boyarlardı, ayrıca bu benlerin üzerinde çıkan tüylere de dokunmayarak, bene gerçeklik kazandırmaya çalışırlardı. Gözlerine de far çekerek bu etkiyi kuvvetlendirirlerdi. Kuçavos yengeçvari yampiri yampiri, öne doğru eğik, sol omzu yukarıda ve sadece sağ kolunu hareket ettirerek yürürdü. Bakışları sert ve tehditkar, sesi ise yüklüce esrar içmekten boğuktu. Vücudunun her tarafında saklı dövmeleri vardı. Bir tane de elinin üstünde ufak bir dövme bulunurdu.

Giyim: Kurdelası (klipsi, χλίψη) ve kendisi siyah olan bir republika (fötr) şapka, ya öldürülen bir arkadaşları için ağıt ya da yakın zamanda öldürülecek bir düşman için işaret anlamına geliyordu. Fildişi düğmelerden siyah bir ceket, süvariler gibi sol omzun üzerine atılırdı. Ceket ne zaman olağan şekilde giyilse, düğmeler asla iliklenmezdi. Şeritli ya da geniş gösterişli ekose pantolonlar paçaya indikçe daralırdı. Pantolon düğmeleri o kadar dardı ki, rebetler düğmeyi takmak için ayakkabı için kullanılan kerataya, çıkarmak için de sabunlamaya ihtiyaç olduğunu söylerlerdi. İstanbul kabadayılarının yaptığı biçimde, rebetler içine diktikleri kırmızı kadifeyi gösterebilmek için pantolonlarının paçasını genellikle açık bırakılırdı.
Yunan Karagöz'ündeki rebet figürü Stavrakas ve giyim kuşamı
Karagöz oyununda Stavrakas elinde tespihi ve baglamasıyla perdeye çıkıyor, dansını yapıp, şarkısını söylüyor.

Rebetlerin hasapikes adı verilen sarı gömleklere ve kırmızı kravatlara ayrı bir ilgisi vardı. Yirmibirinci yüzyılın başında, papyonları ve boyunlukları burjuvazinin fuzuli akseseuvarları olarak görerek uzak durmuşlardı. 1900 civarlarında İzmir’de, uyanık olanlar kravatlarını çıkarıp ceketlerinin sağ omzunun altına saklıyor, böylece de hali vakti yerinde gibi görünmeyip arkadaşlarının dalga geçmesinin önüne geçiyorlardı.

