19 Aralık 2016 Pazartesi

Midilli'nin Geleneksel Müziği ve Dansları - 3. Bölüm

Midilli Adası'nın geleneksel müziği ve danslarına kaldığımız yerden devam edelim. Dileyenler serinin 1. ve 2. bölümüne linkleri tıklayarak ulaşabilirler.

Aise Karsilamas (Kareklatos); Hareketli bir karşılamadır. Midilli'de Aidinikos yani Aydın havası ya da sonraları kareklatos yani sandalye havası olarak da bilinir. Midilli'deki turistlere yönelik 'greek night'ların olmazsa olmazlarındandır. Uzonun etkisiyle kendinden geçen bir Midillili, sandalyenin etrafında ve üstünde dans ederek maharetlerini sergiler. Bu aynı zamanda Trakya ve Karadeniz Rumları arasında da bilinen bir havaymış. Bir trakya karşılaması versiyonu olarak misal, buyurun. Bu eser Dede Efendi'nin köçekçelerinde ara nağme olarak da yer almış. Dede Efendi'nin Rumeli kökenli olduğunu ve halk müziğini de pek sevdiğini de ekleyelim.Tatyos Efendi'nin Selanik isimli eserinde de geçiyormuş ancak bu eseri bulamadım. Bunlardan başka, esas ilk kaydının ise 1910 yılında Kahire'de Ibrahim Sahalu's Takht isimli Yahudi bir kemancının Bulbul Al Afrah (Mutlu bülbül) ismiyle yapıldığını da 'Lesbos Aiolis' isimli derlemedeki kitapçıktan öğreniyoruz.


Fokiano Zeybekiko: Yani Foça zeybeği.Ağır bir zeybektir. Mübadele sonucu, özellikle Ege'deki Rumlar Midilli'ye göç etmek zorunda kalmıştır. Hatta Foça'ya yakın tarafta, Midilli'nin güneydoğusunda sadece Foça'dan gelen mübadillerin kurduğu bir köy de vardır. Video, Agiasos köyü tiyatrosunda yapılan eski bir gösteriden.

Aptalikos: Midilli'nin Aptalikos'u, İzmir Kordon Zeybeği çıkmasın mı?

Aivaliotikos: İsminden belli, Ayvalık zeybeği. Ağır ve gaza getiren, dinleyicinin iç haline göre 'yasuuuu', 'ohhh amannn', 'ellaaaa' niaları savurduğu bir zeybektir. Düğünde, nişanda, panayırda, eğlence de her yerde çalınır, Midilli'nin hit eserlerindendir. Son yıllarda ise özellikle turist etkinliklerinde, etrafı ateşle çevrilen dansçı Ayvaliotiko eşliğinde zeybeğini oynar.



Mesotopos Karşılaması: Midilli'nin en kendine has insanlarının ve dolayısıyla adetlerinin olduğu Mesotopos köyünden naklen bir karşılama.
Aziziye: Sultan Abdülaziz'in Hicaz Sirto'su da Midilli'de sevilmiş, çalınmış. Böylelikle anlıyoruz ki, Midilli'ye Anadolu'dan gelen şarkılar, türküler sadece halk türkülerinden ya da İzmir'in cafe aman tarzı denilen eserlerinden ibaret değil, aynı zamanda bir klasik türk müziği eseri de repertuvarda kendine yer bulmuş. Hem ayrıca, bu hicaz sirto demek zamanında çok popüler olmuş ki, ta Bozcaada'dan Kıbrıs'a dek bütün Ege adalarında çalınmış.
Midilli'nin geleneksel müziği ve dansları serimiz devam edecek.

1 Aralık 2016 Perşembe

Koşu Temalı Kitaplar: Son Bölüm

Yazımızın ilk bölümünü buradan okuyabilirsiniz.

Pazar akşamüstü. Murakami’nin Koşmasaydım Yazamazdım kitabını okuyorum. Orijinal ismi muhtemelen bu değildir*. Murakami, koşmaya 33 yaşında başladığından ve her yıl bir maratonda yarıştığından bahsediyor kitabında. Mezarına "yazar ve koşucu" yazılmasını vasiyet ediyor. Gaza geldim. Ben de 33 yaşındayım. Seneye maraton değilse bile yarı maratonu çıkarabilir miyim? Sadece haftasonu koşsam yeter mi acaba? Yetmez. Herifçioğlu haftanın altı günü, günde 10 km koşarak hazırlanıyormuş maratona. Hemen başlıyorum koşu planımı yapmaya. Ama düzgün spor ayakkabım yok. İstiklal'e çıkıyorum. Adidas ve Nike’a bakıyorum. Yeni sezon koşu ayakkabıları coşmuş. En az 300 tl istiyorlar. Kıyamıyorum paraya. Kuyruğumu kıstırıp eve dönüyorum. Kitapta Murakami, Mizuno marka ayakkabıdan bahsediyordu. Ebay’den araştırıyorum. İşte bu! 50 dolara bile şahane modeller var Amerika'da. Hemen sipariş veriyorum. Amerika’nın gözünü seveyim. 

 "Koşmaktan Söz Ettiğimde Sözünü Ettiklerim" şeklinde çevrilebilirmiş.


Mizuno

Peki şimdi nasıl koşacağım? Yıllar önce Dekatlon’dan aldığım markasız ayakkabım aklıma geliyor. Giyiniyorum. En kıymetli markalı ayakkabıdan bile daha cool oldu diye kendimi kandırıyorum. Eşimin akıllı telefonuna Runkeeper adlı programı yüklüyorum. Böylece tam tamına ne kadar koştuğumu öğrenebileceğim. Çukurcuma yokuşunda start veriyorum. Şu an için pek keyifliyim. Keşke hep yokuş aşağı koşsam. 


Markasız ayakkabılarım

Murakami'den sonra yıllar önce sahaftan aldığım Vahşi Koşu kitabını okuyayım bari. Filmini izlemiştim bunun. Orijinal adı Marathon Man. Hani Laurence Olivier'in Dustin Hoffman'a ayar verdiği film. Efsaneye göre Hoffman'ın bir sahnede aşırı bitkin görünmesi gerekiyormuş. Bu yüzden sırf yorgun görünmek için kilometrelerce koşmuş*. Hoffman'ın perişanlığını gören Olivier İngiliz küstahlığıyla “Neden rol yapmayı denemiyorsun? Bu çok daha kolay!” lafını yapıştırmiş. İngilizler bu  sallama hikayeyi "metod oyunculuğuna verilen ayar"  diye böbürlenerek anlatırlar. Onlara göre De Niro, Raging Bull'da 25 kilo alacağına, karnına yastık koysa çok daha mantıklı olurdu. 




Çukurcuma yokuşu bitiyor. Firuzağa Hamamı'ndan sola kıvrılıyorum. Boğazkesen caddesinin ortasında yavru bir kedi görüyorum. Pek çelimsiz. Unutmayayım da dönünce sosis vereyim buna.Tophane esnafı bakmıyor mu bu kedilere? Şimdiden Tophane yokuşunun sonuna geldim. 




