26 Mart 2017 Pazar

AB-Türkiye Anlaşması'nın birinci yılında Yunanistan'daki Mültecilerin Durumu

18 Mart 2016’da uygulanmaya başlanan AB-Türkiye anlaşmasının amacı yaşanan insanlık krizini sonlandırmak değil, mültecilerin AB’ye geçişini engellemekti. Bu açıdan bakıldığında anlaşma işe yaramış görünüyor. Zira anlaşmanın birinci yılının sonunda, Ege Denizi’nde kaçak geçişler büyük ölçüde azaldı, aynı sebepten ötürü ölüm vakalarının da azaldığı kabul edilebilir. Peki Yunan adalarında mahsur kalan bu insanlara ne oldu?
Moria kampı, Midilli foto:Salinia Stroux
Midilli’deki Moria ve Karatepe kamplarında mültecilere yardım amaçlı bir kurumda çalıştığımdan, yaşanan trajediye ve anlaşmanın insani açıdan yol açtığı sorunlara bire bir tanıklık ettim. Bu süre içerisinde, zaten tehlikeye açık insanların durumunun daha da vahimleştiğini söyleyebilirim. İltica ofislerinin yetersizliği, çevirmen ve avukat eksikliği, sistemin ağır işlemesi, sürekli değişmesi ve aynı zamanda insanları yıldırma amacı sebebiyle, adalardaki kamplarda mahsur kalan 13 bine yakın insan hakikaten çok kötü şartlarda hem de daha ne kadar kalacağını bilmeden yaşamak zorunda kaldı. Geçmişin eziyeti, şimdinin sefaleti ve geleceğin meçhuliyetinin, insanların fiziki ve ruhsal durumlarını nasıl etkilediğini, gördüklerim ve yaşadıklarımdan örnekler vererek anlatmaya çalışayım.
Uzun ve soğuk geçen kış mevsiminde yazlık çadırlarda kalan insanlar donma tehlikesiyle yüzyüze kaldı. Soğukların bastırdığı Ocak ayı içerisinde sadece bir haftada 4 kişi  donarak öldü. Aynı gün içerisinde kampta hem acilen doktora sevkedilen ve daha sonra hayatını yitiren bir insana hem de biraz ileride kendini direğe asıp intihara teşebbüs edene şahit oldum. Kampa ancak ölümlerin ardından ve önemli devlet adamı ya da ünlü birisi geleceği zaman çekidüzen verildi. Çadırlar kaldırıldı, onların yerine konteyner ya da soğuğa dayanıklı malzemeden yapılma prefabrik çadırlar konuldu.
foto: Forrest Crelin
‘Aman mülteci gelmesin’ diye Türkiye’ye sus payı para veren medeni Avrupa ile ‘atın bakayım bi sakal, yoksa açarım sınırı, mülteciler istila eder’ diye mafyavari tehdit eden Türkiye’nin siyasi çıkarları uyarınca hayatlarıyla oynadığı insanlar, aylarca zor hayat koşullarında, ne olacağını bilmeden ve çaresizlik içerisinde yaşadılar. Örneğin, mülteci kampına gelmeden önce sigara içmeyen bir Afgan, şimdi kolunu küllük niyetine kullanıp sigarayı kolunda söndürür oldu. Falçatayla kendini doğrayanlar, hap alıp intihar edenler, üç kuruşa fuhuş yapan kadınlar ve kız-erkek çocuklar, uzun bekleme sürelerinin ve geleceğin belirsizliğinin bir sonucu olarak ortaya çıktı.
Çadır içinde yemek yapmak ve ısınmak için kullanılan kamp tüpü patlayınca anneanne ve 6 yaşındaki torunu öldü, Moria, Midilli, greekreporter