Rebet, belinin üzerine, yeleğinin hemen altına yarı saklı zonari (ζωνάρι) denilen kuşak giyerdi. Bu kuşak kendine has bir şekilde sarılırdı ve hem cep hem de silah saklama yeri olarak kullanılırdı. Bir yanı yere salınırdı. Zonarinin salınan ucuna ayakla basmak bir kavgaya davet anlamına geliyordu. Bu belası eksik olmayanlar, epeyce yüksek topuklu ayakkabıları severlerdi. Onların gözünde, topuğunda bir farenin geçebileceği kadar boşluk olan ayakkabılar makbul sayılırdı. Rebetin giyimi, zonarinin kıvrımlarına plilenmiş ya da ceket cebine asılı leylak rengi bir mendille tamamlanır. Hava sıcak olduğunda ise, Bastille’in Apaçileri[10] gibi boyunlukları ile enseleri arasına krem renkli mendil koyarlardı. Zonari doğuya özgü giyimin son kalan öğesiydi. Zaman geçtikçe, rebetlerin giyimi sadeleşti.
Rebetlerin yaşadığı semtlerden, Psiri meydanı
Silahlar: Her ne kadar rebetler Avrupa tarzı giyinseler de, zonarilerindeki silahları ve mendil, çakmak (τσακμάκι), tütün kesesi ve tespih gibi bir çok eril tefferruatı korudular. Zonarisi genellikle silahlarını sakladığı yerdi. Kişisel silahları bir hançerden, daha sonra yerini revolvere bırakacak  çift namlulu tabancaya kadar değişiklik gösterirdi. Sultanın cinayetler üzerine aşırı sinirli olmasından ötürü ve silah denetiminden dolayı İstanbul kabadayıları silah taşımaktan kaçınırdı. Her neyse, silahlar gürültü çıkarırdı. Rebetler ise çift kenarlı bıçakları ve küçük hançerlerin sessizliğini tercih ederdi.
Bir rebet ne zaman ki rakiplerini gülünç duruma sokmak istese, onları ardından kovalar ve bıçaklarıyla kaba etlerine kesik açardı. Fakat,  birini gerçekten öldürmek istese, çift taraflı bıçağını düşmanının karnına saplar ve bıçağa büklüm verirdi. Daha sonra, kana bulanmış bıçağı dışarı çeker ve ucunu yalardı. Daha başka durumlarda, eğilerek kurbanının kulağını ısırır veya bir gözünü soğururdu. Bu  ürkütücü adetler  halk deyişlerinde ve atasözlerinde  kendilerine yer bulmuşlardır.
Psiri'de bir kahvehane
Rebetler aynı zamanda, bıçaklarını gücünün koreografisinin bir parçası olarak kullanırlardı. Hapishanede, otoritesini meşrulaştırmak isteyen çeribaşı bıçağını yükseğe kaldırır ve hapishaneden dostlarının bıçağın altından geçmesini isterdi. Hakiki sıkı mangalar (μάγκας)[11]olan  varimangalar (βαρύμάγκας) yemek yerken hançerlerini bir çatal gibi kullanırlardı. Rebetler kaşık ve çorbadan nefret ederlerdi. (Bu arada Yunancada, candan yemek yiyenlere “eski çatal” anlamına gelen gero pirouni denilir.) Taverna da korku yaratmak isteyen bir rebet bıçağını masanın üstüne saplardı.
Zamanın modası,bıçağın üzerine ahlı vahlı maniler yazmakmış,1907
Rebetler chamomilo denilen eski stil tabancalar  (papatya-camomile- çayına ironik bir atıf) ve bunların daha modern bir versiyonu olan şarjörü kabzasında bulunan kufyolar  kullanırlardı. Bir diğer silahları (bu sefer öldürücü olmayan) ise sopaydı.Rebetlerin sopası baston gibi görünmekle beraber ondan çok daha tehlikeliydi. Genellikle bodur karadiken ağacından yapılır ve bir demir kadar serttir. Rebetler gösterişlice sopalarını sol kollarına asarlardı. Sopayı sağ kola geçirmek bir kavganın geliyor olduğunu gösterir. Sırası gelmişken, mangourophoros (eli sopalı) terimi modern Yunanca’da sağcı politikacıların eli silahlı çeteleri için kullanılır.
Pire'nin meşhur kabadayıları Gikas Menidiatis ve Vangelis Vetoulis Sigkrou hapishanesindeyken, 1933.
Kavgalar: Kavgalar çoğunlukla geceleyin karanlıkta, yolların ötesinde gerçekleşir. Ne var ki, şehrin ortasında gündüz vakti adam öldürmek de duyulmamış şey değildir. Kavgalar hakiki Homeros tarzıyla, karşılıklı küfürleşerek başlar. Birisini henüz uyarmadan öldürmek kalleşlik olarak addedilir. Kavganın da kendine özgü bir adabı vardır. Hasımlar ortaçağdaki kılıç dövüşü gibi, bir siper gibi ceketlerini sol kollarına dolarlar. Bu tampon sipere kavaca (καβάτζα) denir. Günümüz argosunda, kavaca daha sonra kullanılmak üzere muhafaza edilen anlamına gelmektedir. Hiç bir üçüncü kimsenin birbirlerine bıçaklarını çeken mangaları ayırma hakkı yoktur.
David Prudhomme'un Rembetiko isimli çizgi romanından
Hapishanede, yazılı olmayan bu kanunlardan haberi olmayan, kavga edenleri ayırmaya çalışan kimselerin kaderi bıçaklanmaktır. Hapishanede, bıçaklar için kullanılan jiletler yatak demiri, tava vb.  şeylerden dönüştürülerek elde edilir. Dışarıdaki dünyada, rebetlerin çift kenarlı bıçakları kabartmalarla işlenir ve sapları kara boynuz, fildişi, yusuri (kara mercan) veya iyi şans getirdiğine inanılan yabani tavşan ayağından yapılırdı.
###
Devam edecek.....

[8] Stathis Gauntlett, Rebetika. Carmina Graeciae Recentioris. A Contribution to the Definition of the Term  and Genre (Rebetika. Carmina Graeciae Recentioris: Kavramın ve Janrın Tanımına Katkı) ve   Rebetiko tragoudi through Detailed Analysis of its Verses and the Evolution of its Performance (Dizelerinin Ayrıntılı Analizi Yoluyla Rebetiko Şarkıları ve İcrasının Geçirdiği Evrim), Denise Harvey, Athens 1985. ‘Rebetis’  in bazı tanımları için kitabın giriş bölümüne bakın (s.16-17)
[9] Bkz. Not 3
· “de rigueur” kelimesi bir moda ya da protokoldan dolayı, kuralla belirtilmese de zaruri olan şeyi ifade etmek için kullanılır. (ç.n.)
[10] 19. yy’ın sonlarına doğru Paris’in Bastille alanında bir sürü suçlu olayların yaşandığı-hırsızlık, uyuşturucu, fuhuş- alt-sınıflardan oluşan büyükçe bir cemaat vardı. Bahsi geçen bu alanın ‘Apaçiler’i tipik bir gömlek, pantolon, kemer ve atkıdan oluşan tarz yarattı. Hayat biçimleri bir çok  büyük şarkı, tiyatro ve ikonografi geleneğinde övülür.  
[11] Bkz. Not 3
· Ters-argo (back-slang) herhangi bir kelimeyi tersten yazmak veya okumak anlamına gelmektedir. Ör: bıçak-kaçıb gibi. (ç.n.)

· Katolik olan Trappist keşişlerin konuşmayı bile meneden çok sıkı kuralları vardır. (ç.n.)