Düşüncelere dalınca vakit hızlı geçiyor. Koşarken benim kadar düşünen var mıdır acaba? Halbuki Murakami, koşarken zihninin boşaldığını anlatıyordu kitabında "Koşarken gelen düşünceler, hafif esintiler gibidir. Zihni yalayıverir, geçer gider".Tramvay durağındayım. Sola mı sapsam sağa mı? Sol taraf Kabataş. Pek sıkıcı. Eminönü’ne doğru koşayım. Hem Pazar akşamı kalabalık da olmaz. 

Galata köprüsündeyim. Yanılmışım. Mahşer yeri burası. Zigzaglar çizerek koşuyorum. Balık tutanlar, turistler ve turist kızları kesen bitirim oğlanlar. Fotoğraf çektirenler. Beş saniye içerisinde beş fotoğraf çekme girişimini berbat ediyorum. Bu bir dünya rekoru! Yaya trafiği ilerlemeyince araba yoluna çıkıyorum. Orası daha berbat. Kahretsin! Kabataş’a doğru gitmeliydim. Güç bela Eminönü’ne varıyorum. Bundan sonrası biraz daha kolay diyecekken Perşembe Pazarı’nın ortalarına doğru tıkanıyorum. Murakami'nin 100 km lik ultra maratonu koştuğumu aklıma getiriyorum. Ultra maratondan sonra uzun süre koşmaktan soğumuş. Dile kolay maratonun iki buçuk katı. Koşmasaydım Yazamazdım, beni gaza getirse de çok akıcı bir kitap değildi. Bu okuduğum ikinci eseri ama henüz ısınamadım herifçioğluna. Üstelik olur olmaz yerlerde dinlediği şarkılardan bahsetmesi sinirime feci dokunuyor. Espirileri de fena halde yavan. 



"Eski Mephisto çalışanı" kitap kurdu dostum Fatih geçtiğimiz sene bana Japon edebiyatı seçkisi yapmıştı. Mişima'nın Denizi Yitiren Denizcisi, Tanizaki'nin Çılgın Bir İhtiyarın Güncesi aklımda kalanlar. Sonuncusu pek komik kitaptır. Siz de benim gibi Murakami'nin mizahını yavan bulursanız bu kitapla devam edin. Bana göre en ciddi sanat eserinde bile hafif mizah sosu olmalı. Mizahtan yoksun Coen filmi düşünün. Fargo'nın, FlaşTV başyapıtı Gerçek Kesit'ten ne farkı kalır? İşte yine düşüncelere dalıp ilave iki yüz metre daha koştum. Ama tam anlamıyla bittim. Ne de olsa 8-9 kilometre koşmuşumdur. Cebime koyduğum akıllı telefondan süreme bakıyorum. 3.88 kilometre. Üstelik koşu süresi 25 dakika. Skandal! Berbat bir derece!



Not: Vahşi Koşu (Marathon Man) kitabı Aziz Üstel'in yer yer argoya kayan** leziz, ama bir o kadar da yavşak çevirisiyle pek tatlı gelse de, içinde koşuyla ilgili çok az tema barındırıyor. Bu yüzden illa koşma temalı bir kitap arıyorsanız size şiddetle Jean Echenoz'un Koşmak adlı romanını tavsiye ediyorum. Yok efendim ben sadece koşu için gaza getirici bir şeyler arıyorum diyorsanız Murakami'nin Koşmasaydım Yazamazdım'ı sizin için biçilmiş kaftan.


*Kimileri bu hikayeyi kilometrelerce koşma yerine, üç gün hiç uyumamış diye aktarır.

**Misal, yukarıda iki kez kullandığım herifçioğlu kelimesi onun çevirilerinde çok geçer.


27 Kasım 2016 Pazar

80'lerin Arabesk Fantazi Türk-Yunan Ortak Şarkıları

Anadolu'dan Yunanistan'a göç etmiş şarkılar sadece halk türkülerinden, İzmir'in cafe aman tarzı şarkılarından ya da klasik türk müziği eserlerinden ibaret değil. Ara ara takıldığım leş mekanlarda Orhan Gencebay ya da İbrahim Tatlıses şarkıları duya duya bunları bir kenara not alayım dedim ve karşınıza bu blog yazısı çıktı. O mekanlarda ömür çürüttükçe listeyi yenilerim.

Makis Hristodoulopoulos 'Ftanei ftanei'- İbrahim Tatlıses Mavi Mavi
Manolis Angelopoulos 'Krima' - Orhan Gencebay Akma gözlerimden

Manolis Angelopoulos 'Ta filia sou ine fotia' - Neşe Karaböcek 'Kertenkele'


Dimitris Terzopoulos 'Thimame' - Orhan Gencebay Yarabbim

Zafiris Melas 'Sagapao kita' - İbrahim Tatlıses Nerelere gidem

Stelios Kazancidis 'Manolya'

Manolis Angelopoulos 'Manolya' (türkçe söylüyor)

Manolis Angelopoulos 'S'anazito' - Sevemedim karagözlüm



20 Kasım 2016 Pazar

Koşu Temalı Kitaplar: İlk Bölüm



Muhtemelen 15-16 yaşlarımdayım. Dinamit gibiyim. Her an birilerini ağır şakalarımla mahvedebilirim. Ya da “ahh biri bana şaka yapsa da elli mislinde intikamını alsam” diye düşünüyorum. Elimde simit ve Hisar ayranıyla okul bahçesinde pusudayım. Uzaktan sınıf arkadaşım bana gülümsüyor. Durduk yere gülümsemez bu herif diye düşünerek cevap vermiyorum. Kafamı basket oynayan çocuklara çeviriyorum.Sevmiyorum şu basketçi züppeleri. Ellerindeki futbol topuyla normalinden çok daha kısa potalara smaç vurarak gaza geliyorlar. Karşı sahadaki yeni yetmeler ise basket topuyla futbol oynuyor. Futbol topuyla basket, basket topuyla futbol. Ne boktan bir okul bu!  Birkaç saniye sonra suratıma pattt diye bir cisim çarpıyor. Soğuk havada yüzünüze çarpan topun acısı üç kat daha fazladır. Elimdeki ayranın çoğu ceketime dökülmüş. Kafamı kaldırıyorum. Arkadaşım koşarak kaçmaya başlıyor. İntikam alacağımdan o kadar emin ki. Şişenin dibinde kalan son ayranı fondip yapıyorum.. Ağzım tamamen ayran dolu koşmaya başlıyorum. Kısa zamanda aradaki mesafeyi azaltıyorum. Fakat arkadaşım topu kaptırmamaya çalışan yeteneksiz sağ bek tripleriyle sağa sola zigzaglar çizerek beni yanıltmaya çalışıyor. Okulun ön bahçesindeki kamelyaların olduğu bölgeye geliyoruz. Tüm ahali ceylanla çitanın kovalamacasını tv de izler gibi bizi izliyor. Ağzım ayranla dolu olduğundan sadece burundan nefes alabiliyorum. Yoruldukça işim daha da güçleşiyor. Fakat hızlı koştuğum gibi dayanıklıyım da. Eninde sonunda pes edecek diyorum. Arkadaş güruhunun arasından geçiyoruz. Kimi hadi Okan yakala şunu derken, kimi çelme takmaya çalışıyor. Zıplayarak çelmelerden kurtuluyorum. Artık nefes almakta o kadar zorlanıyorum ki burnum fazla mesai yapmaktan piston gibi sesler çıkarıyor. Bir saniye önce delikleri kocamanken ardından birbirine yapışıyor. Ağzımı açmak istiyorum. Şöyle derin bir nefes. Ama az kaldı. Rakibimin kalın ensesi  değme mesafesinde. Elimi uzatıyorum. Ceketinden çekiştirip ağzımdaki ayranı tüm kıyafetine boşaltıyorum. “İntikam” diyorum içimden. Dünyadaki zevklerin en güzeli.