İltica ofislerinde nelerin yaşandığı hakkında bilgimiz çok sınırlı, mülakatta sorular insanların kendi ülkelerinde yaşadıklarından çok, Türkiye ve Türkiye’yi neden terk ettikleriyle ilgili. Yani, amaç insanların Türkiye’ye geri dönmesi, yoksa kendi ülkesinde başına ne geldiğiyle ilgilenilmiyor. Geri dönen her kişi karşılığında ise Türkiye’de olan bir kişi iltica hakkı kazanacak. Anlaşmanın bir yılı içerisinde 916 kişi geri döndü. Türkiye’de ise yaklaşık 3 buçuk milyon mülteci bulunuyor. Avrupa’ya gideceklerin oranı binde bir bile değil. Yani Konya ne kadar İşçi Partisi’nin kalesiyse, AB’de o kadar mülteci alımında eliaçıktır.
Ayrıca iltica ofisindeki görevliler yeterli bilgi ve birikime sahip mi, hukuka uygun davranıyorlar mı gibi konularda kontrol edecek bir mekanizma yok. Mülakat tarihlerinin ‘şimdi git, sonra gel’ denilerek defalarca ertelenmesi insanlardaki umutsuzluğu artırıyor. Depresyon, kaygı ve psikoz vakaları esasen bundan kaynaklanıyor.  
sigara yanıkları
Kimsesiz Çocukların Durumu
Belki de en trajik durum ise kendilerine destek olacak ebeveyn ya da aile ferdi olmayan kimsesiz çocukların durumu. Ya aile ferdlerini kaybetmiş, ya ailesi tarafından terk edilmiş ya da gönderilmiş çocuklar kendi başlarına, savunmasız ve her türlü tehlike ve istismara açık olarak hayatlarını devam ettirmeye çalışıyorlar. Ergenliği henüz geçmiş çocukların büyük kısmı, kaçakçıların ya da diğer mültecilerin sözlerini dinleyerek, kampta fazla beklemeden, adadan ayrılıp Yunanistan anakarasına geçip yola devam etmek umudu ile kendilerini 18 yaş üstü olarak kaydettirdiler. Diğer yetişkinlerle birlikte çadırlarda ya da konteynerlarda kalan çocuklardan şiddete ve cinsel istismara maruz kalanlar oldu. Devlet tarafından korunabilmek için kendilerinin henüz 18 yaşının altında olduklarını ispatlamaları gerekti. Ancak iltica ofisi doğum belgelerini geçersiz saydı, pasaport ya da nüfus cüzdanı talep etti. Kongo, Nijerya gibi ülkelerde henüz 18 yaşına gelmemiş çocukların doğum belgesinden başka edinebilecekleri bir belge yok. Bu yüzden pasaport ya da nüfus cüzdanı sunamadıklarından kendilerini çocuk olarak kabul ettiremediler. Bir keresinde, 6 kişilik ailesinin tüm ferdlerini kaybeden bir Afgan çocuk, bana ‘evimiz ailemiz kalmadı ki, belge göndersinler’ diye durumunu anlattı.

AB’nin ve Türkiye’nin mülteciler konusundaki tavrına bakınca, insan kaçakçılarının problem çözme, koordinasyon ve liderlik yeteneği olan, inisiyatif alan takım çalışmasında uyumlu, devletine vergisini de rüşvet yoluyla ödeyen işadamları olarak kabul edilebileceğini düşünmeye başladım. Savaştan ya da ülkedeki süregiden şiddet olaylarından kaçan insanlar, durumu ondan birazcık daha iyi olan komşu ülkeye gidiyorlar. Bir Afgan için Pakistan ya da İran, ya da bir Suriyeli için genellikle Lübnan ya da Türkiye adres oluyor. Türkiye üç milyonu Suriyeli olmak üzere, yaklaşık 3.5 milyon insanı ağırlıyor. Lübnan’ın 6 milyonluk nüfusunun bir milyonu yine sığınmacılar. Bilgi, birikim, ekonomik kaynak, altyapı gibi bir çok konuda durumu daha iyi olan AB ülkeleri ise kelimenin tam anlamıyla üçün beşin hesabındalar. Bunun utanılacak bir vaziyet olduğu kanısındayım.

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder