18 Ocak 2015 Pazar

Emir Kipleri

Ye: Marmelat Cafe. Eşim dışarıda kahvaltı yapmaktan nefret eder. Haksız da sayılmaz. İncecik dilinmlenmiş en adisinden kaşar peyniri, hazır meyve reçelleri, küçücük tabakta sunulan sahanda yumurta. Tabağı gösterişli kılmak için yarım salkım üzüm ve iki çilek ilavesi. Pahalı ve bir hayli vasat çay. Kalite biraz artarsa bu sefer kalabalık, gürültü, sırada bekleme, yoğunluk nedeniyle geciken servis problemleriyle karşılaşırsınız. Bu yüzden ne  kadar araştırırsanız araştırın, hiçbir kahvaltı evde sakince hazırlananın yerini tutmaz. Evde çay sınırsızdır, peynir ise karın doyurur. Gürültü, patırtı yerine sakince gazetenizi okuyup saatlerce masanızdan kalkmadan demlenebilirsiniz.

Sürk peniri ve tuzlu yoğurt

Fakat dostum Umut'un tavsiyesiyle bu ön yargım bir nebze olsun kırıldı. Mekanın adı Marmelat Cafe. Galata Camekan Sokakta yeni açılmış küçük bir işletme. Mavi beyaz renklerin hakim olduğu iç tasarımı gayet ferahlatıcı. Giriş kapısının hemen yanına koyulmuş buzdolabı ve içindeki iştah açıcı ürünler insanı hemen mekana çekiyor. 

Küçükler Karamavuşlar, büyükler ise Kasap Osman sucuğu

Siparişleri vermeden masamıza kızarmış ekmek ve atıştırmalıklar geliyor. Antakya sürk peyniri ve tuzlu yoğurt. Çayla pek güzel gidiyor. Günün yıldızı ise sucuklu yumurta. Marmelat Cafe'de iki tip sucuk var. Biri Kayseri merkezde bile bulamadığım Hacılar'ın meşhur Karamavuşlar sucuğu. Diğeri ise Akçay'dan  gelen kasap sucuğu. Kasap Osman'ınki  Ege tipi az baharatlı bir ürün. Eti belli ki kaliteli. Midenizi rahatsız etmiyor. 

Kastamonu pastırması

Yıllardır denemek istediğim Karamavuşlar ise şu ana kadar yediğim hiçbir sucuğa benzemiyor. Ekşi ve baharatlı bir aroması var. Derinden küf tadı geliyor. Kesinlikle inanılmaz lezzetli. Kayseri'deki her şey gibi bu da meşhur olunca bozulacağı için kıymetini bilerek yiyorum. Usta, yumurtayı tam istediğim şekilde az pişirmiş. Kusursuz. Akabinde Kastamonu pastırması ve Çakallı menemeni yiyoruz. Kastamonu pastırmasını İstanbul'da bulabilmek bile mucize. Kızarmış ekmeğin üstüne koyup çayla hüpletiyoruz.

Çakallı Menemeni içindeki peynir sayesinde macunsu bir kıvama sahip

Eşimle yıllar önce Çakallı'da (Samsun) menemen yemiştik. Menemenin yapılışında çok bir farklılık olmasa da, domates, biber ve tereyağının kalitesinden olsa gerek kendimizden geçmiştik. Menemenimiz masaya geliyor. Çakallı'dakine çok benzemese de İstanbul'da yediğim en iyi menemen kesinlikle bu. Halbuki kış mevsiminde olduğumuzdan iyi domates ve biber bulabilmek mümkün değil.

Pişi

Mekanda gelen peynir tabağı diğer kahvaltıcıların aksine ince dilim kaşarla sınırlı değil. Ayvalık sepet, çeçil, isli peynir, İzmir tulum gibi bir çok çeşit bulabilmek mümkün. Peynirin kahvaltıdaki en büyük dostu pişiyi de menüye koymayı ihmal etmemişler.



