22 Ocak 2017 Pazar

Kısa Kısa...




Üç Kral: Soldan sağa Portekiz tatlı şarabının üç incisi: Moscatel de Setubal, Porto, Madeira. 
Porto şarabı, bana göre tatlı şarap dünyasının Marlon Brando'su. Aynen usta oyuncu gibi kendi dalının en iyilerinden biri olduğu kabul ediliyor. Kimi yanları Brando gibi gereğinden fazla gösterişli ve çiğ. Ama ikisinin de performansı yıllandıkça artıyor ve gösterişli hali bir nebze törpüleniyor.
Madeira ise tatlı şarap dünyasının Klaus Kinski'si. Bu şarap, güneşte bekletilmek suretiyle bile bile bozuluyor. Ama bu bozuk tat, şaraba enfes bir karakter sağlıyor.Tıpkı Kinski'nin insanı rahatsız edecek türde abartı ama bir o kadar da etkileyici oyunculuğu gibi. Madeira'nın da Kinski gibi en zayıf yanı, aslında en güçlü yanı. Usta oyuncuyla muhteşem filmler çeken, hatta sevgi-nefret ilişkilerini Mein Liebster Feind(En Sevdiğim Düşmanım) adlı efsane belgeselle aktaran Werner Herzog, bir keresinde "Brando gibi aktörler, Kinski'ye kıyasla anaokulu çocuğu gibi kalıyor" demişti. İste madeira içtikten sonra porto şarabının bana hissettirdiği tam olarak bu oldu. 
Son şarabımız Muscatel de Setubal ise camianın tüm kıymeti bilinmeyen oyuncuları olabilir. Ben Gazzara, Ed Harris, James Coburn veya Gian Maria Volonte..

Lizbon'daki tadımda, Setubal üzümünün soyunun yetmişlerde neredeyse tükenmek üzere olduğunu söylemişlerdi. Şu anda kıymeti bilinse bile kesinlikle diğer iki tatlı kadar popüler değil. Gelecekte itibarının iade edileceğine şüphemiz yok.



Evde Bira:Küçükken Cemil isminden çok rahatsız olurdum. Üstelik Bizimkiler'in Baykuş Cemil karakteri ile aynı isme sahip olmak bir ergen için hiç de "cool" bir durum değildi. Yıllarca baykuşş, ayyaşş... gibi lakaplarla ismime eklenti yapanları yılmadan kovaladım. Kimini tehdit ettim, kimini duymazlıktan geldim. Üniversite yıllarında "Ayyaş Cemil" artık benim için renkli bir karakterdi. Adımın tınısını, antikalığını sevmeye başlamıştım ve Cemil diye çağırılmaktan zerre rahatsız olmuyordum. Bugün ise ismime iade-i itibar günü. Yıllarca saklanan, en iyi ihtimalle C. Okan şeklinde yazılan bu ismin ”yaşam boyu başarı ödülü” yeni biramızın etiketine kazılıyor...Üstelik içkimiz tıpkı Ayyaş Cemil ve benim gibi "esmer renkli"(stout)



Saramago Müzesinden: Saramago ve Marquez


Lizbon'a gitmeden okunması gerekenler: Saramago, "mırıldanan büyük bir sessizlik sadece" demiş Lizbon için. Kara Kitap'ta -bilhassa boğazın suları çekildiği zaman bölümünde- kendisinden çok etkilendiği belli olan Orhan Pamuk ise, Lizbon ve İstanbul'un ortak duygusunun hüzün olduğunu belirtmiş; yedi tepe, yokuş ve tramvay klişelerine düşmeden. Saramago'nun en çok etkilendiği yazarlardan Garcia Marquez ise "dünyanın en büyük köyü" olarak betimlemiş güzelim şehri, bu tarifin en çok İstanbul için kullanıldığından habersiz.
Lizbon'a gelecek hafta tekrar gidiyoruz, son dakikalara bir elin parmağı kadar Lizbon temalı roman sıkıştırarak. Ricardo Reis'in kaldığı Bragança Oteli'nden, Raimundo Silva'nın bir sokak köpeğinin peşin düştüğü Sao Crispim Merdivenine...Pereira'nın alkol dokunduğu için bol bol limonata tükettiği Cafe Orquieda'dan, Jorge'nin gizemli eczanesine tüm roman lokasyonları haritada işaretli... Heyecanlı mıyım? Heyecandan geberiyorum. Üstelik Pessoa'dan bahsetmedim bile..


Not: Yazılar cukurcumatimes instagram paylaşımlarından derlenmiştir.

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder