7 Mayıs 2015 Perşembe

Kısa bir İzmir gezisi ve Tepecik'te Hıdrellez

Zamanında Ankara'da okuyup, İstanbul'a sık sık gidip geldiğimden, İzmir'e aynı alakayı gösterememiş ve hala kocaman bir kasaba mı yoksa en modern şehrimiz mi olduğunu çözemediğim bu kendine has yerden maalesef uzak kalmıştım. İzmir yolculuklarım da, şehir gezmekten ziyade eş dost görme amaçlı olduğundan Eşrefpaşa semti ve çevresi dışında İzmir'i pek bilmem. Hala 'Şair Eşref', 'Üçkuyular' filan dendiğinde 'doğrudur' ya da 'iyiymiş' dercesine manasız gözlerle bakarım. Yani, İzmir'e yine tam bir turist gibi, cahil gittim, cahil döndüm, size onu anlatacağım. 


Ayvalık'tan emekli öğretmen teyzelerle dolu minibüsle hiç dinmeyen kahkahalar eşliğinde gecenin geç saatlerinde İzmir'e vardım. Evlerine yaklaştıklarında tak diye telefon açıp, şak diye hemen onları almaya yola inen kocalarıyla, ben şahidim, fena kafa buluyorlardı. 'Aha senin sağır topçu bekliyor', 'Rakısını aldım onun, ses etmesin', 'Alkollüyüm, horlarım, salonda yatsın' gibi laflara ben de içten içe güldükçe, kinayeli şekilde 'delikanlı bunlar sana örnek olsun' diyorlardı.


Neyse, beni karşılamaya da kadim dostum Erhan geldi. Umut Sarıkaya'nın dediği gibi, sevgilisi olana korku, olmayana ise güven vereceke şekilde, Efes extralarımızı alıp, soteye geçerek, muhabbetimize başladık.

Eşrefpaşa'daki 'gevrek' ve 'boyöz' fırını
İzmir'e turist gibi gittim derken, hakikaten mübalağa etmiyorum. Ertesi sabah simit ve poğaça almak için fırına gittiğimde, bir süre sanki dilini bilmediğim yabancı bir ülkedeymişçesine, 'lan bunlar simite ne diyordu, çıtır mıydı neydi?' diye düşün düşün 'gevrek' aklıma bir türlü gelmedi, ter içinde kaldım. En son göz ve parmakla işaret ettim de poğaçamı, boyozümü ve gevreğimi alıp kahvaltımı yapabildim.
Kuş gribinden tırstığımdan boyözün yanında iple kesilmiş haşlanmış yumurta eksik
Kahvaltının ardından şehri gezme niyetiyle salına salına Kemeraltı çarşısına doğru yollandım. Düğün dolarlarını görünce, birden kendimi müzisyenlerin ya da dans edenlerin önünde şıkır şıkır para savururken hayal ettim. Bu hovardaca hayal çok hoşuma gidince hemen 2 tl'ye 5 euro'luklardan bir yüzlük deste alıverdim.

eurolar da düğün doları diye geçiyor
Sonrasında ise Baudelaire'in 'flaneur'ü misali, sosyal bilimcilerin Guy Debord'dan atıfla 'derive' ismini verdiği, 'bilinçsizce dolaşma' metodunu kendi üzerimde uygulayarak sanırım Suriye'ye vardım.

hanginiz simulacra hanginiz simulasyon ulan?
Suriye'den kastım ise, Basmane Garı'nın arka tarafında kalan Dönertaş muhiti. Nasıl oralara vardım, hiçbir fikrim yok. İç savaş öncesi Suriye'yi görebildiğimden gerçekten, ufacık ve tek bir ürün satan dükkanları, cami etrafında tavla oynayan yaşlıları, kahvede içilen nargileleri ve Buca esintili apaçi gençliğiyle tam bir Halep atmosferinin ortasına düşüverdim.

bilinçsizce gezmenin faydaları: turşu suyu


Dönertaş muhiti
Akşamleyin ise Karafatma Parkı'ndaki 'Çılgın Cemal' konserine gittik. Sahneyi seyirciler rehin aldığından, seyircilerin arasından dolaşa dolaşa şarkılarını söyleyen Çılgın Cemal çok mütevazi ve sıcakkanlı birisiymiş, birlikte fotoğrafımızı da çekindik, ancak buraya koyamayacağım.

Çılgın Cemal coşturuyor
Ertesi günü akşam ise Gündoğdu Meydanı'nda birbirinden güzel üç konser vardı. Önce ritm ustası Hamdi Akatay'ın organize ettiği, tamamı Tepecikli gençlerden oluşan Tepecik Flormani Orkestrası, 'ille de Mozart olsun' projeleriyle sahne aldı. Sonrasında ise müzik Koçani Orkestra ve Esma Recepova konserleriyle devam etti. 


Müzik güzel olmasına güzeldi, ama o sebepsiz rahatsızlık, yani rahatın batması geldi ve yakamı bırakmadı. 'Bugün Hıdrellez değil mi, basalım gidelim Tepecik'e' deyiverdim ve ilk kez olsun, daha önceden çok methini duyduğum, İzmir'in bu çingen mahallesi Tepecik'i görme fırsatım oldu.

oynamayanın kaynanası ölsün vol.1
oynamayanın kaynanası ölsün vol.2
Daha evvel İstanbul Ahırkapı'daki Hıdrellez şenliklerine bir kez katılmıştım, çok da hoşuma gitmişti. Ancak Tepecik'teki Hıdrellez gibisini daha hiç bir yerde görmedim. Kocaman mahalle, her köşede ayrı bir eğlence, özellikle kadınlar birbirinden renkli ve seksi diyebileceğim elbiselerini giymiş, fıkır fıkır oynuyor. Yabancı bir ülkeye mi geldim hissini bir kez daha burada yaşadım.

Bu kopil nasıl oynuyordu bir bilseniz!
Tişört, hırka, şalvar, çorap-terlik modelli yaşlı teyzeler, her biri Karadayı kesilmiş delikanlı gençlik, davulu, zurnası, kemanı, klarneti, ama daha çok da orguyla hakikaten sanki millet bir yıldır sadece bugünü bekliyormuş gibi eğlencenin dibine vuruyordu. Hapisten izne gelmiş genç biri, benim arkadaşın tanıdığı çıkınca, sağolsun bizle ilgilendi, elinden gelen güzelliği de yaptı. Gecenin sonlarına doğru ritm ustası Hamdi Akatay'ı da mahallede gördük. Onu görünce tüyleri diken diken olan, heyecandan tir tir titreyen darbukacı arkadaşım elini öpmeye çalıştıysa da, delikanlı adammış, el öptürmeyip, sarılıp kucaklaştı. Sonrasında ise, ufacık kızı arka koltukta oturan, trafik kuralı gibi birşeyle henüz tanışmamış,olur olmadık eli kornaya giden korsan taksiciyle Eşrefpaşa'ya dönüverdik. Rokası, soğanı ve çay ikramıyla gönüllerde taht kuran Gönenç Çorbacısı'nda işkembemizi içip insan gibi eve doğru yollandık.

Mutlu son: Gönenç Çorbacısı'nda işkembe, Eşrefpaşa
Ertesi günü ise Haydi Abbas vakit tamam diyip, İzmir'den ayrılarak dönüş yoluna başladım. Günün önemine ithafen de servis beklediğim Üçyol meydanda aşağıdaki fotoğrafı çektim.


Bonus: Yazıda sabah kahvaltısında boyöz yediğimden bahsetmiştim. İçi boş olmasına rağmen, lezzetli olan poğaça benzeri boyöz, İzmir'e 1492 yılında Granada'dan göçen Sefardiler (İspanyol Yahudileri) tarafından getirilmiş. Granada günlerimde, evde yapmışlardı. Ancak bizimkinden oldukça farklıydı. Hele bir de İspanyol alışkanlığı olarak üzerine toz şeker dökünce, toz şekerleri silkeleyip anca yiyebilmiştim. İkisinin fotoğrafını da aşağıya ekleyeyim.

Solda Granada bollos'u, sağda İzmir boyözü