4 Şubat 2017 Cumartesi

Istanbul Bağımsız Film Festivali

Yıllardır en büyük hobimdir film festivalleri öncesi festival kitapçığını kurcalamak. Fakat bu sene İf kataloğunun kapağına bakınca küçük bir şok yaşadım. Tüm film festivallerinin kalbi olan Beyoğlu'nda, tek bir salon bile yoktu. Uzun zamandır Beyoğlu'nun düşüşü ile ilgili sürekli tespitler havada uçuşuyor. Insanlar da bu tespitleri sosyal medyada paylaşıyor. Böylelikle yenilgi duygusu daha hareket etmeden içimize yerleşiyor. Ama bu kadar çabuk pes etmek, isminde bağımsız kelimesi geçen bir festivale hiç yakışmıyor. Hoş, bizler isminde adalet geçen bir partiden büyük adaletsizlikler gördük. Halkın partisi halktan en kopuk olanı değil miydi? Milliyetçi olanının ülkesini iki koltuga satmasını ise daha geçen ay şahit olduk. Biliyoruz Beyoğlu en iyi günlerini yaşamıyor. Fakat biliyoruz ki en fazla 40 sene önce pavyondan, genelevden geçilmeyen bir yerdi burası. IKSV burada film günleri düzenlediğinde darbeden yeni kafasını çıkarmış bir iki üniversiteli dolanıyordu caddede.




Beyoğlu hala dünya üzerinde en mutlu olduğum yer. Haftada bir gün uğramazsam midem kurtlanır, ellerim uyuşur, dilim şişer. Ben bir birey olarak son ana kadar buraya gelmeyi sürdüreceğim. Ama Beyoğlusuz Istanbul Bağımsız Film Festivali, ne İstanbul'dur; ne bağımsızdır; ne de festival. Umarım gelecek sene bu güzel mahalleden, -Kibar Feyzo'da Şener Şen'ın yaklaşan devrimden kaçtığı gibi- ayağınızı götünüze vura vura kaçmazsınız. Gösterim yapacak sinema bulamazsanız açık havada, çadırda, bir apartmanın en üstünde izleriz filmlerinizi. Yeter ki Beyoğlu'nda olsun. Terörden hiç korkmayın. Bir sinefil için ölecek en güzel yerdir sinema salonları.
Not: Bu arada kitapçığın kapağındaki duvara toslayan adam figürü galiba sizin bu seneki halinizi anlatıyor.
Not 2: Kataloğa bir daha baktım ve tüm salonların avmlerde ( üstelik hepsi Cinemaksimumlarda) olduğunu gördüm. Asansöre binmeden film izleyemeyecek miyiz yahu! Kahrolsun asansör festivalleri. Yaşasın düz ayak sinema salonları! 

1 Şubat 2017 Çarşamba

Azarcı Esnaf

Geçen ay Emir Kipleri bölümümüzde(buradan bakabilirsiniz) İstanbul'un meşhur azarcı esnaflarından bahsetmiştik. Karşısındaki kibarlaştıkça zılgıtın dozunu artıran, müşterinin tahsil seviyesiyle doğru orantıda kabalaşan bu tip esnafın kökeninin Osmanlılara dayandığını düşünürdük. Heyhat yanılmışız! Yakın zamanda bitirdiğim Bizans'ın Damak Tadı kitabında geçen aşağıdaki komik hikayede, azarcı esnaf geleneğinin çok daha eskilere  dayandığın şahit oldum. Yazar, metni 12. yüzyılda Konstantinapolis günlük yaşamından önemli bilgiler sunan Prodomik Şiirler kitabından alıntılamış. Buyurunuz efendim:




Bir keresinde bu yolu aç susuz adımlarken kızarmış et kokusu burun deliklerime saldırdı, iç organlarımı harekete geçirdi, açlığımı yeniden kamçıladı. Kokuyu izledim ve kendimi kasap dükkanında buldum. Büyük bir şişte etle karşılaştım. Dükkancı kadının gönlünü okşayacak biçimde konuşmaya başladım:

"Efendim, hanımefendi, usta kasabın saygıdeğer karısı, bana sakatattan bir küçük parça, bir parçacık inek memesi, şişe geçirilmiş etten de koca bir dilim ver, şöyle kart tarafından, kemiğe yakın tarafından, yağsız tarafından..."

Güzel kadını gördüm, lezzetli eti gördüm; çabamın boşa çıkacağını, şeytanlıklarımın meyve vermeyeceğini bilmiyordum; onun haince niyetleri olduğunu bilmiyordum. Beni elimden tuttu, bana tabure getirdi, benim için sofra kurdu ve dedi ki,

"Otur efendi*, otur hukuk yalayıp yutmuş adam, otur koca feylesof..."

Benim için sofrayı kurdu, bana peşkiri verdi, dilimlenmiş etle dolu tabak koydu önüme. İlk lokmayı mideme indirdim, sonra ikincisini, sonra üçüncüsünü ve tam dördüncüyü kesmek üzere başımı eğiyordum ki, ansızın kafama bir parça bumbar fırlattı ve dedi ki:

"Ye bunu, mürekkep yalamış efendi, feylesoflar feylesofu, sakatat ve bağırsak savağı bekçisi! Bizim sıradan etimizi yiyeceğine, ne diye kendi mürekkebini içmiyorsun?"

*Yunanca autthentes, okumuş ya da meslek sahibi birine saygıyla hitap etme biçimidir.