28 Eylül 2017 Perşembe

20.yy'ın başında Amerika'da Rebetiko Müziği - 3. Bölüm

20.yy'ın başında Amerika'da Rebetiko müziğini anlattığımız yazı dizisine tüm hızımızla devam ediyoruz, dermişim ama aylar oldu tık yoktu, nihayet geri dönebildik. Mevzunun arkaplanını anlattığım 1.bölüm, ve ilk kayıtları yapan müzisyen ve şarkıcıları anlattığım 2. bölümden sonra, bu bölümde de müzisyen ve şarkıcıları tanımaya devam edeceğiz.
Sizin için ortaya karışık bir Rum bir Yahudi ve bir Ermeni müzisyen hazırladım. Afiyet olsun.

Tarzına kurban Yannis Halkias nam-ı diğer Jack Gregory
Yannis Halkias 1898’de Yunanistan’da doğdu, ve 1909’da Amerika’ya göç ettikten sonra bir daha geri dönmedi. 1932’deki kaydı ‘minore tou teke’ yani ‘tekke minörü’ buzuki ile yapılan ilk kayıt olmasının yanı sıra hala daha en beğenilen rebetiko eserlerindendir.
Minore tou Teke (Tekke Minörü)

Buzuki öğrenmesini ve rebet ortamlarına girmesini babası istemese de amcası sayesinde mangasları ve onların dünyasını tanıma fırsatı buldu. Ancak bu sebeple de ömrü cepçilikle, ufak tefek hırsızlıklarla, karaborsacılık, avantacılıkla ve polisten savuşmakla geçti. 1940’larda FBI başlarına ekşiyince bu karlı işleri bırakmaya karar verdi ve ortağından ayrılarak bir kumar ve esrar tekkesi açtı. Mekanında, nargile hazırladı, yemekleri yaptı ve buzukisini çaldı. Aynı zamanda usta bir üçkağıtçı kumarbaz olduğundan, kumarını da eksik etmedi. Meşhur New York Polis Departmanı’ndan birilerine de basılmamak için rüşveti önden hazır etti. Bu sayede, New York’un göbeğinde kendi krallığını ilan etti. Yasalarla pek alakası olmayan Halkias, bir mangas gibi yaşayarak, kaldırdığı tonla parayı eşine, dostuna çevresine yedirdi. Helali hoş olsun.  
Buzukideki ustalığını gösterdiği eserlerinden Trikouverto

&

Madam Victoria Hazan
Sefarad Yahudi bir aileden gelen Victoria Hazan, 1896’da Manisa’nın Salihli ilçesinde doğdu. 1915 yılında önce İzmir’e, oradan da 1920’de New York’a göç etti. Genelde kanun, ud ve kemandan oluşan bir orkestrayla alaturka ya da kafe aman tarzında şarkılar söyledi.
Ladino dilinde Makber olur mu demeyin, oluyor!
Çok meraklısı olmadığından kayıt yapmaktan uzak durdu ancak sonra Metropolitan ve Kalliphon şirketleriyle Türkçe, Ladino ve Yunanca şarkılar söylediği bir kaç kayıt yaptı. Marko Melkon'la birlikte söyledikleri, Yunancası da olan Değirmenci yine sevdiğim eserlerdendir. 1995 yılında 100.yaşgününü göremeden vefat etti.




                                      &
Marko Melkon
1895 yılında doğan Markos Melkon Alemşaryan, İzmirli olduğundan Rumcasına güvenerek 18’inden sonra Atina’ya gidip tavernalarda çalmaya başladı. Ardından, 1921’de müzisyen arkadaşı Achilleas Poulos’la birlikte Amerika’ya gitti. 
Amerika’daki müzik hayatı gayet hızlı başladı. Otantik tarzından dolayı Yunan müzik ortamlarında kimse onun Yunan olmadığını anlamadı bile.  Kazandığı parayla da Türkiye’deki ailesini önce Atina’ya oradan da Amerika’ya aldırdı. 1928’de evlenmek için Yunanistan’a geri dönüp, bir hafta içinde, Selanik’te kendisi gibi bir İzmir Ermenisi olan Azad Karnugyan ile evlendi.

Önce bir müzik kayıt stüdyosu açtı, Amerika’da ekonomik bunalım yaşanınca kepenkleri indirip, New York’a, tavernalara geri döndü. İlk kaydı ‘oğlan oğlan’  müzik piyasalarını kasıp kavurdu.

Ermeni cemaatinin yazlık mekanları, New York’un Yunan ve Orta Doğulularının takıldığı tavernalar, Boston’u, Chicago’su derken göbek attırmadık kişi bırakmadı. Ermenice, Yunanca ve Türkçe söyleyebildiğinden repertuvarı da geniş, müdavimlerinin isimlerini, en çok hangi şarkıyı  sevdiklerini bildiğinden ortamın nabzina göre şekeri verip milleti hop hop oynatmayı gayet iyi bildi.
Yaklaşık ikiyüz kayıtta çaldı, elli altısında söyledi ve nihayetinde 1963 yılında kalp krizinden vefat etti.

