28 Eylül 2017 Perşembe

20.yy'ın başında Amerika'da Rebetiko Müziği - 3. Bölüm

20.yy'ın başında Amerika'da Rebetiko müziğini anlattığımız yazı dizisine tüm hızımızla devam ediyoruz, dermişim ama aylar oldu tık yoktu, nihayet geri dönebildik. Mevzunun arkaplanını anlattığım 1.bölüm, ve ilk kayıtları yapan müzisyen ve şarkıcıları anlattığım 2. bölümden sonra, bu bölümde de müzisyen ve şarkıcıları tanımaya devam edeceğiz.
Sizin için ortaya karışık bir Rum bir Yahudi ve bir Ermeni müzisyen hazırladım. Afiyet olsun.

Tarzına kurban Yannis Halkias nam-ı diğer Jack Gregory
Yannis Halkias 1898’de Yunanistan’da doğdu, ve 1909’da Amerika’ya göç ettikten sonra bir daha geri dönmedi. 1932’deki kaydı ‘minore tou teke’ yani ‘tekke minörü’ buzuki ile yapılan ilk kayıt olmasının yanı sıra hala daha en beğenilen rebetiko eserlerindendir.
Minore tou Teke (Tekke Minörü)

Buzuki öğrenmesini ve rebet ortamlarına girmesini babası istemese de amcası sayesinde mangasları ve onların dünyasını tanıma fırsatı buldu. Ancak bu sebeple de ömrü cepçilikle, ufak tefek hırsızlıklarla, karaborsacılık, avantacılıkla ve polisten savuşmakla geçti. 1940’larda FBI başlarına ekşiyince bu karlı işleri bırakmaya karar verdi ve ortağından ayrılarak bir kumar ve esrar tekkesi açtı. Mekanında, nargile hazırladı, yemekleri yaptı ve buzukisini çaldı. Aynı zamanda usta bir üçkağıtçı kumarbaz olduğundan, kumarını da eksik etmedi. Meşhur New York Polis Departmanı’ndan birilerine de basılmamak için rüşveti önden hazır etti. Bu sayede, New York’un göbeğinde kendi krallığını ilan etti. Yasalarla pek alakası olmayan Halkias, bir mangas gibi yaşayarak, kaldırdığı tonla parayı eşine, dostuna çevresine yedirdi. Helali hoş olsun.  
Buzukideki ustalığını gösterdiği eserlerinden Trikouverto

&

Madam Victoria Hazan
Sefarad Yahudi bir aileden gelen Victoria Hazan, 1896’da Manisa’nın Salihli ilçesinde doğdu. 1915 yılında önce İzmir’e, oradan da 1920’de New York’a göç etti. Genelde kanun, ud ve kemandan oluşan bir orkestrayla alaturka ya da kafe aman tarzında şarkılar söyledi.
Ladino dilinde Makber olur mu demeyin, oluyor!
Çok meraklısı olmadığından kayıt yapmaktan uzak durdu ancak sonra Metropolitan ve Kalliphon şirketleriyle Türkçe, Ladino ve Yunanca şarkılar söylediği bir kaç kayıt yaptı. Marko Melkon'la birlikte söyledikleri, Yunancası da olan Değirmenci yine sevdiğim eserlerdendir. 1995 yılında 100.yaşgününü göremeden vefat etti.




                                      &
Marko Melkon
1895 yılında doğan Markos Melkon Alemşaryan, İzmirli olduğundan Rumcasına güvenerek 18’inden sonra Atina’ya gidip tavernalarda çalmaya başladı. Ardından, 1921’de müzisyen arkadaşı Achilleas Poulos’la birlikte Amerika’ya gitti. 
Amerika’daki müzik hayatı gayet hızlı başladı. Otantik tarzından dolayı Yunan müzik ortamlarında kimse onun Yunan olmadığını anlamadı bile.  Kazandığı parayla da Türkiye’deki ailesini önce Atina’ya oradan da Amerika’ya aldırdı. 1928’de evlenmek için Yunanistan’a geri dönüp, bir hafta içinde, Selanik’te kendisi gibi bir İzmir Ermenisi olan Azad Karnugyan ile evlendi.

Önce bir müzik kayıt stüdyosu açtı, Amerika’da ekonomik bunalım yaşanınca kepenkleri indirip, New York’a, tavernalara geri döndü. İlk kaydı ‘oğlan oğlan’  müzik piyasalarını kasıp kavurdu.