Tıkla: Guzelonlu.com. Yeterince araştırmayı beceremediğimden olsa gerek yurt içinde adam gibi okunacak blog bulamıyorum. Üstelik RSS gibi aparatları da kullanamadığımdan, denk geldiğim güzel blogları ya avucuma yazıyorum ya da cep telefonumun en derin noktalarına kaydediyorum. Sonuçta ismini hatırlayamadığım onlarca güzel blog kuzu gibi gibi yatarken ,ben mesai saatinin en sıkıcı anlarında Radikal gazetesini beşyüzüncü kez tıklamak zorunda kalıyorum. Güzel Onlu isimli blog da avucuma karaladığım enfes bloglardan. Fakat bu sefer şansım yaver giderek avucumdan, deftere, defterimden ise twitter hesabına zıplayarak stratejik derinlik örneği sergiliyorum.

Sonja Knips-Gustav Klimt

Blog sahibi Bahar Malik, sanat (çoğunlukla da resim sanatı) ile ilgili kişisel düşüncelerini kaleme alıyor bloğunda. Genellikle belli bir tema üzerinde yoğunlaşıp, o temadaki benzer resimleri analiz ediyor. Böylelikle sanat tarihinin farklı dönemlerinde güzel bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Mesela yazarımız, "pembe tonunun yoğun kullanılduğı" resimlerden bahsederken, Rothko'dan, Toulouse Lautrec'e zıplayıp, akabinde Klimt ile sizleri buluşturabiliyor.

.

12 Ocak 2015 Pazartesi

Lorca'nın izinde Granada


Federico Garcia Lorca
Kaç blog yazısı oldu sayısını hatırlamıyorum, laf aramızda doğrusunu söylemek gerekirse, Granada’nın ekmeğini yiye yiye bitiremedim. (Diğer yazıların linki burada). Ancak bu sefer en azından bir konsept değişikliği yapalım, tarihi mekanları ya da nerede ne yenir muhabbetini bir kenara bırakıp, tiyatro, şiir veya solculuktan en az birini sevenlerin ilgisini çekebilecek tarzda bir yazıyla karşınıza çıkayım. ‘Lorka lorka lorka lorka, Garsiiiya Loooorka, gönlüm eğlenmek istiyor, hanım oy Loooorkaaa‘ türküsü eşliğinde sizlere bir Granada şehir turu yaptırayım. Böylece hem İspanya’nın en büyük şairlerinden, Cervantes’ten sonra eserleri başka bir dile en çok çevrilen İspanyol yazar olan Granada’nın çocuğu Federico Garcia Lorca’yı biraz anlatayım, hem de bu adam nerelerde yemiş, içmiş, yatmış, kalkmış onlardan kısaca bahsedeyim.
Uluslararası Nasreddin Hoca Karikatür Festivali'nde Andres Vazquez de Sola'nın Lorca'lı ödül kazanan karikatürü, 1972
Lorca ailesi, 1912
Federico Garcia Lorca, 1898 yılında kodaman bir ailenin çocuğu olarak Granada’nın Fuente Vaqueros köyünde doğuyor. Küçük Fede daha sonra, ailesiyle birlikte 1909 yılında Granada’ya taşınıyor. Granada, Madrid, New York ve Buenos Aires maceralarından sonra, İspanya’da iç savaşın başlamasından üç gün önce Granada’ya geri dönüyor. Ama dönmez olsa daha iyi, zira Granada’ya döndükten sonra 1936 yılının  bir Ağustos günü faşist Franco’nun güçlerince tutuklanarak Viznar ve Alfacar köyleri arasında bir tarafa götürülüp kurşuna diziliyor. Cesedi hala bulunabilmiş değil. Öldürülmesinin ardından Lorca’nın eserleri de önce Plaza del Carmen'de yakılıyor sonra İspanya’da 1953'e dek yasaklanıyor.
Plaza del Carmen. Meydanda kitap yakmak Granada'nın geleneğinde var, Lorca da nasibini almış

Lorca ailesinin Granada’da yaşadıkları evin binası yıkılmış, Acera del Darro 60 numarada bulunan binada Lorca’ya dair hiçbir iz yok. Zaten, diktatör Franco’nun ölümünün üzerinden neredeyse 40 yıl geçmesine rağmen, Franco döneminden kalma baskı ve korku tamamiyle geçmiş değil. Granada’da Lorca adına bir ize rastlamak hakikaten zor. Sadece Lorca’nın ailesinin yazları geçirdiği San Vicente bağı ve arazisi şimdi Lorca parkı olarak adlandırılmış o kadar. Bir de yeni açılan Federico Garcia Lorca Kültür Merkezi var. Uzun yıllardır Granada’yı yöneten sağcı partinin biraz Lorca alerjisi var.
San Vicente bağ evi
Lorca ailesi bağevlerinde
Lorca parkı, şimdinin şehir merkezine yürüme 15 dakika mesafesinde. Ama o zamanlar şehrin dışında kalan San Vicento bağında, Lorca yazları geçirip şiir ve tiyatro eserlerini yazıyor, İspanyol müziğinin babalarından Manuel Falla’dan piyano dersleri alıyor. Bağ evi şu anda müzeye dönüştürülmüş durumda, park ise gözlemlediğim kadarıyla Granada’nın sıcağından bunalanlar için biraz ferahlama, ergenliğe yeni geçmiş olanlar içinse yiyişme imkanı sunuyor.