16 yaşındayken fırtına gibi koşmama rağmen bundan üç sene öncesinde nasıl koşulacağına dair en ufak bir fikrim dahi yoktu. Hatta kendimi yavaş koşan biri olarak tanımlardım. Mahallemizin spor elçisi Tonguç abi ve arkadaşları, biz ilkokuldayken gaza gelip olimpiyat düzenlemişti.  Küçükler kategorisinde site etrafında üç turdan oluşan mini maratonda birinci gelmiştim.* Ama yarışa katılan kişi sayısı üç olduğundan o yaşta bile bunu başarı saymamıştım. Olimpiyatın diğer branşlarında dev taşları fırlattığımız gülle atmada ve inşaatın önündeki kum tepelerinde yaptığımız uzun atlamada pek başarısız olmuştum.

*(Büyükler maratonunda ise öndeki yarışçının tökezleyerek yolun kenarında duran karpuzların üzerine düşmesiyle zincirleme bir kaza yaşanmıştı. Olay benim de katkımla abartılarak yıllar yılı anlatıldı.)


Bir gece balkonda karpuz yerken aşağıda hız alıştırması yapan Tonguç abiyi gördüm. Kısa mesafede yavaşça koşuya başlayıp sonlara doğru hızlanıyordu. Belki bir saat sadece bu şekilde devam etti. Ertesi gün antremana başlarken yanına indim. Yaptığı hareketleri taklit ettim. Videoya çektiği 91 ve 93 dünya şampiyonası 100 metre final maçlarını defalarca izledim. Tıpkı  Linford Christie gibi dizlerimi kaldırarak koşmaya çalıştım, ellerimi onun tuttuğu açıyla kaldırdım. Ve sonra yavaş yavaş değil, bir anda hızlı koşmaya başladım. Üstüne ergenlik sayesinde kolumun bacağımın bir anda uzaması gelince, hızım bir yıl içerisinde katlanarak arttı. Bu sportif “evreka” anına ilk defa şahit olmuyordum.

İlkokula gidiyorum. Önder adında bir sınıf arkadaşım var. Biz beden eğitiminde top oynarken o kızlarla dolaşıyor. Bir zaman sonra televizyonda Flash isimli dizi gösterime giriyor. Flash’ın en büyük özelliği aşırı hızlı olması. Öyle ki saniyeler içinde şehrin bir ucundan diğer ucuna gidiyor. Önder bu diziden o kadar etkileniyor ki birden koşma arzusuyla doluyor. Çok hızlı koşmak istiyor. Koşuyor da. Tıpkı Forrest Gump gibi birden şahlanıveriyor. Eve koşarak gidiyor. Bakkaldan elinde poşetle koşarak dönüyor. Yakalamaç oyununun bokunu çıkarıyor. Sürekli ya kaçıyor ya kovalıyor. Koş Önder Koş!  Futbola başlıyor. Hatta başarılı olup Balıkesirspor’a kadar yükseliyor.



Fakat şans eseri içindeki koşucuyu keşfedenlerin bir listesi olsa, tepede kesinlikle büyük Çekoslovak atlet Emil Zatopek yer alır. Jean Echenoz, Koşmak adlı kitabında 48 ve 52 Olimpiyatlarının beş ve on bin metre şampiyonu Çek lokomotifinin hüzünlü hayat hikayesini kaleme almıştır. Yazar, Emil'in ayakkabı fabrikasından şans eseri Olimpiyat şampiyonu oluşunu, akabinde Komünist Parti'nin gözünden düşüp, uranyum madenlerinde çalıştırılışını, çöpçü yapılışını hüzünlü fakat bir o kadar da enfes bir dille anlatır. Mesela Emil'in emir üzerine istemeye istemeye katıldığı ilk yarışını şöyle aktarmış:


İşte böylece, Emil'in katıldığı ilk yarış, dokuz kilometrelik bir koşu oluyor. Brno'daki Wehrmacht(Hitler dönemi Alman ordusuna verilen isim) tarafından düzenlenmiş bu yarışta atletik, diri, küstah, kusursuz biçimde donanımlı, hepsi de übermensch tarzında birbirinin aynı Alman koşucu takımıyla, açlıktan kadidi, hırpani bir Çek güruhu karşılaşıyor; bunlar paçalı don giymiş şaşkın bakışlı köylü delikanlılar ya da kirli sakallı amatör futbolcu bozuntuları. Emil bu yarışmaya güle oynaya katılmıyor, ama ciddi bir çocuk o, kendini yarışa veriyor, elinden geleni yapıyor. Farkında olmadan ve Arileri fazlasıyla kızdırarak ikinci gelince yerel kulübün  bir antrenörü onunla ilgileniyor. Tuhaf koşuyorsun, ama fena koşmuyorsun diyor ona. Gerçekten tuhaf koşuyorsun yahu, diye ısrarla vurguluyor inanmamış bir ifadeyle, ama yani, fena koşmuyorsun. Bu iki cümleden Emil sadece ikincisini duyup  işitiyor dalgın dalgın. Arkadaşları, tuhaf  da olsa  fena koşmadığını tespit edince, yine gelmesini ve onlarla birlikte koşmasını istiyorlar, o ise reddediyor Koşmayı seviyor, tıpkı zaman zaman bizim gibi, ama o kadar işte.

Zatopek koşarken çirkin bir yüz ifadesine bürünmekle ünlüydü. 

Devamı gelecek....

9 Ekim 2016 Pazar

20.yy'ın başında Amerika'da Rebetiko Müziği - 1. Bölüm

20.yy’ın başında Yunanlıların Amerika’ya göçü ve Amerika’da gelişen Rebetiko müziğinden bahsedeceğim bu yazıda, Petros Tambouris’in hazırladığı dört CD ve kitapçıktan oluşan ‘To Rembetiko Tragoudi stin Ameriki: 1900-1940’ (Amerika’daki Rebetiko Şarkıları: 1900-1940)  isimli eseri esas aldım. Bundan başka özellikle Tony Klein’ın hazırladığı ‘Greek Rhapsody: Instrumental Music from Greece (1905-1956)’ isimli kayıtlar ve kitapçıktan, internetten bulduğum diğer arşiv belgelerinden, makalelerden ve fotoğraflardan yararlandım.