Ermeni cemaatinin yazlık mekanları, New York’un Yunan ve Orta Doğulularının takıldığı tavernalar, Boston’u, Chicago’su derken göbek attırmadık kişi bırakmadı. Ermenice, Yunanca ve Türkçe söyleyebildiğinden repertuvarı da geniş, müdavimlerinin isimlerini, en çok hangi şarkıyı  sevdiklerini bildiğinden ortamın nabzina göre şekeri verip milleti hop hop oynatmayı gayet iyi bildi.
Yaklaşık ikiyüz kayıtta çaldı, elli altısında söyledi ve nihayetinde 1963 yılında kalp krizinden vefat etti.

Bu notlar Marko Melkon’un kızı Roza Hagopian-Mozian-Alemsharian’ın babasını anlattığı bir yazıdan kısaltılmıştır. Biraz arama yaparken bir de bu yazının Türkçe çevirisi olan ancak başlığın altında ‘Sevag Beşiktaşlıyan Marko Melkon’u yazdı’ diye belirtilen Agos’ta yayınlanmış bir yazıya rastladım. İlgilenenler için makalenin linki burada.


BONUS
Yazı dizisinde bahsi geçen ortamların havasını biraz olsun solumak için, New York'ta çekilmiş 1961 yapımı Dark Odyssey filmine bir göz atalım. Buradaki mekan, işte bu anlatılan müzisyenlerin bir çoğunun da çaldığı Port Said isimli gece kulübüdür.
  

21 Nisan 2017 Cuma

20.yy'ın başında Amerika'da Rebetiko Müziği - 2. Bölüm

Yazı dizimizin bu bölümünde Rebetikonun ilk kayıtlarını yapan Amerika'ya göç etmiş müzisyenleri biraz daha yakından tanıyacağız. Mevzunun arkaplanının anlatıldığı birinci bölüm için buraya tıklayın.
Amerika’daki rebetiko müziğinin ilk plak kayıtları, 20.yy’ın başında gelen Yunan göçmen müzisyenler tarafından yapıldı. Uyanık davranan RCA Victor ve Columbia plak şirketleri parsayı kaptı ve birçok plak bu şirketlerin etiketiyle çıktı. İlk önce, popüler olan ve o zamana kadar ağızdan ağıza aktarılan şarkılar kaydedildi. Bu eserler rebetikoyu öncelediğinden, rebetikonun kökenleri buralarda bulunabilir. Anadolu müziğinin, yunan ada müziğinin, trakya havalarının ve bizans kilise müziğinin etkileri bu ilk dönem kayıtlarda mevcuttur. 1920’lerden itibaren Atina’da da şarkılar kaydedilmeye başlanınca, bu sefer aynı eserler Amerika’da başka müzisyenler tarafından kaydedildi.
O dönemde bestelenen eserlere bakıldığında ise gurbet ve özlem önemli bir yer tutar. Şarkılar, esas amaçları çalışıp, para biriktirip memleketine geri dönmek isteyen, ama dönemeyen, fukaralık içinde boğuşan Yunan göçmenlerinin ruh halini anlatır. Diyelim ve lafı uzatmadan, bestecilere, şarkıcılara ve eserlerine bakalım.

Yorgos Katsaros (Theologitis):  Hakkın rahmetine ancak 109 yıl sonra kavuşabilen Yorgos Theologitis, İbrahim Erkal’ın kabarık saçlısı olduğundan, Amerika’da ‘katsaros’ (kıvırcık) diye çağrılır olmuş. Amorgos adasından olduğundan dolayı, ilk bölümde bahsedilen Florida sahiline, sünger avcısı hemşerileriyle birlikte gitmiş. Rebetiko müziğinin ilk dönem önemli bestecilerinden olan Katsaros, gitardaki hakimiyeti, ustalığı ve kendine has tavrı ile bilinirdi.
Yorgos Katsaros - Elliniki Apolafsis

Meksikalı dansçı Rita Rio’ya abayı yakınca, Hollywood ortamlarına girdi. Charlie Chaplin, Rodolfo Valentino, Rita Hayworth, Humphrey Bogart, Clark Gable, Al Pacino gibileriyle dostluklar edindi ve onların önünde çaldı. Klasik gitarın en büyük virtüözü Andres Segovia, Katsaros’a hayran kaldı, Konserlerinde her zaman Katsaros’a ön sıradan davetiyeyi hazır etti ve ömürlerinin sonuna dek dost kaldılar.
Yorgos Katsaros - Pote Mavra Pote Aspra

