19 Aralık 2016 Pazartesi

Midilli'nin Geleneksel Müziği ve Dansları - 3. Bölüm

Midilli Adası'nın geleneksel müziği ve danslarına kaldığımız yerden devam edelim. Dileyenler serinin 1. ve 2. bölümüne linkleri tıklayarak ulaşabilirler.

Aise Karsilamas (Kareklatos); Hareketli bir karşılamadır. Midilli'de Aidinikos yani Aydın havası ya da sonraları kareklatos yani sandalye havası olarak da bilinir. Midilli'deki turistlere yönelik 'greek night'ların olmazsa olmazlarındandır. Uzonun etkisiyle kendinden geçen bir Midillili, sandalyenin etrafında ve üstünde dans ederek maharetlerini sergiler. Bu aynı zamanda Trakya ve Karadeniz Rumları arasında da bilinen bir havaymış. Bir trakya karşılaması versiyonu olarak misal, buyurun. Bu eser Dede Efendi'nin köçekçelerinde ara nağme olarak da yer almış. Dede Efendi'nin Rumeli kökenli olduğunu ve halk müziğini de pek sevdiğini de ekleyelim.Tatyos Efendi'nin Selanik isimli eserinde de geçiyormuş ancak bu eseri bulamadım. Bunlardan başka, esas ilk kaydının ise 1910 yılında Kahire'de Ibrahim Sahalu's Takht isimli Yahudi bir kemancının Bulbul Al Afrah (Mutlu bülbül) ismiyle yapıldığını da 'Lesbos Aiolis' isimli derlemedeki kitapçıktan öğreniyoruz.


Fokiano Zeybekiko: Yani Foça zeybeği.Ağır bir zeybektir. Mübadele sonucu, özellikle Ege'deki Rumlar Midilli'ye göç etmek zorunda kalmıştır. Hatta Foça'ya yakın tarafta, Midilli'nin güneydoğusunda sadece Foça'dan gelen mübadillerin kurduğu bir köy de vardır. Video, Agiasos köyü tiyatrosunda yapılan eski bir gösteriden.

Aptalikos: Midilli'nin Aptalikos'u, İzmir Kordon Zeybeği çıkmasın mı?

Aivaliotikos: İsminden belli, Ayvalık zeybeği. Ağır ve gaza getiren, dinleyicinin iç haline göre 'yasuuuu', 'ohhh amannn', 'ellaaaa' niaları savurduğu bir zeybektir. Düğünde, nişanda, panayırda, eğlence de her yerde çalınır, Midilli'nin hit eserlerindendir. Son yıllarda ise özellikle turist etkinliklerinde, etrafı ateşle çevrilen dansçı Ayvaliotiko eşliğinde zeybeğini oynar.



Mesotopos Karşılaması: Midilli'nin en kendine has insanlarının ve dolayısıyla adetlerinin olduğu Mesotopos köyünden naklen bir karşılama.
Aziziye: Sultan Abdülaziz'in Hicaz Sirto'su da Midilli'de sevilmiş, çalınmış. Böylelikle anlıyoruz ki, Midilli'ye Anadolu'dan gelen şarkılar, türküler sadece halk türkülerinden ya da İzmir'in cafe aman tarzı denilen eserlerinden ibaret değil, aynı zamanda bir klasik türk müziği eseri de repertuvarda kendine yer bulmuş. Hem ayrıca, bu hicaz sirto demek zamanında çok popüler olmuş ki, ta Bozcaada'dan Kıbrıs'a dek bütün Ege adalarında çalınmış.
Midilli'nin geleneksel müziği ve dansları serimiz devam edecek.

1 Aralık 2016 Perşembe

Koşu Temalı Kitaplar: Son Bölüm

Yazımızın ilk bölümünü buradan okuyabilirsiniz.

Pazar akşamüstü. Murakami’nin Koşmasaydım Yazamazdım kitabını okuyorum. Orijinal ismi muhtemelen bu değildir*. Murakami, koşmaya 33 yaşında başladığından ve her yıl bir maratonda yarıştığından bahsediyor kitabında. Mezarına "yazar ve koşucu" yazılmasını vasiyet ediyor. Gaza geldim. Ben de 33 yaşındayım. Seneye maraton değilse bile yarı maratonu çıkarabilir miyim? Sadece haftasonu koşsam yeter mi acaba? Yetmez. Herifçioğlu haftanın altı günü, günde 10 km koşarak hazırlanıyormuş maratona. Hemen başlıyorum koşu planımı yapmaya. Ama düzgün spor ayakkabım yok. İstiklal'e çıkıyorum. Adidas ve Nike’a bakıyorum. Yeni sezon koşu ayakkabıları coşmuş. En az 300 tl istiyorlar. Kıyamıyorum paraya. Kuyruğumu kıstırıp eve dönüyorum. Kitapta Murakami, Mizuno marka ayakkabıdan bahsediyordu. Ebay’den araştırıyorum. İşte bu! 50 dolara bile şahane modeller var Amerika'da. Hemen sipariş veriyorum. Amerika’nın gözünü seveyim. 

 "Koşmaktan Söz Ettiğimde Sözünü Ettiklerim" şeklinde çevrilebilirmiş.