Bu notlar Marko Melkon’un kızı Roza Hagopian-Mozian-Alemsharian’ın babasını anlattığı bir yazıdan kısaltılmıştır. Biraz arama yaparken bir de bu yazının Türkçe çevirisi olan ancak başlığın altında ‘Sevag Beşiktaşlıyan Marko Melkon’u yazdı’ diye belirtilen Agos’ta yayınlanmış bir yazıya rastladım. İlgilenenler için makalenin linki burada.


BONUS
Yazı dizisinde bahsi geçen ortamların havasını biraz olsun solumak için, New York'ta çekilmiş 1961 yapımı Dark Odyssey filmine bir göz atalım. Buradaki mekan, işte bu anlatılan müzisyenlerin bir çoğunun da çaldığı Port Said isimli gece kulübüdür.
  

23 Temmuz 2017 Pazar

Emir Kipleri

Pişir: Parmesanlı Patlıcan (Melanzane Alla Parmigiana)- Yaklaşık bir yıldır bloğa doğru düzgün bir yazı yazamadım. Memlekette bombalar patlarken şunu yedim, bunu içtim tarzı yazılar karalamaktan utandım. Tam laptopu elime alıp bir şeyler karalayayım derken darbe girişimi ile ülke sarsıldı. Fakat bu sefer ölmek var dönmek yok diyerek blog klasiğimiz Emir Kipleri ile sahalara dönüyorum. Bir yıl süresince bloğumuzu sahipsiz bırakmayan, Çukurcumatimes'ın tek Galatasaraylısı ve tek Balıkesirli olmayanı Gurbet Kuşu'na  teşekkürlerimi sunarım.


İlk defa Elvan Uysal Bottoni'nin şahane kitabı Mammai Mia- İtalyan Mutfağı Hakkında Çok Şey'de gördüm bu yemeğin tarifini. Daha önce hiç yememiş olmama rağmen tarifinin hayalini kurarak tadını yaklaşık olarak kafamda canlandırdım. Ve muazzam bir yemek olabileceğini tahmin ederek tarifin olduğu sayfayı kıvırdım (hala kitap ayıracı kullanmayı adet edinemedim. Kitap sayfalarını kıvırmaya bayılırım). Size uzun uzun tarifi anlatarak kafanızı şişirmeyeceğim çünkü Elvan Uysal kitabında gayet güzel ve eğlenceli anlatmış. Buyurunuz fotoğrafı.




İşin püf noktaları üzerinde duralım. En önemlisi "patlıcanları ağlatmakta". Patlıcanların üzerine ağırlık koyup  sıvısını akıtarak acılığını almış oluyoruz. Ayrıca kızartırken daha az yağ çekiyor. İkinci püf nokta peynir ve sosun oranında. Ne peynir gereğinden fazla olmalı ne de sos. Ayarını tutturamazsanız esnaf lokantalarındaki beşamel soslu patlıcan yemeklerinden pek farkı kalmıyor. Yanına içecek olarak domates sos ve patlıcanın varlığı dikkate alınarak kırmızı şarabı öneriyorlar. Afiyet olsun.


Not: Elvan Uysal Bottoni, Roma'da yaşayan bir türk. Kitaplarının dışında, çiğvepişmiş isimli yemek üzerine bloğu da var. Dili pek eğlenceli. Tavsiye ederiz.

Ye: Parmesanlı patlıcan. Elvan Uysal'ın kitabını okur okumaz yemeği yapma fırsatım olmadı. Bu yüzden parmesanlı patlıcanı ilk defa Bolonya seyahatimde yiyebildim. Bolonya, İtalya'nın Antep'i. Tortellini, tagliatelle, mortadella ve bolonyez sosun anavatanı. Ayrıca başkenti olduğu Emilya Romanya bölgesi; parmesan, balzamik sirke, culatello, lambrusco gibi birçok dünya çapında malzemeye ev sahipliği yapıyor. Bolonya lezzet turu isimli yazıda anlatacağım için çok detaya girmiyorum. Şehrin merkezinde Osteria Bottega isimli restoran şahane ev yapımı makarnaların dışında muhteşem parmesanlı patlıcan yapıyor. Fakat buradaki tarif yine Emilya  Romanya bölgesinin uluslararası gururlarından lazanyaya bir hayli benziyor. Patlıcanlar, diğer yediğim yerlere nazaran daha kuru, hatta çıtır çıtır. Lazanya hamuru ebatlarında kesilmiş. Zaten parmesanlı patlıcan yapılış olarak lazanyaya çok benziyor. Patlıcan yerine hamuru, lazanya sosu yerine domates sosunu koyun.

Osteria Bottega-Bolonya

Bolonya'dan Roma'ya gidene kadar aradaki birçok şehirde defalarca parmesanlı patlıcan yedim fakat hiçbiri  beni Roma'daki Trapizzino kadar etkilemedi. Trapizzino, üçgen sandviç "tramezzino" ve "pizza" kelimesinin karışımından doğan, yenilikçi bir sokak yemeği dükkanı. Üçgen şekilde kesilmiş Roma'nın pek lezzetli pizza biancasını, salsa verdeli dana dili, domates soslu işkembe gibi Testaccio mahallesinin tipik sakatatlari ile doldurabilirsiniz. Fakat buraya uğrarsanız ilk siparişiniz sakatattan ziyade parmesanlı patlıcan olmalı. Patlıcanlar Bolonya'daki gibi kıtır kıtır değil. Yumuşak ve sulu. Ama güzel bir sandviçin birinci kuralı malzemesinin sulu olması değil midir? 