Bunlardan başka 1942 yılında Başkan Roosvelt tarafından saraya davet edildiği de söyenir. Dinine bağlı bir Yunan olarak yaşadı, dünyanın neresinde Yunan varsa Kanada’ya, Bombay’a, Kahire’ye, Şili’ye gitti, onlara konserler verdi. Çok hayırlı adammış ki, onun inisiyatifi ile sadece Chicago’da 25 kilise yapılmış.
Marika Papagika: Rebetikanın divalarından, 1890 Kos doğumlu Marika Papagika, özellikle izmir tarzı eserleri, yunan halk türküleri ve amane denilen gazelleri ile bilinir. Ailesi Mısır’a, İskenderiye’ye taşınınca, müzik kariyerine orada, Yunanlıların çoğunlukla takıldığı yerlerde başladı. 
Marika Papagika - Gel gel

1915 yılında bu sefer Amerika’ya göç ettiler. Orada çimbalo çalan Kostas (Gus) Papagiakas’la tanıştı, evlendiler ve Rebetiko müziğinin merkezi olacak Marika’s isimli cafe amanı 1925’te açtılar. Marika Papagika ve eşi Kostas kendi mekanlarında çaldılar söylediler ve birçok rebetiko müzisyenini ağırladılar. Marika’s, sadece Yunanlıların değil, Ermenilerin, Türklerin, Yahudilerin Suriyelilerin, Bulgarların, yani aslında Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopup gelen her milletten insanın takıldığı bir yerdi. Bunun üzerine Marika Papagika 1923 yılında, gelen herkese hitap eden, az çok kulaklarının aşina olduğu Türkçe şarkı ve türkülerden oluşan bir albüm kaydetmiştir.
Marika Papagika’nın ilk kayda alınan şarkısı Smyrneiko Minore (İzmir tarzı minör).

Marika Papagika o dönemde Madam Koula ile birlikte en tanınan, sevilen ve plakları satılan şarkıcılarıydılar. Birbirlerinin kaydettiği şarkıları tekrar seslendirmiş ve ortak da çalışmışlardır. Fakat, Atina’dan Roza Eskenazi ve Rita Abacı gibi iki büyük ses çıkınca, ağırlıklarını kaybetmişlerdir. 

Kostas Bezos: Rebetiko’nun en gizemli figürlerinden, müzisyen, şarkıcı, aktör, gazeteci ve karikatürist olan Bezos, A. Kostis ya da K. Kostis isimleriyle de anılır. Bezos’un şarkıları, melodisi, sözleri ve havasıyla adamı doğrudan Pire’nin arka mahallelerine, esrar tekkelerine,cepçinin, hapishane kaçkınının, itin, uğursuzun harman olduğu yerlere götürür.
Kostas Bezos - Toumbeleki toumbeleki
Halk şarkılarını ya da satirik şarkıları Hawai stiliyle çalıp söylemesiyle ise rebetiko repertuvarında eşi yoktur. 1931-1936 yılları arasında Ta Aspra Poulia (Beyaz Kuşlar) isimli grubuyla şarkılar kaydettiler.

Kostas Bezos ve Hawaii Orkestrası - Pame sti Honolulu

Amerika'da Rebetiko Müziği serisi devam edecek.