Lorca’nın ve Granada’nın diğer entelektüel takımından kim varsa artık, onların gözde mekanı ise Fuente de las Batallas’ın yanında bulunan eski adı Alameda, şimdiki adı ise Chikito olan bar restoran. Zamanında, gündüzleri Cervantes Tiyatrosu oyuncularının, boğa güreşçilerinin ve sanatçıların buluştuğu bu mekanda, akşamları ise kendilerine El Rinconcillo adını veren Granada’nın yazar çizer ahalisi toplanırmış. Lorca da 14 yıl boyunca buranın gediklilerinden olmuş.


Bir diğer buluşma mekanı ise Elhamra sarayına yakın, şimdi Angel Barrios Müzesi olan Polinario Tavernası. Gitarist Angel Barrios’un babasıyla birlikte şarap sunup, flamenkocuları çağırıp çalıp söyledikleri, provasız konserler tertipledikleri yıkık bir Arap hamamında, Lorca birçok flamenkocuyla tanışmış. Daha sonrasında ise flamenkonun atası cante jondo unutulmasın diye, Elhamra Sarayı’ndaki Patio de los Aljibes'de büyük bir yarışma tertipleyerek, birçok müzisyeni bir araya getirmiş.  
Antonio Lopez Sancho'ya ait 1922'de düzenlenen Cante Jondo yarışmasını gösteren bir karikatür. Lorca'da izleyiciler arasında
Yaramaz Federico da nereye kayboldu deseniz, onu genellikle yaşadıkları evin çevresinde, şimdinin
alış veriş caddesi Calle Mesones civarında bulurdunuz. Şimdi Burger King olan eskinin Café Suizo‘su mesela Lorca’nın mahallede sıklıkla takıldığı bir cafeymiş. Üniversite zamanlarında alışveriş yaptığı kitapçı dükkanı, ilk kitaplarını bastırdığı matbaa ve ailesinin yakını olan Galvez Eczanesi de Calle Mesones üzerinde bulunuyor.
Calle Mesones'teki Galvez Eczanesi


Üniversiteyi güç bela bitirip, başka bir alanda yıldızlaşma geleneğinin temsilcilerinden Lorca, önce beşeri bilimler okuyup, sonra şansını hukukta deneyerek zar zor mezun olduğu dönemlerde, çoktan şiirler ve tiyatro oyunları yazıyor bile.


Mariana Pineda heykeli ve meydanı

Lorca'nın yazdığı oyunlardan biri de Granada folklorunda yer etmiş, özgürlük için krala karşı çıkmış Mariana Pineda ile ilgili. Lorca Mariana Pineda oyununu şu an aynı isimli meydanın yanında bulunan Cervantes Tiyatrosu'nda ortaya koymuş.
Çingenelerle çok içli dışlı olan Lorca’nın, çok sevdiği, uğruna Çingene Baladları’nı yazdığı beyaz badana evleri ve dar sokaklarıyla Albayzin ve Sacromonte mahalleleri de o gün gibi duruyor neredeyse. Muhakkak ziyaret edilmeli. 
beyaz badanalı Albayzin sokakları. San Bartolomeo meydanı. Blog yazarları için özel anısı olan bir yer
Bonus gelsin: Daha evvel Lorca’nın hayatı hakkında yazılmış çok güzel bir çizgi roman çevirmiştim. İlgilenenler onunla ilgili yazıya şu linkten bakabilirler. Lorca çizgi romanı en alttaki madde!