Trapizzini

Oku:Roma'ya gideceklerin okuması gereken üç kitap. Aslında bu listeye Goethe'nin İtalya Seyahati'ni de ekleyebilirsiniz fakat yazarın bir hayli kişisel seyahatnamesi bazen fena halde can sıkıcı olabiliyor.

Katie Parla, Roma'da yaşayan bir Amerikalı blog yazarı. Bloğunun adı katieparla.com ve uzmanlık alanı yemek. Tasting Rome, şehire yemek için gideceklerin muhakkak alması gereken bir kitap. Ne nerede yenirle birlikte, klasik Roma yemekleri tarifleri, şehirde adam gibi yemek yemenin püf noktaları gibi hayat kurtaran içeriğe sahip.

Roma, Paris ile birlikte kıta Avrupa'sının  sinema başkenti. De Sica'nın Yeni Gerçekçi sokaklarından, Fellini'nin gerçeküstü mekanlarına ev sahibi yapmış bir şehir. Bir şehiri zevk alarak keşfetmenin bir diğer yolu da film mekanlarının peşine düşmek. Hepimiz La Dolce Vita'nın Trevi çeşmesinde çekildiğini biliyoruz. Fakat, Cabiria Geceleri'ndeki Giulietta ve diğer fahişelerin buluşma yerini, Sekizbuçuk'un final sahnesini, Bisiklet Hırsızları, Roma Tatili ve birçok filmin lokasyonunu keşfederek şehiri gezebilirsiniz.
Not: Bu arada gezdiğimiz şehirlerin film sahnelerini canlandırdığımız film_locations adlı instagram hesabına fotolarınızla destek olabilirsiniz.


Son Roma kitabınızın adı Ben, Claudius. Yazar Robert Graves bu kitapta, Augustus ve Tiberius dönemlerini Roma'nın dördüncü imparatoru Claudius tarafından yazılmış gibi anlatır. Yazar gerçek olayları roman kurgusuyla kaynaştırırken, yapıtının tarihsel gerçeklerle  uyumlu olmasına özen göstermiş. Bu kitabı okuyup antik Roma harabelerini, Capitoline müzesini, Appia yolunu gezmek alacağınız zevki ikiye katlıyor.

Kokla: Le Nez Du Vin, şarap uzmanı Jean Lenoir'in çıkardığı bir şarap kokuları seti. Setler, kırmızı şarap, beyaz şarap, şarap hataları gibi gruplara ayırılmış. Mesela şarap hataları setinde sülfür, uhu, çürük yumurta, çürük elma ve küf gibi kokular mevcut. Set, bu kokuları ayırt ederek hatalı şarabın nasıl olabileceğini daha rahat bulabilmemizi sağlıyor.  Le Nez Du Vin'i almak için şarap sever olmaya gerek yok. Eğer evinize misafir gelmişse ve TV yi zaplamaktan başka eğlenceli seçeneğiniz kalmamışsa çıkarın koku ekipmanınızı. Puanlama usulü "bu ne kokusu?" oynayın. Üstelik Gizli Hedef'ten daha çok eğlenip, hiç kavga etmiyorsunuz.

Uyarı: Koku seti Türkiye'de gümrüğe takılıyor. Bu yüzden ben yurtdışında yaşayan ablamın evine sipariş verdim. İkinci uyarı ise bu setin ne işe yaradığını 50 yaş üzerindeki insanlara anlatmaya çalışmayın. Anlamıyorlar. Annem setin üstündeki fiyatı görüp "peki bunca parayı ne için verdin?" diye sordu. Ben de "anneciğim bu set sayesinde kokuları ayırt etmeyi öğreniyorum" dedim.
Annem de, "kokuları ayırt edince n'oluyor?" sorusuyla beni nakavt etti.



21 Nisan 2017 Cuma

20.yy'ın başında Amerika'da Rebetiko Müziği - 2. Bölüm

Yazı dizimizin bu bölümünde Rebetikonun ilk kayıtlarını yapan Amerika'ya göç etmiş müzisyenleri biraz daha yakından tanıyacağız. Mevzunun arkaplanının anlatıldığı birinci bölüm için buraya tıklayın.
Amerika’daki rebetiko müziğinin ilk plak kayıtları, 20.yy’ın başında gelen Yunan göçmen müzisyenler tarafından yapıldı. Uyanık davranan RCA Victor ve Columbia plak şirketleri parsayı kaptı ve birçok plak bu şirketlerin etiketiyle çıktı. İlk önce, popüler olan ve o zamana kadar ağızdan ağıza aktarılan şarkılar kaydedildi. Bu eserler rebetikoyu öncelediğinden, rebetikonun kökenleri buralarda bulunabilir. Anadolu müziğinin, yunan ada müziğinin, trakya havalarının ve bizans kilise müziğinin etkileri bu ilk dönem kayıtlarda mevcuttur. 1920’lerden itibaren Atina’da da şarkılar kaydedilmeye başlanınca, bu sefer aynı eserler Amerika’da başka müzisyenler tarafından kaydedildi.
O dönemde bestelenen eserlere bakıldığında ise gurbet ve özlem önemli bir yer tutar. Şarkılar, esas amaçları çalışıp, para biriktirip memleketine geri dönmek isteyen, ama dönemeyen, fukaralık içinde boğuşan Yunan göçmenlerinin ruh halini anlatır. Diyelim ve lafı uzatmadan, bestecilere, şarkıcılara ve eserlerine bakalım.