26 Mart 2017 Pazar

AB-Türkiye Anlaşması'nın birinci yılında Yunanistan'daki Mültecilerin Durumu

18 Mart 2016’da uygulanmaya başlanan AB-Türkiye anlaşmasının amacı yaşanan insanlık krizini sonlandırmak değil, mültecilerin AB’ye geçişini engellemekti. Bu açıdan bakıldığında anlaşma işe yaramış görünüyor. Zira anlaşmanın birinci yılının sonunda, Ege Denizi’nde kaçak geçişler büyük ölçüde azaldı, aynı sebepten ötürü ölüm vakalarının da azaldığı kabul edilebilir. Peki Yunan adalarında mahsur kalan bu insanlara ne oldu?
Moria kampı, Midilli foto:Salinia Stroux
Midilli’deki Moria ve Karatepe kamplarında mültecilere yardım amaçlı bir kurumda çalıştığımdan, yaşanan trajediye ve anlaşmanın insani açıdan yol açtığı sorunlara bire bir tanıklık ettim. Bu süre içerisinde, zaten tehlikeye açık insanların durumunun daha da vahimleştiğini söyleyebilirim. İltica ofislerinin yetersizliği, çevirmen ve avukat eksikliği, sistemin ağır işlemesi, sürekli değişmesi ve aynı zamanda insanları yıldırma amacı sebebiyle, adalardaki kamplarda mahsur kalan 13 bine yakın insan hakikaten çok kötü şartlarda hem de daha ne kadar kalacağını bilmeden yaşamak zorunda kaldı. Geçmişin eziyeti, şimdinin sefaleti ve geleceğin meçhuliyetinin, insanların fiziki ve ruhsal durumlarını nasıl etkilediğini, gördüklerim ve yaşadıklarımdan örnekler vererek anlatmaya çalışayım.
Uzun ve soğuk geçen kış mevsiminde yazlık çadırlarda kalan insanlar donma tehlikesiyle yüzyüze kaldı. Soğukların bastırdığı Ocak ayı içerisinde sadece bir haftada 4 kişi  donarak öldü. Aynı gün içerisinde kampta hem acilen doktora sevkedilen ve daha sonra hayatını yitiren bir insana hem de biraz ileride kendini direğe asıp intihara teşebbüs edene şahit oldum. Kampa ancak ölümlerin ardından ve önemli devlet adamı ya da ünlü birisi geleceği zaman çekidüzen verildi. Çadırlar kaldırıldı, onların yerine konteyner ya da soğuğa dayanıklı malzemeden yapılma prefabrik çadırlar konuldu.
foto: Forrest Crelin
‘Aman mülteci gelmesin’ diye Türkiye’ye sus payı para veren medeni Avrupa ile ‘atın bakayım bi sakal, yoksa açarım sınırı, mülteciler istila eder’ diye mafyavari tehdit eden Türkiye’nin siyasi çıkarları uyarınca hayatlarıyla oynadığı insanlar, aylarca zor hayat koşullarında, ne olacağını bilmeden ve çaresizlik içerisinde yaşadılar. Örneğin, mülteci kampına gelmeden önce sigara içmeyen bir Afgan, şimdi kolunu küllük niyetine kullanıp sigarayı kolunda söndürür oldu. Falçatayla kendini doğrayanlar, hap alıp intihar edenler, üç kuruşa fuhuş yapan kadınlar ve kız-erkek çocuklar, uzun bekleme sürelerinin ve geleceğin belirsizliğinin bir sonucu olarak ortaya çıktı.
Çadır içinde yemek yapmak ve ısınmak için kullanılan kamp tüpü patlayınca anneanne ve 6 yaşındaki torunu öldü, Moria, Midilli, greekreporter
İltica ofislerinde nelerin yaşandığı hakkında bilgimiz çok sınırlı, mülakatta sorular insanların kendi ülkelerinde yaşadıklarından çok, Türkiye ve Türkiye’yi neden terk ettikleriyle ilgili. Yani, amaç insanların Türkiye’ye geri dönmesi, yoksa kendi ülkesinde başına ne geldiğiyle ilgilenilmiyor. Geri dönen her kişi karşılığında ise Türkiye’de olan bir kişi iltica hakkı kazanacak. Anlaşmanın bir yılı içerisinde 916 kişi geri döndü. Türkiye’de ise yaklaşık 3 buçuk milyon mülteci bulunuyor. Avrupa’ya gideceklerin oranı binde bir bile değil. Yani Konya ne kadar İşçi Partisi’nin kalesiyse, AB’de o kadar mülteci alımında eliaçıktır.
Ayrıca iltica ofisindeki görevliler yeterli bilgi ve birikime sahip mi, hukuka uygun davranıyorlar mı gibi konularda kontrol edecek bir mekanizma yok. Mülakat tarihlerinin ‘şimdi git, sonra gel’ denilerek defalarca ertelenmesi insanlardaki umutsuzluğu artırıyor. Depresyon, kaygı ve psikoz vakaları esasen bundan kaynaklanıyor.  
sigara yanıkları
Kimsesiz Çocukların Durumu
Belki de en trajik durum ise kendilerine destek olacak ebeveyn ya da aile ferdi olmayan kimsesiz çocukların durumu. Ya aile ferdlerini kaybetmiş, ya ailesi tarafından terk edilmiş ya da gönderilmiş çocuklar kendi başlarına, savunmasız ve her türlü tehlike ve istismara açık olarak hayatlarını devam ettirmeye çalışıyorlar. Ergenliği henüz geçmiş çocukların büyük kısmı, kaçakçıların ya da diğer mültecilerin sözlerini dinleyerek, kampta fazla beklemeden, adadan ayrılıp Yunanistan anakarasına geçip yola devam etmek umudu ile kendilerini 18 yaş üstü olarak kaydettirdiler. Diğer yetişkinlerle birlikte çadırlarda ya da konteynerlarda kalan çocuklardan şiddete ve cinsel istismara maruz kalanlar oldu. Devlet tarafından korunabilmek için kendilerinin henüz 18 yaşının altında olduklarını ispatlamaları gerekti. Ancak iltica ofisi doğum belgelerini geçersiz saydı, pasaport ya da nüfus cüzdanı talep etti. Kongo, Nijerya gibi ülkelerde henüz 18 yaşına gelmemiş çocukların doğum belgesinden başka edinebilecekleri bir belge yok. Bu yüzden pasaport ya da nüfus cüzdanı sunamadıklarından kendilerini çocuk olarak kabul ettiremediler. Bir keresinde, 6 kişilik ailesinin tüm ferdlerini kaybeden bir Afgan çocuk, bana ‘evimiz ailemiz kalmadı ki, belge göndersinler’ diye durumunu anlattı.