Üç bölüm olarak tasarladığım bu yazının ilk bölümünde 20. yy’ın başından itibaren Yunanlıların Amerika’ya göçünden, oradaki hayat mücadelelerinden ve rebetiko müziğinin bu göçmen Yunan cemaatinde nasıl kendine yer bulduğundan bahsedeceğim. İkinci ve üçüncü bölümler ise Amerika’daki rebetiko kayıtlarının örnekleri üzerinden şarkıcı ve bestecilerin hayatları hakkında olacak.  

Göçmen amca, göçmen amca. Ne var?
Gurbet acısı var mı? Var var
Zor hayat koşulları var mı? Var var
Ne duruyorsun? Ne yapayım?

Rebetiko yapsana vay vay rebetiko yapsana

Yunanlıların Küçük Asya Felaketi diye adlandırdıkları, yüzyıllardır yaşadıkları Anadolu topraklarından sürgün edilmelerinin ardından ve hatta ondan daha önce birçok Yunanlı, yanlarında müziklerini de götürerek Amerika’ya göç ettiler. Rebetiko her ne kadar İzmir ve Atina’da doğmuş ve gelişmişse de, eski ve yeni şarkıların kayıtlarının yapıldığı ve müziğin geliştiği asıl yer Amerika’dır. Rebetiko müziğinin ilk kayıtları 20.yy’ın başında çoktan Amerika’da yapılmaya başlanmıştı. Anadolu’dan Yunanistan’a sürgün giden,  hapishanelerde, esrar tekkelerinde ve özellikle Atina’nın limanı Pire’nin varoşlarında serpilen bir kent müziği olan rebetiko, bu sefer de Yunanistan’da durmakla kalmayıp, ta Amerikalara göç ediyor ve birçok şarkı ilk kez orada kaydediliyordu.
Zamanın popüler gemi taşımacılığı şirketi Patris'in bir kartpostalı
Amerika açmış, Yunanlıları bekliyor olmasa da, 20.yy’ın başından itibaren Yunanlılar için bir nevi taşı toprağı altın ülke olarak tasavvur ediliyordu. Sadece 1900-1920 yılları arasında Yunanistan nüfusunun yüzde sekizi, yani yaklaşık 400 bin kişi Amerikan rüyasını gerçekleştirmek üzere göç etti ve Amerikan kapitalizminin gelişmesinde sömürüye açık işgücü olarak varolma çabası verdi. Çalışmak amaçlı göç eden bu neslin bir kısmı, Balkan savaşları, 1. Dünya Savaşı ve nüfus mübadelesi sonrası dönecek yerleri kalmadığından mülteci durumuna düştü.
Ellis Adası'na varan Yunan göçmenler
Ellis Adası
Göçmenler büyük gemilerin güvertelerinde tıkış tıkış, bir kargodan farksız şekilde, 20-22 gün süren uzun yolculuklarla Amerika’ya, New York limanında bulunan Ellis Adası’na varıyorlardı. Ellis Adası 1892 yılında göçmen merkezi olarak tasarlanmıştı. O zamanlar göçmenler Atlantik Okyanusu’nu aşıp New York’a vardıklarında onları Özgürlük Heykeli karşılıyordu. Göçmenler burada kayıt altına alınıyor, daha sonra ülkeye girebiliyordu. 1892-1954 yılları arasında işleyen Ellis Adası göçmen merkezi üzerinden çoğunluğu İtalyan, Yunan, Sırp, Rus ve Polonyalı olmak üzere 12 milyon göçmen geçiş yaptı.
Sıkı incelemelerden sonra ülkeye giriş yapabilenler yanlarında getirdikleri zeytinyağı, kekik gibi hediyelerle, onları karşılayacak eş, dost, akrabalarını beklerken 
Yunanlıların ‘Kastigari’ (Kale bekçisi) dediği Ellis Adası’ndaki ana salonda göçmenlerin tetkikleri yapılır ve milliyetlerine göre ayrılırdı.
Ellis Adası'ndaki ana salon
göçmen bir papaz
Başka bir göçmen
Yine göçmen. Bursa'dan Yunanistan'a, oradan da Ohio'ya göç eden Yannis ve Sofia Demetriou, 1912 
Gelen göçmenlerin büyük çoğunluğu ya New York’ta kaldı ya da Chicago’ya gitti. Diğerleri ise daha çok New England’daki endüstri bölgesine, kuzeydeki Philadelphia, Cleveland, Detroit gibi büyük şehirlere dağıldı. 1920’de New York ve Chicago’daki Yunan nüfusu 50 binden fazlaydı.
Tarpon Springs'de sünger avcısı Yunanlılar
Meksika Körfezi ve Atlantik Okyanusu’na bakan, Florida eyaletinde bulunan Tarpon Springs halen daha Yunan nüfusunun en yoğun bulunduğu Amerikan şehridir. Özellikle Kalimnos, Simi ve Halki gibi 12 adalardan gelen Yunan göçmenler burada sünger avcılığı yaptılar. 1920’lerde şehrin nüfusunun yarısından fazlasını Yunanlılar oluşturuyordu.

Amerika’da bekledikleri hayat gemi şirketleri tarafından anlatıldığı gibi değildi. Birçoğu kafasında geri dönme düşüncesi olduğundan İngilizce öğrenmedi. Zaten vasıfsız olduklarından madenlerde, demiryollarında ya da fabrikalarda çalışıyorlardı. Bundan başka birçok Yunan seyyar satıcılık, manavcılık ve ayakkabı boyacılığı yaptı. Kadınlar ise çoğunlukla çalışmıyordu.  Az da olsa çalışanlar ise tekstil ve ayakkabı  fabrikalarındaydı. İlk zamanlarda sanayi şehirlerinde grev kırıcı olarak kullanıldılar. Tek amaçları çalışıp, para kazanıp memlekete yollamak olan göçmenler tek göz odada birçok kişi yaşayarak ayakta kalmaya çalıştılar. Ancak bu koşullar veremi ve diğer ağır hastalıkları da beraberinde getirdi.  Diğer milletlerden göçmenlerle yetimin yetime münasebeti gibi bir ilişki olduğundan, hayat hiç de kolay değildi.
New York'ta bir Yunan dükkanı
Yunanlı göçmenlerin Amerika’daki hayatları, dışlanmışlıkları, fukaralıkları ile bir göç müziği olan rebetikonun kesişmesi kaçınılmazdı. Dayanışma esasen yalnız başına çaresizlikten doğduğundan, ilk nesil göçmenler daha çok bir arada durmak zorundaydı. Yunan mahallesinde yaşayıp, yunan kahvesine giden demiryolcular, fabrika işçileri, madenciler, sendikacılar, işsizler buralarda kahvesini içer, kağıdını oynar, müziğini dinler, dans ederdi. Acısını, derdini ya da neşesini memleketinin şarkıları yoluyla ifade ederdi. Diyelim ve Amerika'da kaydedilmiş bu şarkılardan, onları söyleyenlerden ve bestecilerinden bahsetmeye sonraki bölümde devam edelim.