Yorgos Katsaros (Theologitis):  Hakkın rahmetine ancak 109 yıl sonra kavuşabilen Yorgos Theologitis, İbrahim Erkal’ın kabarık saçlısı olduğundan, Amerika’da ‘katsaros’ (kıvırcık) diye çağrılır olmuş. Amorgos adasından olduğundan dolayı, ilk bölümde bahsedilen Florida sahiline, sünger avcısı hemşerileriyle birlikte gitmiş. Rebetiko müziğinin ilk dönem önemli bestecilerinden olan Katsaros, gitardaki hakimiyeti, ustalığı ve kendine has tavrı ile bilinirdi.
Yorgos Katsaros - Elliniki Apolafsis

Meksikalı dansçı Rita Rio’ya abayı yakınca, Hollywood ortamlarına girdi. Charlie Chaplin, Rodolfo Valentino, Rita Hayworth, Humphrey Bogart, Clark Gable, Al Pacino gibileriyle dostluklar edindi ve onların önünde çaldı. Klasik gitarın en büyük virtüözü Andres Segovia, Katsaros’a hayran kaldı, Konserlerinde her zaman Katsaros’a ön sıradan davetiyeyi hazır etti ve ömürlerinin sonuna dek dost kaldılar.
Yorgos Katsaros - Pote Mavra Pote Aspra

Bunlardan başka 1942 yılında Başkan Roosvelt tarafından saraya davet edildiği de söyenir. Dinine bağlı bir Yunan olarak yaşadı, dünyanın neresinde Yunan varsa Kanada’ya, Bombay’a, Kahire’ye, Şili’ye gitti, onlara konserler verdi. Çok hayırlı adammış ki, onun inisiyatifi ile sadece Chicago’da 25 kilise yapılmış.
Marika Papagika: Rebetikanın divalarından, 1890 Kos doğumlu Marika Papagika, özellikle izmir tarzı eserleri, yunan halk türküleri ve amane denilen gazelleri ile bilinir. Ailesi Mısır’a, İskenderiye’ye taşınınca, müzik kariyerine orada, Yunanlıların çoğunlukla takıldığı yerlerde başladı. 
Marika Papagika - Gel gel

1915 yılında bu sefer Amerika’ya göç ettiler. Orada çimbalo çalan Kostas (Gus) Papagiakas’la tanıştı, evlendiler ve Rebetiko müziğinin merkezi olacak Marika’s isimli cafe amanı 1925’te açtılar. Marika Papagika ve eşi Kostas kendi mekanlarında çaldılar söylediler ve birçok rebetiko müzisyenini ağırladılar. Marika’s, sadece Yunanlıların değil, Ermenilerin, Türklerin, Yahudilerin Suriyelilerin, Bulgarların, yani aslında Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopup gelen her milletten insanın takıldığı bir yerdi. Bunun üzerine Marika Papagika 1923 yılında, gelen herkese hitap eden, az çok kulaklarının aşina olduğu Türkçe şarkı ve türkülerden oluşan bir albüm kaydetmiştir.
Marika Papagika’nın ilk kayda alınan şarkısı Smyrneiko Minore (İzmir tarzı minör).

Marika Papagika o dönemde Madam Koula ile birlikte en tanınan, sevilen ve plakları satılan şarkıcılarıydılar. Birbirlerinin kaydettiği şarkıları tekrar seslendirmiş ve ortak da çalışmışlardır. Fakat, Atina’dan Roza Eskenazi ve Rita Abacı gibi iki büyük ses çıkınca, ağırlıklarını kaybetmişlerdir. 

Kostas Bezos: Rebetiko’nun en gizemli figürlerinden, müzisyen, şarkıcı, aktör, gazeteci ve karikatürist olan Bezos, A. Kostis ya da K. Kostis isimleriyle de anılır. Bezos’un şarkıları, melodisi, sözleri ve havasıyla adamı doğrudan Pire’nin arka mahallelerine, esrar tekkelerine,cepçinin, hapishane kaçkınının, itin, uğursuzun harman olduğu yerlere götürür.
Kostas Bezos - Toumbeleki toumbeleki
Halk şarkılarını ya da satirik şarkıları Hawai stiliyle çalıp söylemesiyle ise rebetiko repertuvarında eşi yoktur. 1931-1936 yılları arasında Ta Aspra Poulia (Beyaz Kuşlar) isimli grubuyla şarkılar kaydettiler.

Kostas Bezos ve Hawaii Orkestrası - Pame sti Honolulu

Amerika'da Rebetiko Müziği serisi devam edecek.