AB’nin ve Türkiye’nin mülteciler konusundaki tavrına bakınca, insan kaçakçılarının problem çözme, koordinasyon ve liderlik yeteneği olan, inisiyatif alan takım çalışmasında uyumlu, devletine vergisini de rüşvet yoluyla ödeyen işadamları olarak kabul edilebileceğini düşünmeye başladım. Savaştan ya da ülkedeki süregiden şiddet olaylarından kaçan insanlar, durumu ondan birazcık daha iyi olan komşu ülkeye gidiyorlar. Bir Afgan için Pakistan ya da İran, ya da bir Suriyeli için genellikle Lübnan ya da Türkiye adres oluyor. Türkiye üç milyonu Suriyeli olmak üzere, yaklaşık 3.5 milyon insanı ağırlıyor. Lübnan’ın 6 milyonluk nüfusunun bir milyonu yine sığınmacılar. Bilgi, birikim, ekonomik kaynak, altyapı gibi bir çok konuda durumu daha iyi olan AB ülkeleri ise kelimenin tam anlamıyla üçün beşin hesabındalar. Bunun utanılacak bir vaziyet olduğu kanısındayım.

11 Mart 2017 Cumartesi

Elias Petropoulos - Rebetika: Yunan Yeraltı Dünyası Şarkıları Bölüm 8

8. Bölümde rebetiko şarkılarının konu ve içerikleri hakkında bilgiler yer alıyor. Yazar Petropoulos hakkındaki tanıtıcı yazıya, ve kitabın birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı ve yedinci bölümlerine linkleri tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Her ne kadar rebetiko şarkılarını yirmi kategoriye ayırmam açıklayıcı olsa da, bu şarkıların üzerine bir kaç laf daha etmem daha iyi olacaktır.


Esrarkeş Yanni

Gönül ilişkileri ve ayrılık üzerine yapılan şarkılar aşktan bahseder. Bize kadar gelen rebetika şarkılarının hemen hemen yarısı bu iki kategori içindedir. Diğer grup ise, yeraltı dünyası, esrar, hapishane, taverna ve kavgalarla ilgilidir. Keder, yakınma ve melankoli üzerine şarkılar protest olarak da adlandırılabilir, ancak rebetin protestosu sessizdir- belirsiz ve yönsüzdür. Rebetler asla toplumun kurumlarına saldırmak gibi bir maceraya girişmediler, onların saldırganlığı sadece polis üzerineydi.


Kostas Katsaros söylüyor, Verem oldum anne 

Yoksulluk ve iş üzerine şarkılar da birçok ortaklık gösterir. Buna karşın, işle ilgili çok az şarkı vardır. Hastalıkla ilgili şarkıların hepsinde zamanında binlercesini ölüme götüren bu musibet verem hastalığına atıf vardır. Bu yüzden veremle ilgili şarkılar sonrasında bizi Kharon ve Hades’le ilgili şarkılara götürür. Kharon’un ölüleri taşıyıp yeraltı dünyasına, Hades’e götürdüğü imgeler vardır. Çağdaş Yunanlılar, hristiyanlığın bütün  terbiyesine rağmen cennet veya cehennem konusunda bağnaz inançlı değillerdir. Ve halk türkülerinde, sadece Hades’e yer vardır.