Santa Ana Meydanı'ndaki Lorca heykeli, Madrid

8 Ocak 2015 Perşembe

İstanbul Mantigiller Rehberi 1

Anthony Bourdain, üçüncü dünya ülkelerinde geçen programlarından birinde "nüfus hareketliliğinin (bunda göçler, mültelciler ve bütün o diğer karmaşaları kastediyor) bol olduğu yerlerde her zaman iyi yemek bulunur" demişti. Bu genelleme istisnalarla çürütülebilir olsa da İstanbul'a uyarladığımızda haklılığını bir kez daha kanıtlıyor. 70'lerden sonra kente yoğun biçimde göç eden Kürt nüfusu, en azından kebap, lahmacun ve çiğ köfteyi şehre getirdikleri için bile alkışlanabilir. Tabii bir yandan da  Muhsin Bey gibi İstanbul'un yerlileri "şehir kebap kokuyor" diye hayıflanacaktır.  





Son üç dört yılda ise Bourdain'in bahsettiği nüfus hareketliliği çok daha hızlanmış durumda. Uyuklayan Meksikalı klişesi kadar içimize işleyen, saç ektirme ameliyatı geçirmiş Araplardan kimilerimiz hayıflansa da, artık doğru düzgün felafel veya humus yiyebileceğimiz mekanlara sahibiz. Çin zulmünden kaçıp ülkemize gelen Uygur Türkleri sayesinde  el yapımı biftekli  makarnaları (veya noodle) 10-12 tl'ye yiyebiliyoruz. İstanbul sokakları artık lavanta veya güzel hanfendilerin parfümü kokmuyor olabilir ama Tarblaşı'ndan aşağıya yürürken karşımıza çıkan bir Etiyopya lokantası  beni lavanta saçmalığından daha çok heyecanlandırıyor.

Chihiro ve devasa içli köfte

Bu çeşitlilikten etkilenerek İstanbul mantıgiller turu hazırlamaya karar verdim. İngilizcede içi malzemeyle doldurulan (patates, kıyma veya sebze olabilir bu malzeme) hamur (ve benzeri) işlerinin tümüne dumpling deniyor. Türkçe'de bunun karşılığı olmadığından mantı ve benzerlerini mantıgil olarak isimlendirdim. Ara sıra kullanacağım mantımsı kelimesini mantıgillerin yakın akrabası olan yemeklerde vurgulayacağım (örnek içli köfte).


Mantımsılara güzel bir örnek: Annemin içli köftesi

İsimlendirmede  kedilerin  sınıflandırılmasını örnek aldım. Mantı, benim için düz ev kedisi oldu (felis catus). Ev kedisi, vaşak, leopar gibi tüm kedileri kapsayan aile olan kedigillerden ilham alarak mantıgiller ismini buldum. Kedilere benzeyen fakat aynı zamanda köpek ve fareye de benzer yönleri bulunan sırtlan ise kedimsiler alt takımında olduğundan içli köfte gibi yemeklere mantımsılar ismini verdim. (İçli köftenin dış malzemesinde hamura ilave olarak bulgurun koyulması beni bu karara sevk etti).
Chihiro'nun babası şölende kendini kaybederken
Yani sözün özü olarak dumplingin tam karşılığından mantımsılar var. Mantımsılar haşlanabilir, kızartılabilir veya fırında pişirilebilir. Dışı  hamurdan da olabilir, pirinç bulgur gibi diğer yapışkan harçlardan da (tamamen götümden sallıyorum).  Dış malzemesi saf hamurdan oluşan suda ya da buharda haşlanmış dolgulara mantıgiller diyeceğiz. Yemek seçiminde yakın coğrafya ülkeleri ve Türk diyasporasından seçkiler sunduk. Yoksa sırf Spritted Away adlı animesinde gözüken feci şekilde ağız sulandırıcı mantımsılardan bile bir bölüm çıkar. Mantımsı konusunda bir derya olan Çin ve Güney Doğu Asya'ya elbette bulaşmadık. Belki gelecekte bunlar için de ayrı bölümler yapabiliriz. Elbette zamanımız ve bütçemiz yeterli olursa.



Çibörekİlk başta sur içindeki mantıgillerden başlayalım. Çapa’nın karşısındaki aradan Başvekil Caddesi'ne geçiyoruz. Eskiden burada Başvekil Kebap vardı. Göremedim. Herhalde yerine bir banka açılmıştır. Caddenin sonunda karşımıza Odabaşı Behruz Ağa Camii çıkıyor. Önündeki sokaktan kıvrılıp elli metre yürürseniz sağınızda Odabaşı Çiğ börekçisini göreceksiniz. 