29 Eylül 2016 Perşembe

Elias Petropoulos - Rebetika: Yunan Yeraltı Dünyası Şarkıları Bölüm 7


7. bölümde solun rebetikoya bakışından kısaca bahsedildikten sonra rebetiko şarkıları sınıflandırılıyor. Yazar Petropoulos hakkındaki tanıtıcı yazıya ve çevirinin birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci ve altıncı bölümlerine linkleri tıklayarak ulaşabilirsiniz. 


Bazı araştırmacılar rebetiko şarkılarındaki esas fikri keşfetmeyi kendilerine iş edindiler. Faranın ne bir ideali ne de ideolojisi vardı. Rebetler, hayatlarını kendi bildikleri şekilde yaşadılar ve bu konu üzerine söylenecek tek şey de budur. Rebetiko şarkıları, çelişkilerle dolu rebetik hayat tarzının panoramasını ortaya seriyordu. Yaşadıkları dönemin toplumsal modelleriyle, duydukları hoşnutsuzluğu ifade ettiler. Rebetler devrimci de olamazlardı: Çöküşe girdiklerinde, alçakça sağ siyasetin neferleri oldular.
Yunan Komünist Partisi (KKE)'nin yayın organı Elefteri Ellada (Özgür Yunanistan) gazetesinden
1947’de Yunan Komünist Partisi’nin resmi gazetesi rebetiko şarkılarının doğası üzerine ilk tartışmayı başlattı. Marksist gerici zümresi, lümpen proleterlerin ve esrarkeşlerin bu “ahlaksız” şarkılarını ayıplamak için bir araya geldi. Rebetiko her ne kadar modern Yunan halk şarkılarının sadece bir türü olsa da, bugün hala Marksistler rebetikayı popüler (laika) şarkılar olarak görürler. İşçi sınıfı (ve daha sonra burjuvazi) rebetikayı ödünç almakta ve kullanmakta hiç bir tereddüt göstermedi. Atina entelijansiyası rebetikayı Yunan halkından ancak yarım yüzyıl sonra keşfedebildi.

Halk şarkılarının herhangi bir resmi sınıflandırması mecburen bir nebze tahrifata uğramak zorundadır. Profesör N. Politis’in (oldukça Alman tarzı) yöntemini takip ederek, rebetika şarkılarını içeriklerine göre yirmi kategoriye bölmeye mecbur kaldım. Halk şarkılarını sınıflandırmanın bir çok yolu mümkündür: müzik, ozanlık, dansın kökenleri, coğrafi menşei gibi. Benim kılavuzum ise şarkıların metin-içerikleri oldu. Bu yüzden, önerdiğim sınıflandırma, daha çok yazınsal ve okurlarıma daha rahat erişilebilir olma avantajını beraberinde getiriyor. Orijinal kitabımda, rebetikayı aşağıdaki başlıklara göre sınıflandırdım:

  1. Aşk şarkıları
  2. Ayrılık şarkıları
  3. Melankolik ve ağlamaklı şarkılar; sitem şarkıları
  4. Yeraltı dünyası şarkıları
  5. Esrarkeş şarkıları
  6. Hapishane şarkıları
  7. Yoksulluk hakkında şarkılar
  8. İş ve işçi sınıfı hakkında şarkılar
  9. Hastalık ve verem hakkında şarkılar
  10. Kharon ve Hades hakkında şarkılar
  11. Anneler hakkında şarkılar
  12. Sürgün ve sıla şarkıları
  13. Hayaller hakkında şarkılar; oryantalist şarkılar; egzotik şarkılar
  14. Taverna şarkıları
  15. Ufak dertlenmeler üzerine şarkılar
  16. Yergili şarkılar; hayat hakkında tavsiye veren şarkılar; şiddet ve ceza içeren şarkılar
  17. Hayatı tasvir eden şarkılar
  18. Farklı şehirleri ve yaşayanlarını öven şarkılar
  19. Ordu hayatı ve savaş şarkıları
  20. Bazı kişiler için bestelenmiş şarkılar
Tekrar ediyorum, yukarıdaki sınıflandırma bir uzlaşımdan ibaret olarak ele alınmalıdır. Bazı kategoriler birbiriyle iç içe geçebelir. Bir çok şarkı da içeriklerinin iki ya da daha fazla kategoriye girmesinden dolayı farklı başlıklarla da sınıflandırılabilir.

Rebetika şarkılarının dizeleri basit bir stille, epeyce yüzeysel bir argoyla yazılırdı. Rebetiko şarkılarını irdelemek için tam bir argo bilgisi kaçınılmazdır. Yunanistan’da, resmi folklor çalışmaları rebetiko ve argoyu küçümseyen üniversite akademisyenlerinin yetki alanındadır. Rebetikanın kilit müzisyenleri öleli çok zaman geçti. Bu nadide insanların deneyimlerini kaydetmek  bizim için artık çok geç.
Kabare şarkıcısı Petros Kyriakos, Rebetiko argosunda neyin ne anlama geldiğini söylüyor

Balkan ülkelerindeki (Osmanlı İmparatorluğu’nun eski eyaletleri) toplumsal tabunun baskısı da rebetika araştırmalarına ket vuran bir diğer faktördür. Yunanistan’da bugün Türkiye hakkında konuşmak kabul edilemezdir. Ve günümüzde hiç bir araştırmacı Balkan halklarının müziklerinin taşıyıcısı olan çingenelerin rolüne yeterli ilgiyi göstermemektedir. Yunanistan’da kimse Rosa Eskenazi ve Stella Haskil gibi rebetika şarkıcılarının Yahudi, pek sevilen Marika Ninou’nun ise yüzde yüz Ermeni olduğundan habersizdir. Modern Yunanlılar, onlara çok bilinen bir rebetiko şarkısındaki Bochoris'in Yahudi olduğunu söylediğinizde bunu bilmek istemezler.

1929'da New York'ta kaydedilmiş Bochoris şarkısını Marika Papagika söylüyor. Şarkı İzmir'de meydana gelen Bohor isimli bir Yahudi'nin gaspedilmesini ve muhtemelen öldürülmesini anlatıyor.