Hades'deki beş Yunanlıyı anlatan Pende Ellines ston Adi şarkısı 

Belirgin biçimde bir çok şarkıda anne figürü yer alır, oysa şarkıların hiç birinde babaya yer yoktur. Psikanalitik klişelerden sakınacağım ve sadece rebetlerin anneye yönelik tek taraflı saplantının açıklamasını bilmediğimi söylemekle yetineceğim. Ne zaman ki şarkıcı bir şarkıda annesi ve sevgilisinden aynı anda bahsetse, öncelik kesinlikle hep annenindir. 


Ah mana mou!

Sıla şarkıları Yunan diasporasının geniş içeriğinden ortaya çıkan kederlerini anlatır.“Hayallerle ilgili ve egzotik şarkılarda tam manasıyla haremler, paşalar, hamamlar, odalıklar, Mısırlı deve kızlar, Tunuslu Araplar, Hintli prensler, İstanbul’un pazarları ve bunun gibilerin geçiti vardır. Bir şarkıda Monte Carlo’daki bir gazinonun açılışı, diğerinde ise (hiç sahil şeridi olmayan) Paraguay’daki bir plajdan bahsedilir.

Paraguay sahillerinde bekliyorum

Stellakis Perpiniadis Fas'tan bir prenses isterim diyor.

Ufak dertler üzerine şarkılar kişisel olaylardan bahseder (örneğin, birinin tespihini kaybetmesi üzerine). Gündelik hayat üzerine şarkılar bir çok küçük, mahalli olaylardan bahseder (örneğin, çocukların sokaktaki bir sarhoşa eziyet etmeleri). Diğerleri, Selanik, Pire gibi farklı farklı şehirleri över. Az sayıda şarkı da savaş ve askerlik üzerinedir. Son olarak, rebetlerin leventialarını (λεβεντιά, erkeksi özellikleri) öven bir çok şarkı da vardır.



Güzel Selanik

Şarkı sözleri, rebetikanın içeriğinin üç temel öğesinden sadece birisidir. Diğerleri ise, müzik ve danstır. Son yıllarda müzikle ilgili olarak çok sınırlı sayıda çalışma yapılageldi, ama onlar da çoğunlukla Atina’nın tanınmış milliyetçileri tarafından yazılmış yapay ve ırkçı eğilimli çalışmalardı. Rebetiko müziği hala Béla Bartók’unu bekliyor. Rebetiko müziğinin mısra düzenleriyle ilgili henüz daha tek bir çalışma dahi yapılmadı. Neyse ki, Stathis Gauntlett kendi kitabında [15] rebetiko şarkılarındaki ozanlıktan geniş ölçüde bahsetti. Bir diğer araştırmacı, Yunan asıllı Amerikalı Ted Petrides (1980’lerde vefat etti) rebetlerin temel dansları üzerine bize özlü bir eser bıraktı[16].


Stratos Pagioumtzis Seni doğuran anaya kurban 


Rebetiko şiirlerinin ölçüsü oldukça basitti. Bir çok şarkı geleneksel ikiye bölünmüş onbeş-heceli mısra düzenine göre yazıldı. Rebetiko şarkısının bir kıtası kafiyeli, onbeş heceli iki mısradan oluşur. Bu yüzden rebetiko şarkılarının beyit düzenleri hakkında pek bilgili olmayan araştırmacı ve gazeteciler,  şarkıları dört dize olarak görürler. Doğal olarak, farklı mısra düzenlerine sahip rebetiko şarkıları da vardı (sekiz heceli, oniki heceli vs.) ancak bunların hepsi kafiyeliydi. Kafiyesi olmayan sadece bir şarkı biliyorum, o da zaten bir sahte-rebetiko şarkısı.


Biri kafiye mi dedi?