Mekan, sabah sekizde açılıyor. İçerisi küçücük. Üç masa anca sığmış. Hamur merdaneli çamaşır makinesine benzeyen bir aparatla açılıyor. Lezzete etkisi olmasa da elle açılmasını yeğlerdim. En azından ustalığının derecesini test ederdik.  Bir porsiyon söylüyoruz. 



Kıymalar yağsız

Çiböreklerin tanesi 2 tl. Usta, el çabukluğuyla börekleri kızartıyor. Yan taraftaki iç malzemesini kontrol ediyorum. Kıyma yağsız. Börekler masamıza geliyor. Çay istiyorum. “Çay gitmez buna” diyor tipinden tatarlık akan usta. “ayran var”. Tezgaha dizilmiş sıra sıra şişe ayranlara ilişiyor gözüm. Kapıyorum bir şişe. 





Çiböreğin hamuru incecik. İçi sulu. Sulu içe bayılırım. Beğeniyorum. Bu Tatar yemeğini mantıgiller değil de mantımsılar kategorisine alabiliriz. Aslında dışı hamur, içi kıyma devasa bir mantı görünümde. Fakat haşlama yerine kızartma tekniği kullanıldığından bu kategoriye almak daha doğru. Çibörek yağda kızartıldığından diğer mantılar gibi yogurt ve sosla takviyelendirmeye gerek yok. Yağda kızaran herşey gibi lezzeti gayet yerinde.



Çibörek
Uygur mantısı: Başvekil caddesinden geri dönüp  Millet Caddesine çıkıyoruz. Yusufpaşa yönüne doğru yürüdüğümüzde, ileride sağda Yüksel Uygur  Restaurant'ı göreceksiniz. Yazının başında da bahsettiğim gibi İstanbul’daki yoğun Uygur nüfusuna hitap eden bir yer burası. İçerisinde çekik gözlü Türk kalabalığını görünce mekana olan güvenim artıyor. Üst katta Uygurlu hanımlar çocuklarıyla gün yapıyor. Cıvıl cıvıl. Belli ki turisitik bir mekan değil. Menüye bakıyoruz. 



Yeşil çay

Biftekli noodle (lagmen diyorlar) ve mantı istiyoruz. Noodle ev yapımı olduğundan kıvamı şahane. Lastik gibi uzuyor. Biftekler koca parçalar halinde. 12 tl. Porsiyonu iki kişiye bile yeter. Tabii bizim gibi (eşim ve ben) iki noodle manyağı ortaya tek porsiyon söylerse Miyazaki'nin bir diğer animesi Castle of Caliostro'daki çatışmanın benzerini yaşamanız kuvvetle muhtemel. 



Castle of Caliostro

Sıra geldi buharda pişen devasa mantılara. Bu Uygur mantıları (onlar da mantıya mantı diyor), sade yenilebildiği gibi acılı veya soya benzeri sosla da tüketilebiliyor. İç malzemesi yoğun kimyonlu. Kıyma çok iri çekilmiş, ağıza geliyor. Herhangi bir bir Çin lokantasında çok daha vasatına bunun iki mislini ödeyeceğinize burayı tercih edin derim. Mekanın artıları bununla da bitmiyor. Yemekten önce masanıza bir  termos yeşil çay geliyor. Üstelik bizim evde yaptığımız vasat yeşil çaylardan değil. Yemeğin yanında çay içmek ilk başta abes gelse de, yoğun olmayan aroması hamur işleriyle gayet uyuyor. Dev porsiyon noodle, Uygur mantısı ve bir bidon çay toplam 24 tl ödeyip keyifle  mekandan ayrılıyoruz. 


Lagmen



Uygur mantısı

Çerkes mantısı (Haluj): Ertesi gün  turumuza Beyoğlu'nda başlıyoruz. Niyetimiz Fıccın adlı mekanda  haluj denilen Çerkes mantısı yemek. Geçtiğimiz hafta yine bir Çerkes yemeği olan gınnışten bahsetmiştik (buradan bakabilirsiniz). Mantının uzaktan akrabası olan gınnışi arıyor menüde gözlerim. Bulamıyorum. Yine Sivas yöresinin meşhur Çerkes yemeklerinden velibahı soruyorum garsona. "Haftasonu çıkıyor" diyor garson.