26 Mart 2017 Pazar

AB-Türkiye Anlaşması'nın birinci yılında Yunanistan'daki Mültecilerin Durumu

18 Mart 2016’da uygulanmaya başlanan AB-Türkiye anlaşmasının amacı yaşanan insanlık krizini sonlandırmak değil, mültecilerin AB’ye geçişini engellemekti. Bu açıdan bakıldığında anlaşma işe yaramış görünüyor. Zira anlaşmanın birinci yılının sonunda, Ege Denizi’nde kaçak geçişler büyük ölçüde azaldı, aynı sebepten ötürü ölüm vakalarının da azaldığı kabul edilebilir. Peki Yunan adalarında mahsur kalan bu insanlara ne oldu?
Moria kampı, Midilli foto:Salinia Stroux
Midilli’deki Moria ve Karatepe kamplarında mültecilere yardım amaçlı bir kurumda çalıştığımdan, yaşanan trajediye ve anlaşmanın insani açıdan yol açtığı sorunlara bire bir tanıklık ettim. Bu süre içerisinde, zaten tehlikeye açık insanların durumunun daha da vahimleştiğini söyleyebilirim. İltica ofislerinin yetersizliği, çevirmen ve avukat eksikliği, sistemin ağır işlemesi, sürekli değişmesi ve aynı zamanda insanları yıldırma amacı sebebiyle, adalardaki kamplarda mahsur kalan 13 bine yakın insan hakikaten çok kötü şartlarda hem de daha ne kadar kalacağını bilmeden yaşamak zorunda kaldı. Geçmişin eziyeti, şimdinin sefaleti ve geleceğin meçhuliyetinin, insanların fiziki ve ruhsal durumlarını nasıl etkilediğini, gördüklerim ve yaşadıklarımdan örnekler vererek anlatmaya çalışayım.
Uzun ve soğuk geçen kış mevsiminde yazlık çadırlarda kalan insanlar donma tehlikesiyle yüzyüze kaldı. Soğukların bastırdığı Ocak ayı içerisinde sadece bir haftada 4 kişi  donarak öldü. Aynı gün içerisinde kampta hem acilen doktora sevkedilen ve daha sonra hayatını yitiren bir insana hem de biraz ileride kendini direğe asıp intihara teşebbüs edene şahit oldum. Kampa ancak ölümlerin ardından ve önemli devlet adamı ya da ünlü birisi geleceği zaman çekidüzen verildi. Çadırlar kaldırıldı, onların yerine konteyner ya da soğuğa dayanıklı malzemeden yapılma prefabrik çadırlar konuldu.
foto: Forrest Crelin
‘Aman mülteci gelmesin’ diye Türkiye’ye sus payı para veren medeni Avrupa ile ‘atın bakayım bi sakal, yoksa açarım sınırı, mülteciler istila eder’ diye mafyavari tehdit eden Türkiye’nin siyasi çıkarları uyarınca hayatlarıyla oynadığı insanlar, aylarca zor hayat koşullarında, ne olacağını bilmeden ve çaresizlik içerisinde yaşadılar. Örneğin, mülteci kampına gelmeden önce sigara içmeyen bir Afgan, şimdi kolunu küllük niyetine kullanıp sigarayı kolunda söndürür oldu. Falçatayla kendini doğrayanlar, hap alıp intihar edenler, üç kuruşa fuhuş yapan kadınlar ve kız-erkek çocuklar, uzun bekleme sürelerinin ve geleceğin belirsizliğinin bir sonucu olarak ortaya çıktı.
Çadır içinde yemek yapmak ve ısınmak için kullanılan kamp tüpü patlayınca anneanne ve 6 yaşındaki torunu öldü, Moria, Midilli, greekreporter
İltica ofislerinde nelerin yaşandığı hakkında bilgimiz çok sınırlı, mülakatta sorular insanların kendi ülkelerinde yaşadıklarından çok, Türkiye ve Türkiye’yi neden terk ettikleriyle ilgili. Yani, amaç insanların Türkiye’ye geri dönmesi, yoksa kendi ülkesinde başına ne geldiğiyle ilgilenilmiyor. Geri dönen her kişi karşılığında ise Türkiye’de olan bir kişi iltica hakkı kazanacak. Anlaşmanın bir yılı içerisinde 916 kişi geri döndü. Türkiye’de ise yaklaşık 3 buçuk milyon mülteci bulunuyor. Avrupa’ya gideceklerin oranı binde bir bile değil. Yani Konya ne kadar İşçi Partisi’nin kalesiyse, AB’de o kadar mülteci alımında eliaçıktır.
Ayrıca iltica ofisindeki görevliler yeterli bilgi ve birikime sahip mi, hukuka uygun davranıyorlar mı gibi konularda kontrol edecek bir mekanizma yok. Mülakat tarihlerinin ‘şimdi git, sonra gel’ denilerek defalarca ertelenmesi insanlardaki umutsuzluğu artırıyor. Depresyon, kaygı ve psikoz vakaları esasen bundan kaynaklanıyor.  
sigara yanıkları
Kimsesiz Çocukların Durumu
Belki de en trajik durum ise kendilerine destek olacak ebeveyn ya da aile ferdi olmayan kimsesiz çocukların durumu. Ya aile ferdlerini kaybetmiş, ya ailesi tarafından terk edilmiş ya da gönderilmiş çocuklar kendi başlarına, savunmasız ve her türlü tehlike ve istismara açık olarak hayatlarını devam ettirmeye çalışıyorlar. Ergenliği henüz geçmiş çocukların büyük kısmı, kaçakçıların ya da diğer mültecilerin sözlerini dinleyerek, kampta fazla beklemeden, adadan ayrılıp Yunanistan anakarasına geçip yola devam etmek umudu ile kendilerini 18 yaş üstü olarak kaydettirdiler. Diğer yetişkinlerle birlikte çadırlarda ya da konteynerlarda kalan çocuklardan şiddete ve cinsel istismara maruz kalanlar oldu. Devlet tarafından korunabilmek için kendilerinin henüz 18 yaşının altında olduklarını ispatlamaları gerekti. Ancak iltica ofisi doğum belgelerini geçersiz saydı, pasaport ya da nüfus cüzdanı talep etti. Kongo, Nijerya gibi ülkelerde henüz 18 yaşına gelmemiş çocukların doğum belgesinden başka edinebilecekleri bir belge yok. Bu yüzden pasaport ya da nüfus cüzdanı sunamadıklarından kendilerini çocuk olarak kabul ettiremediler. Bir keresinde, 6 kişilik ailesinin tüm ferdlerini kaybeden bir Afgan çocuk, bana ‘evimiz ailemiz kalmadı ki, belge göndersinler’ diye durumunu anlattı.