15 Ağustos 2016 Pazartesi

Elias Petropoulos - Rebetika: Yunan Yeraltı Dünyası Şarkıları Bölüm 6

6. bölümde rebetiko şarkılarının kayıtları hakkında tarihi bilgiler veriliyor. Petropoulos, kayıt şirketlerinin Atina'ya gelmesi ve Yunanistan dışında yapılan rebetiko kayıtlarından bahsettikten sonra rebetiko şarkılarının kökeni üzerinde varsayımlarda bulunuyor. Yazar Petropoulos hakkındaki tanıtıcı yazıya ve çevirinin birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü ve beşinci bölümlerine linkleri tıklayarak ulaşabilirsiniz. 

Kısmen yeraltında dolaşımda olmasından ve fonograf ve gramofonun henüz olmamasından ötürü, görece ondokuzuncu yüzyıldan kalan çok az rebetiko şarkısı vardır. Gramofon kayıtlarının gelişi rebetiko şarkılarında patlamaya yol açtı. Fonograf, tekkelerin ve hapishanelerin gettolarındaki şarkıları ortaya çıkardı. Yirmibirinci yüzyılın erken döneminde, rebetikanın bestekarları ve mahalli güftekarların üretimi kesildi. İlk isim yapmış bestekarlar\güftekarlar kendi çevrelerinden gelmekteydi ve onlar rebetlerin geleneksel şarkılarına yeni biçimler verdiler (bir çok şarkı geniş kesimler tarafından bilinmiyordu). Sonrasında, kayıt etiketlerinde bu bahsi geçen bestekarların isimleri yazılmaya başlandı. Her nasılsa, daha sonra, rebetika zirvedeyken ve bestekarlar yeni şarkılar bestelerken, yeni bir döneme geçildi.

Bu dönem iki eğilimle tanımlanmaktaydı: bir tarafta, bestekarlar her şey, güftekarlar ise hiç bir şeydi (bestelerini bir ekmek parçasına satabiliyorlardu); diğer tarafta ise bestekarlar birbirleriyle acımasız bir savaşa girişmişlerdi. Bunun tek sonucu ise gramofon şirketlerinin karlarını artırması oldu. Sadece son yirmi yılda söz yazarları kayıt etiketlerine isimlerini yazdırmayı başarabildiler ve daha önemlisi yüzde elli telif hakkı alabildiler.

Giorgos Batis - 'İ Fonograficides' 

Gerçi sayıları beş haneli rakamları bulsa da, ne kadar rebetika şarkısı olduğu hakkında kesin bir fikre sahip değiliz. 1968’de rebetiko şarkıları antolojisini yayımladım. Sonra, 1979’da yaklaşık 1500 şarkı içeren ikinci büyük baskısını yayımladım. Ne yazık ki, şarkıların büyük bölümü hala yayımlanmadı.
Elias Petropoulos'un Rebetika Şarkıları kitabı
Yunan şarkılarını gösteren üç ana kayıt grubu vardır. Birincisi, 1897’den bu yana Birleşik Devletlerin çeşitli şehirlerinde yayınlanan Amerikan tipi kayıtlardı. İkinci olarak, yirminci yüzyılın erken döneminde rebetiko kayıtları esasen Londra ve Leipzig olmak üzere Avrupa’da da basılıyordu. 1930’dan önce, Londra ve Leipzig’de yayınlanan asıl kayıtlar, Atina’da daha ilkel koşullarda bulunabiliyordu. Daha sonra, yani bundan altmış sene önce, Atina’da ilk kayıt fabrikası kuruldu. Bu yüzden, Amerika, Avrupa ve Yunan kayıtları olmak üzere rebetiko şarkılarının farklı kayıtlarına sahibiz.
Banjo eşliğinde Amerika'da yapılmış erken dönem bir rebetiko kaydı

Son yıllarda, Birleşik Devletler Kongre Kütüphanesi’nden gelen yardım fonlarıyla, Amerikalı araştırmacılar, fonografın gelişinden bu yana Birleşik Devletler’de kaydedilen rebetiko şarkılarını derlemeye başladılar. Özellikle modern Yunan müziğiyle ilgili olan bu değerli kataloğun (hem birinci hem de ikinci basımlarının) hakkını vermeliyim. Doğal olarak, ilk Amerikan rebetiko kayıtları (1897’den 1906’ya) diskte değil silindirdeydi. Kısa zaman sonra (1912-14) Yunan şarkılarının Amerikan kayıtları doruk noktasına ulaştı. Bu Balkan Savaşları’nın doğrudan bir sonucuydu, zira Yunanistan ve ABD’deki Yunanlılar, kayıtları vatanseverlik duyguları kabararak alıyorlardı. Daha sonra, Avrupa stüdyolarının ticari karşı atağı başladı. BBC Yunan şarkılarının en iyi koleksiyonlarına sahip oldu. Ne yazık ki, 1967-70’deki Yunan direniş hareketi sırasında bu kayıtlar yağmalandı.
 4 CD ve kitapçığın olduğu, 1900-1940 yılları arasında Amerika'daki rebetiko kayıtlarının yer aldığı derleme
Sadece hala daha çözülmemiş olan rebetiko şarkılarının kökenleri üzerine spekülasyonda bulunabiliriz. Önerebileceğim en olası varsayım, ilk rebetiko şarkılarının mısralarının, halk türkülerinin nakaratları ve  kent müziğinin beyitlerinin (özellikle İzmir) biraraya gelmesiyle oluşabileceğidir. Kökenlerinin gizemi, beni hemen hemen hepsi son yirmi-otuz yıl içerisinde bu dünyadan çekip giden, son nesil rebetlerin hafızalarında kayıtlı olan eski orijinal rebetiko şarkılarını bulmaya itti. Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısının eski ve uzun süredir unutulmaya yüz tutmuş rebetika şarkıları murmurika tarzındaydı.Modern Yunan argosunda mourmouris (μουρμούρης) “rebetis” le eşanlamlı olarak kullanılıyordu. Türk kabadayılarının argosunda, kelimenin Yunancasının türediği, sessiz, tehditkar anlamlarına gelen, hemen hemen aynı kelime olan mırmırı buluruz. Mourmourika, en saf ve en güzel rebetiko şarkılarıdır.
Rebetikonun divalarından Rita Abacı Mourmourika şarkısını söylüyor.

devam edecek...

10 Ağustos 2016 Çarşamba

Command Mode

Drink!
Three Kings: Three pearls of Portuguese sweet wine from left to right: Moscatel de Setubal, Porto, Madeira.
Port wine is, to me, Marlon Brando of the sweet wine world. It is considered to be one of the best of its kind just like the skillful player. Sometimes too flashy and raw, like Brando. But the performance of both increases year after year, and their showy state of the art is rasping within the years.
Madeira is Klaus Kinski of the sweet wine world. This wine is deliberately deteriorated by waiting in the sun. But this distorted taste gives wine an exquisite character. Just like Kinski's exaggerated, but impressive acting. Like Kinski, Madeira’s  weakest part , in fact, its strongest. Werner Herzog, who made great films with the master actor and even portrayed love-hate relationships with the legendary documentary in Mein Liebster Feind (My Favorite Enemy), once said, "Actors like Brando are like kindergarten children compared to Kinski." This was exactly what the port wine made me feel after I drink madeira.
Our last wine, Muscatel de Setubal, may be the most  unknown player of the community. Like Ben Gazzara, Ed Harris, James Coburn or Gian Maria Volonte.
In my tasting in Lisbon, they said that the grape of Setubal was almost extinct in the seventies. Even if it's known now, it's certainly not as popular as the other two dessert wines. But we have no doubt that his reputation will be restored in the future.
 