Mizuno

Peki şimdi nasıl koşacağım? Yıllar önce Dekatlon’dan aldığım markasız ayakkabım aklıma geliyor. Giyiniyorum. En kıymetli markalı ayakkabıdan bile daha cool oldu diye kendimi kandırıyorum. Eşimin akıllı telefonuna Runkeeper adlı programı yüklüyorum. Böylece tam tamına ne kadar koştuğumu öğrenebileceğim. Çukurcuma yokuşunda start veriyorum. Şu an için pek keyifliyim. Keşke hep yokuş aşağı koşsam. 


Markasız ayakkabılarım

Murakami'den sonra yıllar önce sahaftan aldığım Vahşi Koşu kitabını okuyayım bari. Filmini izlemiştim bunun. Orijinal adı Marathon Man. Hani Laurence Olivier'in Dustin Hoffman'a ayar verdiği film. Efsaneye göre Hoffman'ın bir sahnede aşırı bitkin görünmesi gerekiyormuş. Bu yüzden sırf yorgun görünmek için kilometrelerce koşmuş*. Hoffman'ın perişanlığını gören Olivier İngiliz küstahlığıyla “Neden rol yapmayı denemiyorsun? Bu çok daha kolay!” lafını yapıştırmiş. İngilizler bu  sallama hikayeyi "metod oyunculuğuna verilen ayar"  diye böbürlenerek anlatırlar. Onlara göre De Niro, Raging Bull'da 25 kilo alacağına, karnına yastık koysa çok daha mantıklı olurdu. 




Çukurcuma yokuşu bitiyor. Firuzağa Hamamı'ndan sola kıvrılıyorum. Boğazkesen caddesinin ortasında yavru bir kedi görüyorum. Pek çelimsiz. Unutmayayım da dönünce sosis vereyim buna.Tophane esnafı bakmıyor mu bu kedilere? Şimdiden Tophane yokuşunun sonuna geldim. 




Düşüncelere dalınca vakit hızlı geçiyor. Koşarken benim kadar düşünen var mıdır acaba? Halbuki Murakami, koşarken zihninin boşaldığını anlatıyordu kitabında "Koşarken gelen düşünceler, hafif esintiler gibidir. Zihni yalayıverir, geçer gider".Tramvay durağındayım. Sola mı sapsam sağa mı? Sol taraf Kabataş. Pek sıkıcı. Eminönü’ne doğru koşayım. Hem Pazar akşamı kalabalık da olmaz. 

Galata köprüsündeyim. Yanılmışım. Mahşer yeri burası. Zigzaglar çizerek koşuyorum. Balık tutanlar, turistler ve turist kızları kesen bitirim oğlanlar. Fotoğraf çektirenler. Beş saniye içerisinde beş fotoğraf çekme girişimini berbat ediyorum. Bu bir dünya rekoru! Yaya trafiği ilerlemeyince araba yoluna çıkıyorum. Orası daha berbat. Kahretsin! Kabataş’a doğru gitmeliydim. Güç bela Eminönü’ne varıyorum. Bundan sonrası biraz daha kolay diyecekken Perşembe Pazarı’nın ortalarına doğru tıkanıyorum. Murakami'nin 100 km lik ultra maratonu koştuğumu aklıma getiriyorum. Ultra maratondan sonra uzun süre koşmaktan soğumuş. Dile kolay maratonun iki buçuk katı. Koşmasaydım Yazamazdım, beni gaza getirse de çok akıcı bir kitap değildi. Bu okuduğum ikinci eseri ama henüz ısınamadım herifçioğluna. Üstelik olur olmaz yerlerde dinlediği şarkılardan bahsetmesi sinirime feci dokunuyor. Espirileri de fena halde yavan. 



"Eski Mephisto çalışanı" kitap kurdu dostum Fatih geçtiğimiz sene bana Japon edebiyatı seçkisi yapmıştı. Mişima'nın Denizi Yitiren Denizcisi, Tanizaki'nin Çılgın Bir İhtiyarın Güncesi aklımda kalanlar. Sonuncusu pek komik kitaptır. Siz de benim gibi Murakami'nin mizahını yavan bulursanız bu kitapla devam edin. Bana göre en ciddi sanat eserinde bile hafif mizah sosu olmalı. Mizahtan yoksun Coen filmi düşünün. Fargo'nın, FlaşTV başyapıtı Gerçek Kesit'ten ne farkı kalır? İşte yine düşüncelere dalıp ilave iki yüz metre daha koştum. Ama tam anlamıyla bittim. Ne de olsa 8-9 kilometre koşmuşumdur. Cebime koyduğum akıllı telefondan süreme bakıyorum. 3.88 kilometre. Üstelik koşu süresi 25 dakika. Skandal! Berbat bir derece!



Not: Vahşi Koşu (Marathon Man) kitabı Aziz Üstel'in yer yer argoya kayan** leziz, ama bir o kadar da yavşak çevirisiyle pek tatlı gelse de, içinde koşuyla ilgili çok az tema barındırıyor. Bu yüzden illa koşma temalı bir kitap arıyorsanız size şiddetle Jean Echenoz'un Koşmak adlı romanını tavsiye ediyorum. Yok efendim ben sadece koşu için gaza getirici bir şeyler arıyorum diyorsanız Murakami'nin Koşmasaydım Yazamazdım'ı sizin için biçilmiş kaftan.


*Kimileri bu hikayeyi kilometrelerce koşma yerine, üç gün hiç uyumamış diye aktarır.

**Misal, yukarıda iki kez kullandığım herifçioğlu kelimesi onun çevirilerinde çok geçer.