Rebetiko şarkıları, halk türkülerinin biçimlerine, adaların aşk şarkılarının beyit düzenlerine, Yannina’nın mısra düzenlerine ve İzmir’in halk şarkılarına bir çok şey borçludur. Ondokuzuncu yüzyılın eski murmurikası daldan dala atlayan, bitmeyen dizelere sahip, hikayesiz ve nakaratsızdı (nakarat ancak İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa canzonetta·sı sayesinde rebetikoya girdi). Birbirinin ardı sıra rebetler tarafından kısık sesle söyleniyordu. Ne zaman rebetler esrar içmek için bir araya gelse, tekkelerde veya hapishanelerde söyleniyordu. Sessizce ve müziğin ezgisine kendilerini ayarlayarak herkes birer beyit söylerdi (her kim o sırada sözleri hatırlarsa). Bu yüzden, murmurika sıklıkla bir gerçeküstü tablo ya da yama izlenimi veriyordu. Diğer tarafta ise, meşhur bestekar-ozanların döneminin İzmir rebetikosunda anlatılan bir senaryo ve  hikaye vardı. Aynı zamanda, rebetiko üç veya dört dizeli, sıklıkla nakaratlı sabit bir şiirsel biçim aldı. Bunun sebebi ise, 78 rpm’lik kayıtların yaptığı devrimdi. Bu devrimle şarkıların süresi üç dakika yirmi saniye ile sınırlandırılıyor ve murmurikanın sınırsız uzunluğuna bir sınır konuluyordu.

Bu şarkı burada bitmez. Devamı gelecek...


15] Stathis Gauntlett, Rebetika. Carmina Graeciae Recentioris. A Contribution to the Definition of the Term  and Genre (Rebetika. Carmina Graeciae Recentioris: Kavramın ve Janrın Tanımına Katkı) ve   Rebetiko tragoudi through Detailed Analysis of its Verses and the Evolution of its Performance (Dizelerinin Ayrıntılı Analizi Yoluyla Rebetiko Şarkıları ve İcrasının Geçirdiği Evrim), Denise Harvey, Athens 1985. 
[16] Ted Petrides, Greek Dances: Thirteen Dances of Mainland Greece, the Islands and Crete (Yunan Dansları:Yunan Anakarası, Adalar ve Girit’in On Üç Dansı), Bosphorus Books, Atina, 1994.

4 Şubat 2017 Cumartesi

Istanbul Bağımsız Film Festivali

Yıllardır en büyük hobimdir film festivalleri öncesi festival kitapçığını kurcalamak. Fakat bu sene İf kataloğunun kapağına bakınca küçük bir şok yaşadım. Tüm film festivallerinin kalbi olan Beyoğlu'nda, tek bir salon bile yoktu. Uzun zamandır Beyoğlu'nun düşüşü ile ilgili sürekli tespitler havada uçuşuyor. Insanlar da bu tespitleri sosyal medyada paylaşıyor. Böylelikle yenilgi duygusu daha hareket etmeden içimize yerleşiyor. Ama bu kadar çabuk pes etmek, isminde bağımsız kelimesi geçen bir festivale hiç yakışmıyor. Hoş, bizler isminde adalet geçen bir partiden büyük adaletsizlikler gördük. Halkın partisi halktan en kopuk olanı değil miydi? Milliyetçi olanının ülkesini iki koltuga satmasını ise daha geçen ay şahit olduk. Biliyoruz Beyoğlu en iyi günlerini yaşamıyor. Fakat biliyoruz ki en fazla 40 sene önce pavyondan, genelevden geçilmeyen bir yerdi burası. IKSV burada film günleri düzenlediğinde darbeden yeni kafasını çıkarmış bir iki üniversiteli dolanıyordu caddede.




Beyoğlu hala dünya üzerinde en mutlu olduğum yer. Haftada bir gün uğramazsam midem kurtlanır, ellerim uyuşur, dilim şişer. Ben bir birey olarak son ana kadar buraya gelmeyi sürdüreceğim. Ama Beyoğlusuz Istanbul Bağımsız Film Festivali, ne İstanbul'dur; ne bağımsızdır; ne de festival. Umarım gelecek sene bu güzel mahalleden, -Kibar Feyzo'da Şener Şen'ın yaklaşan devrimden kaçtığı gibi- ayağınızı götünüze vura vura kaçmazsınız. Gösterim yapacak sinema bulamazsanız açık havada, çadırda, bir apartmanın en üstünde izleriz filmlerinizi. Yeter ki Beyoğlu'nda olsun. Terörden hiç korkmayın. Bir sinefil için ölecek en güzel yerdir sinema salonları.
Not: Bu arada kitapçığın kapağındaki duvara toslayan adam figürü galiba sizin bu seneki halinizi anlatıyor.
Not 2: Kataloğa bir daha baktım ve tüm salonların avmlerde ( üstelik hepsi Cinemaksimumlarda) olduğunu gördüm. Asansöre binmeden film izleyemeyecek miyiz yahu! Kahrolsun asansör festivalleri. Yaşasın düz ayak sinema salonları! 

22 Ocak 2017 Pazar

Kısa Kısa...