 
Read!
Three books who will go to Rome, should  read: In fact, you can add Goethe's “Travel to Italy” to this list, but the author's personal journey is sometimes annoying.
 
Katie Parla is an American blogger who lives in Rome. The name of her blog is katieparla.com and its specialty is food. “Tasting Rome” is a must-have book for those who go to eat in the city. With what to eat, classic Roman food recipes have life-saving content like the tricks of eating food in the city, like a local.
 
 
Rome is the cinema capital of continental Europe along with Paris. From the streets of De Sica's New Realism, it is home to Fellini's surreal spaces. Another way to explore a city with pleasure is to pursue movie venues. We all know that La Dolce Vita was filmed at the Trevi fountain. However, you can explore the city by exploring the meeting place of Giulietta and other prostitutes at Cabiria Nights, the final scene of 8.5, the Bicycle Thieves, the Roman Holiday and the location of many movies. World Film LocationsRome takes the reader on a cinematic journey through the city with that stops.
Note: In the meantime, you can support your photos with the instagram account film_locations where we play the movie scenes of the cities we visit.
 
The last Roman book is called “I, Claudius”. In this book, the author Robert Graves describes the Augustus and Tiberius periods as written by Claudius, the fourth emperor of Rome. The author fused the real events with the fiction of the novel and took care to ensure that his work was compatible with the historical facts. Reading this book and visiting the ruins of ancient Rome, the Capitoline Museum and the Appia road will double the pleasure you will get.
 
Smell!
Le Nez Du Vin: This is a set of wine scents from wine expert Jean Lenoir. Sets are divided into groups such as red wine, white wine, wine faults. For example, the set of wine faults has odors such as sulfur, glue, rotten eggs, rotten apples and mold. The set distinguishes these scents so that we can easily find out how the wrong wine might be. You don't have to be a wine lover to buy Le Nez Du Vin. If guests have come to your home and you have no choice but to zapping the TV, it is time for your Tasting kit. Play  "What does this smell?" with scoring procedure. Moreover, you have more fun than the Risk (board game) and you never fight.
 
 
 
Warning: Don't try to explain people over 60 what this set works for. They do not understand. My mother saw the price on the set and asked, "So what did you pay for? I said, "Mommy, I'm learning to distinguish smells through this set."
 
And my mom says, "What happens when you distinguish the smell?" knocked me out with the question.


7 Ağustos 2016 Pazar

İkaria Adası: Yavaş Yaşa Geç Öl, Cesedin Buruşuk Olsun - 2. Bölüm

Önceki bölümde İkaria Adası hakkında genel bilgiler vermiştim, bu bölümde ise izlenimlerimi aktarayım.
Midilli'den İkaria Adası'na gitmek üzere vapura bindik. Sakız, Samos ve Fournos adalarına uğrayarak İkaria'nın Evdilos köyündeki limana vardık. Vapur Atina'ya gitttiğinden, belgelerini almış, Avrupa'ya doğru yola çıkan birçok mülteci de vapurdaydı.  


Sakız Adası
Samos Adası'ndaki mülteci kampı
Samos Adası
Fournos Adası
Varır varmaz değil, gecikmeyle de olsa arkadaşımız bizi karşıladı, biz de bu arada 20 dakikadır kahve içeceğiz diye bekliyorduk. Yani zamanla ilgili İkaria klişeleri bize hoşgeldiniz diyordu.
Evdilos köyü, İkaria
Evdilos köyüne yakın Keramia'daki arkadaşımızın evine geçtik. Hoşbeşin ardından Akamatra köyünde bir tanıdığın kahvesine doğru yola çıktık. Arabadan inince baktım arabayı kitlemiyorlar. Onca enstrüman var, kitleseniz ne olur, eline mi yapışır desem de kar etmedi, gevşek gevşek 'bişşe olmaz yaaa' cevabını aldım. Hakikaten de adada geçirdiğim on gün boyunca herhangi bir hırsızlık olayını ne gördüm ne işittim. Kapı baca kitlememenin, anahtarı motorun arabanın üzerinde bırakmanın bir adet olduğunu gördüm.

hususi plajlı ev
Gittiğimiz kahve, 3-4 masa ve 15-20 sandalyeden ibaret, bulaşıkları yığılmış bir öğrenci stüdyo dairesini andırıyordu. Çipurolar söylendi, atıştıracak meze yokmuş, mekan sahibi bakkaldan cips fıstık alayım dedi, zahmet etme diyerek çoktandır içtiği masasına geri oturttuk. Anladığım kadarıyla burayı zaten arkadaşlarıyla birlikte içip takılmak ve kendi içki parasını çıkarmak amacıyla açmış. Hakikaten lezzetli olan çipuroyla kıvama gelince, enstrümanlar çıktı, müzik başladı. Mekanın sahibinin o vakte kadar hissiyat belirtmeyen durgun yüzü, ağır dumanlar arasından görebildiğim kadarıyla resmen çiçek açtı, adam çocuk gibi gülmeye başladı. Ayılanı bayılanı derken sabahı ettik. Mekanda içecek bir şey de kalmayınca yolumuzu alalım dedik. Battal boy gözaltı torbalarıyla mekan sahibi de şakınlık göstermek istercesine kafasını yukarı doğrultarak daha nereye gidiyorsunuz dese de evimize yollandık.

bakkal-kahvehane
Bundan başka bir de güneydeki Manganitis köyünde, bakkal-kahvehane konseptli bir yere gittik. Gittiğimizde bakkal-kahvehane kapalıydı, tanıdıklar vasıtasıyla sahibinin evine gidildi, mekan açıldı. Meğer burası adada müzisyenleriyle meşhur bir köymüş. Biz başladık, onlar eşlik etti, sonrasında yine artık her yer aydınlanmışken ve biz bayılanları toplamaya çalışırken, keman eşliğinde dansları tüm coşkusuyla devam ediyordu. Saatler geçmiş, 'carpe diem' (varsa içilir) denip ne var ne yok içilmiş, ama coşkuda zerre sekte yok, aksine, oturmaya mı geldik, kadehler boşalmasın halleri tam gaz devam, vallahi hayret ettim.

Yeri gelmişken İkaria adasındaki panayır geleneğinden kısaca bahsedeyim. Mayıs ve Ekim ayları arasında her köyün panayırı olur, adanın yerlileri ya da dışardan gelen bir çok insan sarmal oluşturarak dans ederler ve müzik sabaha kadar bitmez, hatta gündüz vakitlerine dek devam eder.
  
Hep bohemlik hep berduşluk nereye kadar, ciğerleri bol bol hırpaladığımızdan, iliklerde dolaşan alkolü atabilmek için kendimizi doğa yürüyüşlerine ve deniz içindeki kaplıcalara verdik. Buyurun İkaria'nın doğasına.

deniz içinde kaplıca





Yılbaşı gecesi ise Raches köyü tarafında bir eve davet edildik. Denizden uzakta bulunan Raches bölgesinde yine zamanla ilgili çok ilginç bir gelenek hala devam ediyor. O da hayatın gece yaşanması. Yani manavın, bakkalın, fırının, kasabın gece dükkanı açıp sabaha karşı kapatması demek istiyorum. Millet gündüz bağında bahçesinde, kendi işinde gücünde olduğundan, dükkanları gece açıyorlar. Diğer bir açıklama da, zamanında korsanlara belli olmamak için insanların gece vakti alışverişlerini hallettiği ve bunun bir gelenek olarak süregeldiğini öne sürüyor. Yılbaşının ertesi gecesi ise müzisyenler eşliğinde kalabalık köy halkı, köydeki diğer evleri teker teker ziyaret edip şarkılar söyledi. Ev sahipleri de kendi şaraplarından ve hazırladıkları ufak tefek mezelerden ikramlarda bulundu. Hava çok soğuk olduğundan sabaha karşı gardımız düştü, eve geri döndük. Kalanlardan duyduğumuz kadarıyla bırakın sabahı öğleni, akşama kadar ev gezmesi devam etmiş.

Yaz döneminde ipini koparanın geldiği adanın en turistik yeri Nas sahiline gittiğimizde in cin top oynuyordu. Sahilin hemen üzerinde bulunan Artemis tapınağına ait kalıntılar ziyaret edilebilir.
Nas
Pigi köyüne yakın bir yerde Theoktisti manastırına da mağara biçiminde üzeri kayayla örtülmüş Theoskepasti şapelini görmeye gittik.


Theoskepasti şapeli
İkarialılar hakikaten enteresan insanlar. Sanki modern dünyanın alışkanlıkları, düşünce biçimi, genel geçer kabul edilmiş kuralları hiç umurlarında değil. Ufak köyler ya da dağınık yerleşimler şeklinde yaşıyorlar, zaman algıları değişik, tarım ve hayvancılıkla geçinip, şarabın, dansın ve müziğin hastasılar. Tip olarak da enteresan adamlara rastladım. Rastalı ve sakallı birisini görüp, muhtemelen Atina'dan gelmiş burada zibidi zibidi takılıyodur diye düşündüğüm adam doğma büyüme İkarialı çıktı mesela. Sağolsun, elektriği dahi olmayan evinde, elinde ocağında ne varsa ikram etti. Kendi yaptığı şarabı, peyniri, yağı, meyvesi sebzesi yetmedi, sabah gitti dağdan ot topladı, keçi sağdı, krallar gibi ağırladı.




Adanın kuzeyinde bulunan Karavostamo köyü de sahili ve balıkçı kayıklarıyla görmeye değer. Doğusunda yer alan orman içerisinde, Aris ırmağının üzerinde değirmenler var. Bunlardan biri onarılmış ve sayfiye alanı gibi kullanılıyor. 

Karavostamo köyü
Değirmen, sayfiye alanı

Anlatılacak yerler, yaşanılan hikayeler bitmedi ama hem uzadıkça uzuyor hem de her şeyi blogda yazamıyoruz. Sağlık olsun.

28 Mayıs 2016 Cumartesi

Midilli Adası Yazıları - Toplu Eserler




Şu ana kadar blogda yazdığım Midilli Adası ile ilgili çeşitli konuları ele alan yazıları bir derleyeyim toparlayayım dedim. Her biri için açıklayıcı kısa notların olduğu yazılara verilen linklerden ulaşabilirsiniz.

Midilli Adası’nda uzo ve meze kültürü: Adından da anlaşılacağı üzere, keyif uğruna karaciğerini feda etmişlere hususi bir sevgiyle ithaf ettiğim bu yazı dizisinin birinci bölümünde uzo hakkında genel bilgiler yer alıyor. İkinci bölümünde ise uzonun doğumyeri Plomari köyünün uzoları tanıtılıyor. Serinin devamı gelecek. Maalesef, katılımcı gözlem metodunu uygulamaktan yazmaya pek fırsat olamıyor.


Midilli’nin geleneksel müziği ve dansları: Bu yazı dizisinin birinci bölümünde 19.yy’ın ikinci yarısından itibaren Midilli’nin geleneksel müziğinin tarihi ve kültürel arka planı bazı eserlerle birlikte anlatılıyor. İkinci bölümde ise farklı tarzlarda gelenesel müzikler ve danslara ait videolar ve haklarında bilgiler yer alıyor. Bu yazı dizisi de devam edecek.

Midilli Adası’na varan mültecilerle ilgili izlenimler: Burada ise önce Midilli Adası’nda yaşanan insanlık trajedisi hakkında Midilli’ye yeni varmış mültecilerle ilgili tanık olduklarımı anlatıyorum, sonra ise geçen yaz özellikle liman ve şehir merkezinde yaşanan kaotik durum hakkındaki gözlemlerimden bahsediyorum. AB - Türkiye anlaşması sonucunda adada sıkışıp kalan mültecilerin durumu hakkındaki yazı ise burada. 



Ressam Theofilos: Midilli'nin değişiği, meşhur ressam Theofilos hakkındaki yazıyı burada bulabilirsiniz.

Midillili Aziz Valentin: 14 Şubat’a özel Midillili Aziz Valentin yazısı. Ne alaka demeyin, okuyun göreceksiniz.



Özel ve güzel Midilli turları: Midilli Adası’nı gezmek görmek isterseniz, hele bir de standardın biraz dışına çıkalım derseniz, size rehberlik edebilirim. Bu yazıda kabaca nerelere gidilir, nerede kalınır ne yenir içilir,neler yapılır onlardan bahsediyorum.
Midilli Adası alternatif tatil turları: Midilli’de çok çeşitli tatil yapma imkanları mevcuttur. Kısaca farklı neler yapılabiliri buradan okuyabilirsiniz. Daha fazla bilgi için benimle iletişime geçebilirsiniz.

Midilli’de yelkenli tekne turları: Kaptan Yorgo ada etrafında günlük ya da haftalık yelkenli tekne turları yaptırıyor. Yine daha fazla bilgi için önce şu yazıyı okuyup sonra benimle iletişime geçebilirsiniz.


Ah Midilli vah Midilli: Bu yazılarda da 2007-2010 yılları arasındaki Midilli gezilerimi anlatıyorum. Birinci bölüm burada, devamı da şurada.

Emir Kipleri: Blogumuza aşina olanlar bilir. Emir kipleri Midilli Özel versiyonu.

Sokaktan: Midilli sokaklarından çeşitli grafiti ve sokak sanatı örnekleri.