Velibah

Kaynanam bir velibah ustası. İçi patates dolu hamur toplarını incecik açarak sacda kızartıyor. Üzerine tereyağı sürerek afiyetle yiyorsunuz. Sivaslıların mantısı da bir başka. Kayseri mantısının daha büyüğü ve muska şeklinde. İçine daha fazla et girdiğinden Kayseri mantısına yeğlerim. Herkesin düşündüğünün tersine bana göre "mantı ne kadar büyükse o kadar lezzetli" oluyor. Büyüdükçe içinin malzemesi daha sulu oluyor. Dışındaki hamur daha bir ağıza geliyor.


Kaynanamın Sivas mantısı
Sivas mantısı

Patatesli ve kıymalı olarak iki çeşit haluj mevcut burada. Patetesli 12, kıymalı 14tl. Bir porsiyon kıymalı haluj ve bir porsiyon da lokantaya ismini veren ficcin adlı börekten söylüyoruz. Fıccın, Malatyalıların kömbe dediği dışı hamur içi kayrulmuş kıyma ve ceviz den oluşan böreğe çok benziyor. 


Fıccin
Bu yemeği de iç malzemelerin kıymadan ve etrafının hamurdan oluşu nedeniyle  mantımsılar kategorisine koyabiliriz. Fakat Malatya’nın kömbesi (cevizin de etkisiyle) lezzetli iç malzemesi ve gevrek hamuruyla ficcinden bir gömlek daha üstün bence. Bunun hamuru yumuşak, içi ise yavan olmuş.Yine de bir Çerkes evinde yemeden kıyaslama yapmamak lazım. Haluj ise Uygur mantısından küçük, Türk mantısından büyük bir ebatta. İç malzemesini ve hamurunun diri olmasını beğendim. Çok pişirilip gevşeyen mantıyı hiç sevmem. Bir porsiyon beni doyurmaya çok yetmese de lezzeti yerinde. Tıpkı İtalyan mantısı ravioli gibi yoğurt koyulmadan sadece sosla bile yenilebilir.


Haluj veyahut hıngal

Mekanın en büyük avantajı içki servisinin de olması. Bir dahaki sefere kahvaltı için gelip enfes Çerkes gözlemesi velibahtan da deneyeceğim. Gınnış, haluj, velibah veyahut fıccin. Mantımsıların uzmanı tek bir halk gösterin deseler kesinlikle Çerkesleri işaret ederim.


Haluj


Vejetaryen mantı: Eğer mantıya biraz olsun modern bir dokunuş istiyorsanız yolun hemen karşısındaki Yeni Lokanta'da Antakya'nın tuzlu yoğurduyla yapılan içi  kuru patlıcan dolgulu vejetaryen mantıyı (amma uzun isim) deneyebilirsiniz. Dikkat edin çok sıcak servis ediliyor. Yoğurt sosu en az patlıcanlı mantı kadar lezzetli. İki kişiyseniz küçük bir tabak için kavga çıkabilir (Yeni Lokanta ile ilgili yazımıza buradan ulaşabilirsiniz.)


Patlıcanlı mantı

Özbek mantısı: Lezzet turumuzun son halkası için Kadıköy'e geçiyoruz. Akmar pasajına iki dakika uzaklıktaki Mantık Mantı'dayız. Buranın uzmanlık alanı Özbek mantısı. Kıymalı, nohut-patatesli, ıspanaklı ve cevizli-semiz otlu olarak dört çeşidi var. Ortaya karışık söylüyorum. Özbek mantısı, bu serimizde yediğim mantıgillerin en büyüğü. Fakat  en lezzetlisi değil. Böylece "ne kadar büyükse o kadar lezzetli" tezim burada sona ermiş oluyor.


Özbek Mantısı
Hamurun harcında yumurta yok. Mantılar buharda pişiriliyor. Fakat sanki biraz fazla pişmiş. Hamur dağılıyor. Dört çeşidin arasında en sevdiklerim ıspanaklı ve semizotlusu oldu. Kıymalının baharatını biraz fazla kaçırmışlar. Fiyat-performansa açısından ise Özbek mantımız son sıraya yerleşiyor. Porsiyonu 18 tl. Mekanda ayrıca Sinop ve Kayseri mantısı da satılıyor.