Üç Kral: Soldan sağa Portekiz tatlı şarabının üç incisi: Moscatel de Setubal, Porto, Madeira. 
Porto şarabı, bana göre tatlı şarap dünyasının Marlon Brando'su. Aynen usta oyuncu gibi kendi dalının en iyilerinden biri olduğu kabul ediliyor. Kimi yanları Brando gibi gereğinden fazla gösterişli ve çiğ. Ama ikisinin de performansı yıllandıkça artıyor ve gösterişli hali bir nebze törpüleniyor.
Madeira ise tatlı şarap dünyasının Klaus Kinski'si. Bu şarap, güneşte bekletilmek suretiyle bile bile bozuluyor. Ama bu bozuk tat, şaraba enfes bir karakter sağlıyor.Tıpkı Kinski'nin insanı rahatsız edecek türde abartı ama bir o kadar da etkileyici oyunculuğu gibi. Madeira'nın da Kinski gibi en zayıf yanı, aslında en güçlü yanı. Usta oyuncuyla muhteşem filmler çeken, hatta sevgi-nefret ilişkilerini Mein Liebster Feind(En Sevdiğim Düşmanım) adlı efsane belgeselle aktaran Werner Herzog, bir keresinde "Brando gibi aktörler, Kinski'ye kıyasla anaokulu çocuğu gibi kalıyor" demişti. İste madeira içtikten sonra porto şarabının bana hissettirdiği tam olarak bu oldu. 
Son şarabımız Muscatel de Setubal ise camianın tüm kıymeti bilinmeyen oyuncuları olabilir. Ben Gazzara, Ed Harris, James Coburn veya Gian Maria Volonte..

Lizbon'daki tadımda, Setubal üzümünün soyunun yetmişlerde neredeyse tükenmek üzere olduğunu söylemişlerdi. Şu anda kıymeti bilinse bile kesinlikle diğer iki tatlı kadar popüler değil. Gelecekte itibarının iade edileceğine şüphemiz yok.



Evde Bira:Küçükken Cemil isminden çok rahatsız olurdum. Üstelik Bizimkiler'in Baykuş Cemil karakteri ile aynı isme sahip olmak bir ergen için hiç de "cool" bir durum değildi. Yıllarca baykuşş, ayyaşş... gibi lakaplarla ismime eklenti yapanları yılmadan kovaladım. Kimini tehdit ettim, kimini duymazlıktan geldim. Üniversite yıllarında "Ayyaş Cemil" artık benim için renkli bir karakterdi. Adımın tınısını, antikalığını sevmeye başlamıştım ve Cemil diye çağırılmaktan zerre rahatsız olmuyordum. Bugün ise ismime iade-i itibar günü. Yıllarca saklanan, en iyi ihtimalle C. Okan şeklinde yazılan bu ismin ”yaşam boyu başarı ödülü” yeni biramızın etiketine kazılıyor...Üstelik içkimiz tıpkı Ayyaş Cemil ve benim gibi "esmer renkli"(stout)



Saramago Müzesinden: Saramago ve Marquez


Lizbon'a gitmeden okunması gerekenler: Saramago, "mırıldanan büyük bir sessizlik sadece" demiş Lizbon için. Kara Kitap'ta -bilhassa boğazın suları çekildiği zaman bölümünde- kendisinden çok etkilendiği belli olan Orhan Pamuk ise, Lizbon ve İstanbul'un ortak duygusunun hüzün olduğunu belirtmiş; yedi tepe, yokuş ve tramvay klişelerine düşmeden. Saramago'nun en çok etkilendiği yazarlardan Garcia Marquez ise "dünyanın en büyük köyü" olarak betimlemiş güzelim şehri, bu tarifin en çok İstanbul için kullanıldığından habersiz.
Lizbon'a gelecek hafta tekrar gidiyoruz, son dakikalara bir elin parmağı kadar Lizbon temalı roman sıkıştırarak. Ricardo Reis'in kaldığı Bragança Oteli'nden, Raimundo Silva'nın bir sokak köpeğinin peşin düştüğü Sao Crispim Merdivenine...Pereira'nın alkol dokunduğu için bol bol limonata tükettiği Cafe Orquieda'dan, Jorge'nin gizemli eczanesine tüm roman lokasyonları haritada işaretli... Heyecanlı mıyım? Heyecandan geberiyorum. Üstelik Pessoa'dan bahsetmedim bile..


Not: Yazılar cukurcumatimes instagram paylaşımlarından derlenmiştir.