AB’nin ve Türkiye’nin mülteciler konusundaki tavrına bakınca, insan kaçakçılarının problem çözme, koordinasyon ve liderlik yeteneği olan, inisiyatif alan takım çalışmasında uyumlu, devletine vergisini de rüşvet yoluyla ödeyen işadamları olarak kabul edilebileceğini düşünmeye başladım. Savaştan ya da ülkedeki süregiden şiddet olaylarından kaçan insanlar, durumu ondan birazcık daha iyi olan komşu ülkeye gidiyorlar. Bir Afgan için Pakistan ya da İran, ya da bir Suriyeli için genellikle Lübnan ya da Türkiye adres oluyor. Türkiye üç milyonu Suriyeli olmak üzere, yaklaşık 3.5 milyon insanı ağırlıyor. Lübnan’ın 6 milyonluk nüfusunun bir milyonu yine sığınmacılar. Bilgi, birikim, ekonomik kaynak, altyapı gibi bir çok konuda durumu daha iyi olan AB ülkeleri ise kelimenin tam anlamıyla üçün beşin hesabındalar. Bunun utanılacak bir vaziyet olduğu kanısındayım.

11 Mart 2017 Cumartesi

Elias Petropoulos - Rebetika: Yunan Yeraltı Dünyası Şarkıları Bölüm 8

8. Bölümde rebetiko şarkılarının konu ve içerikleri hakkında bilgiler yer alıyor. Yazar Petropoulos hakkındaki tanıtıcı yazıya, ve kitabın birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı ve yedinci bölümlerine linkleri tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Her ne kadar rebetiko şarkılarını yirmi kategoriye ayırmam açıklayıcı olsa da, bu şarkıların üzerine bir kaç laf daha etmem daha iyi olacaktır.


Esrarkeş Yanni

Gönül ilişkileri ve ayrılık üzerine yapılan şarkılar aşktan bahseder. Bize kadar gelen rebetika şarkılarının hemen hemen yarısı bu iki kategori içindedir. Diğer grup ise, yeraltı dünyası, esrar, hapishane, taverna ve kavgalarla ilgilidir. Keder, yakınma ve melankoli üzerine şarkılar protest olarak da adlandırılabilir, ancak rebetin protestosu sessizdir- belirsiz ve yönsüzdür. Rebetler asla toplumun kurumlarına saldırmak gibi bir maceraya girişmediler, onların saldırganlığı sadece polis üzerineydi.


Kostas Katsaros söylüyor, Verem oldum anne 

Yoksulluk ve iş üzerine şarkılar da birçok ortaklık gösterir. Buna karşın, işle ilgili çok az şarkı vardır. Hastalıkla ilgili şarkıların hepsinde zamanında binlercesini ölüme götüren bu musibet verem hastalığına atıf vardır. Bu yüzden veremle ilgili şarkılar sonrasında bizi Kharon ve Hades’le ilgili şarkılara götürür. Kharon’un ölüleri taşıyıp yeraltı dünyasına, Hades’e götürdüğü imgeler vardır. Çağdaş Yunanlılar, hristiyanlığın bütün  terbiyesine rağmen cennet veya cehennem konusunda bağnaz inançlı değillerdir. Ve halk türkülerinde, sadece Hades’e yer vardır.


Hades'deki beş Yunanlıyı anlatan Pende Ellines ston Adi şarkısı 

Belirgin biçimde bir çok şarkıda anne figürü yer alır, oysa şarkıların hiç birinde babaya yer yoktur. Psikanalitik klişelerden sakınacağım ve sadece rebetlerin anneye yönelik tek taraflı saplantının açıklamasını bilmediğimi söylemekle yetineceğim. Ne zaman ki şarkıcı bir şarkıda annesi ve sevgilisinden aynı anda bahsetse, öncelik kesinlikle hep annenindir. 


Ah mana mou!

Sıla şarkıları Yunan diasporasının geniş içeriğinden ortaya çıkan kederlerini anlatır.“Hayallerle ilgili ve egzotik şarkılarda tam manasıyla haremler, paşalar, hamamlar, odalıklar, Mısırlı deve kızlar, Tunuslu Araplar, Hintli prensler, İstanbul’un pazarları ve bunun gibilerin geçiti vardır. Bir şarkıda Monte Carlo’daki bir gazinonun açılışı, diğerinde ise (hiç sahil şeridi olmayan) Paraguay’daki bir plajdan bahsedilir.

Paraguay sahillerinde bekliyorum

Stellakis Perpiniadis Fas'tan bir prenses isterim diyor.

Ufak dertler üzerine şarkılar kişisel olaylardan bahseder (örneğin, birinin tespihini kaybetmesi üzerine). Gündelik hayat üzerine şarkılar bir çok küçük, mahalli olaylardan bahseder (örneğin, çocukların sokaktaki bir sarhoşa eziyet etmeleri). Diğerleri, Selanik, Pire gibi farklı farklı şehirleri över. Az sayıda şarkı da savaş ve askerlik üzerinedir. Son olarak, rebetlerin leventialarını (λεβεντιά, erkeksi özellikleri) öven bir çok şarkı da vardır.



Güzel Selanik

Şarkı sözleri, rebetikanın içeriğinin üç temel öğesinden sadece birisidir. Diğerleri ise, müzik ve danstır. Son yıllarda müzikle ilgili olarak çok sınırlı sayıda çalışma yapılageldi, ama onlar da çoğunlukla Atina’nın tanınmış milliyetçileri tarafından yazılmış yapay ve ırkçı eğilimli çalışmalardı. Rebetiko müziği hala Béla Bartók’unu bekliyor. Rebetiko müziğinin mısra düzenleriyle ilgili henüz daha tek bir çalışma dahi yapılmadı. Neyse ki, Stathis Gauntlett kendi kitabında [15] rebetiko şarkılarındaki ozanlıktan geniş ölçüde bahsetti. Bir diğer araştırmacı, Yunan asıllı Amerikalı Ted Petrides (1980’lerde vefat etti) rebetlerin temel dansları üzerine bize özlü bir eser bıraktı[16].


Stratos Pagioumtzis Seni doğuran anaya kurban 


Rebetiko şiirlerinin ölçüsü oldukça basitti. Bir çok şarkı geleneksel ikiye bölünmüş onbeş-heceli mısra düzenine göre yazıldı. Rebetiko şarkısının bir kıtası kafiyeli, onbeş heceli iki mısradan oluşur. Bu yüzden rebetiko şarkılarının beyit düzenleri hakkında pek bilgili olmayan araştırmacı ve gazeteciler,  şarkıları dört dize olarak görürler. Doğal olarak, farklı mısra düzenlerine sahip rebetiko şarkıları da vardı (sekiz heceli, oniki heceli vs.) ancak bunların hepsi kafiyeliydi. Kafiyesi olmayan sadece bir şarkı biliyorum, o da zaten bir sahte-rebetiko şarkısı.


Biri kafiye mi dedi?


Rebetiko şarkıları, halk türkülerinin biçimlerine, adaların aşk şarkılarının beyit düzenlerine, Yannina’nın mısra düzenlerine ve İzmir’in halk şarkılarına bir çok şey borçludur. Ondokuzuncu yüzyılın eski murmurikası daldan dala atlayan, bitmeyen dizelere sahip, hikayesiz ve nakaratsızdı (nakarat ancak İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa canzonetta·sı sayesinde rebetikoya girdi). Birbirinin ardı sıra rebetler tarafından kısık sesle söyleniyordu. Ne zaman rebetler esrar içmek için bir araya gelse, tekkelerde veya hapishanelerde söyleniyordu. Sessizce ve müziğin ezgisine kendilerini ayarlayarak herkes birer beyit söylerdi (her kim o sırada sözleri hatırlarsa). Bu yüzden, murmurika sıklıkla bir gerçeküstü tablo ya da yama izlenimi veriyordu. Diğer tarafta ise, meşhur bestekar-ozanların döneminin İzmir rebetikosunda anlatılan bir senaryo ve  hikaye vardı. Aynı zamanda, rebetiko üç veya dört dizeli, sıklıkla nakaratlı sabit bir şiirsel biçim aldı. Bunun sebebi ise, 78 rpm’lik kayıtların yaptığı devrimdi. Bu devrimle şarkıların süresi üç dakika yirmi saniye ile sınırlandırılıyor ve murmurikanın sınırsız uzunluğuna bir sınır konuluyordu.

Bu şarkı burada bitmez. Devamı gelecek...


15] Stathis Gauntlett, Rebetika. Carmina Graeciae Recentioris. A Contribution to the Definition of the Term  and Genre (Rebetika. Carmina Graeciae Recentioris: Kavramın ve Janrın Tanımına Katkı) ve   Rebetiko tragoudi through Detailed Analysis of its Verses and the Evolution of its Performance (Dizelerinin Ayrıntılı Analizi Yoluyla Rebetiko Şarkıları ve İcrasının Geçirdiği Evrim), Denise Harvey, Athens 1985. 
[16] Ted Petrides, Greek Dances: Thirteen Dances of Mainland Greece, the Islands and Crete (Yunan Dansları:Yunan Anakarası, Adalar ve Girit’in On Üç Dansı), Bosphorus Books, Atina, 1994.

4 Şubat 2017 Cumartesi

Istanbul Bağımsız Film Festivali

Yıllardır en büyük hobimdir film festivalleri öncesi festival kitapçığını kurcalamak. Fakat bu sene İf kataloğunun kapağına bakınca küçük bir şok yaşadım. Tüm film festivallerinin kalbi olan Beyoğlu'nda, tek bir salon bile yoktu. Uzun zamandır Beyoğlu'nun düşüşü ile ilgili sürekli tespitler havada uçuşuyor. Insanlar da bu tespitleri sosyal medyada paylaşıyor. Böylelikle yenilgi duygusu daha hareket etmeden içimize yerleşiyor. Ama bu kadar çabuk pes etmek, isminde bağımsız kelimesi geçen bir festivale hiç yakışmıyor. Hoş, bizler isminde adalet geçen bir partiden büyük adaletsizlikler gördük. Halkın partisi halktan en kopuk olanı değil miydi? Milliyetçi olanının ülkesini iki koltuga satmasını ise daha geçen ay şahit olduk. Biliyoruz Beyoğlu en iyi günlerini yaşamıyor. Fakat biliyoruz ki en fazla 40 sene önce pavyondan, genelevden geçilmeyen bir yerdi burası. IKSV burada film günleri düzenlediğinde darbeden yeni kafasını çıkarmış bir iki üniversiteli dolanıyordu caddede.




Beyoğlu hala dünya üzerinde en mutlu olduğum yer. Haftada bir gün uğramazsam midem kurtlanır, ellerim uyuşur, dilim şişer. Ben bir birey olarak son ana kadar buraya gelmeyi sürdüreceğim. Ama Beyoğlusuz Istanbul Bağımsız Film Festivali, ne İstanbul'dur; ne bağımsızdır; ne de festival. Umarım gelecek sene bu güzel mahalleden, -Kibar Feyzo'da Şener Şen'ın yaklaşan devrimden kaçtığı gibi- ayağınızı götünüze vura vura kaçmazsınız. Gösterim yapacak sinema bulamazsanız açık havada, çadırda, bir apartmanın en üstünde izleriz filmlerinizi. Yeter ki Beyoğlu'nda olsun. Terörden hiç korkmayın. Bir sinefil için ölecek en güzel yerdir sinema salonları.
Not: Bu arada kitapçığın kapağındaki duvara toslayan adam figürü galiba sizin bu seneki halinizi anlatıyor.
Not 2: Kataloğa bir daha baktım ve tüm salonların avmlerde ( üstelik hepsi Cinemaksimumlarda) olduğunu gördüm. Asansöre binmeden film izleyemeyecek miyiz yahu! Kahrolsun asansör festivalleri. Yaşasın düz ayak sinema salonları! 

1 Şubat 2017 Çarşamba

Azarcı Esnaf

Geçen ay Emir Kipleri bölümümüzde(buradan bakabilirsiniz) İstanbul'un meşhur azarcı esnaflarından bahsetmiştik. Karşısındaki kibarlaştıkça zılgıtın dozunu artıran, müşterinin tahsil seviyesiyle doğru orantıda kabalaşan bu tip esnafın kökeninin Osmanlılara dayandığını düşünürdük. Heyhat yanılmışız! Yakın zamanda bitirdiğim Bizans'ın Damak Tadı kitabında geçen aşağıdaki komik hikayede, azarcı esnaf geleneğinin çok daha eskilere  dayandığın şahit oldum. Yazar, metni 12. yüzyılda Konstantinapolis günlük yaşamından önemli bilgiler sunan Prodomik Şiirler kitabından alıntılamış. Buyurunuz efendim:




Bir keresinde bu yolu aç susuz adımlarken kızarmış et kokusu burun deliklerime saldırdı, iç organlarımı harekete geçirdi, açlığımı yeniden kamçıladı. Kokuyu izledim ve kendimi kasap dükkanında buldum. Büyük bir şişte etle karşılaştım. Dükkancı kadının gönlünü okşayacak biçimde konuşmaya başladım:

"Efendim, hanımefendi, usta kasabın saygıdeğer karısı, bana sakatattan bir küçük parça, bir parçacık inek memesi, şişe geçirilmiş etten de koca bir dilim ver, şöyle kart tarafından, kemiğe yakın tarafından, yağsız tarafından..."

Güzel kadını gördüm, lezzetli eti gördüm; çabamın boşa çıkacağını, şeytanlıklarımın meyve vermeyeceğini bilmiyordum; onun haince niyetleri olduğunu bilmiyordum. Beni elimden tuttu, bana tabure getirdi, benim için sofra kurdu ve dedi ki,

"Otur efendi*, otur hukuk yalayıp yutmuş adam, otur koca feylesof..."

Benim için sofrayı kurdu, bana peşkiri verdi, dilimlenmiş etle dolu tabak koydu önüme. İlk lokmayı mideme indirdim, sonra ikincisini, sonra üçüncüsünü ve tam dördüncüyü kesmek üzere başımı eğiyordum ki, ansızın kafama bir parça bumbar fırlattı ve dedi ki:

"Ye bunu, mürekkep yalamış efendi, feylesoflar feylesofu, sakatat ve bağırsak savağı bekçisi! Bizim sıradan etimizi yiyeceğine, ne diye kendi mürekkebini içmiyorsun?"

*Yunanca autthentes, okumuş ya da meslek sahibi birine saygıyla hitap etme biçimidir.